Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

RÖNESANS TİYATROSU

Rönesans tiyatrosu İtalya'da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans'ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi. 15. yüzyılda İtalya'da Plautus, Terentius ve Seneca'nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır.

Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara'da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414'te, Romalı mimar Vitruvius'un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya'da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio'nun tasarlayıp 1585'te Vincenzo Scamozzi'nin tamamladığı Vicenzo'da ki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa'nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife verdiği önemdir.

Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış, klasik ölçülere ve Aristoteles'in zaman, mekan ve eylem birliği ölçütüne bağlı kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus'un açık saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan'ın dünya tiyatrosuna en önemli katkısı olan Commedia dell'arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell'arte edebi bir metne değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ cambazlığına, mime ve fabula Atellana'ya değin götürülebilecek olan Commedia dell'arte'nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal olacak tipleri Commedia dell'arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan ilk tiyatroda Commedia dell'arte'ydi.

İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam tersini yaptı; tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski dinsel tiyatro, auto sacramental (ayin oyunu) adıyla devam etti. Bu tek perdelik oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden arındırıldığı için, İspanya'nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu, kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon'dur.

İtalyan Rönesansı'nın etkisi İngiltere'de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu yüzden, Elizabeth dönemi (1558- 1603) yalnızca tiyatroda değil, genel olarak edebiyatta özgün İngiliz geleneğinde kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere açık durumdaydı: Bir yandan Protestan kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu'nu kutlamak yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştır. Öte yandan, saray tiyatroyu İngiliz ulusak kimliğini pekiştirmek içinde kullanmak istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa'daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda ortaya tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu. İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara Avrupa'sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı.

Marlovu'un, Shakespeare'nin, Beaumant ve Fletcher'in oyunlarını herkes izleyebiliyordu. İngiltere'de de ilk tiyatrolar, 1576'dan başlayarak Elizabeth döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi; seyirciler, üstü açık bir yapı içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590'larda her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek oyuncular üstleniyordu. Elizabeth'ten sonra gelen James döneminde (1603-25), tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642'deki burjuva devriminden sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına kavuşamadı.

Fransa'da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba bürlesk ve parodiler de yer alıyordu. Ama Fransa'nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı'nın etkisini kolayca benimsedi. 17. yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması, tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması içinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli yazarından biri olan Corneille'in Le Cid'i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille'in rakibi Racine ise klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı. Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik dönemin en sevilen oyun yazarıydı.

17. yüzyılda Avrupa'nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik sanatları olarak gelişmişti.17. yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon dönemi (1660-85) tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William Congreve'in The Way of the World'ü (Dünyanın Hali) bile günümüzde sahnelenmektedir. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında birçok komedi kaleme alan Carlo Goldoni'dir.

 

İtalya

Ortaçağ tiyatrosu Roma ile Yunan Tiyatrosundan ne kadar ayrı ise, İtalyan Rönesans tiyatrosu da Ortaçağ tiyatrosundan o kadar ayrıdır. Öte yandan, klasik tiyatroyu büyük bir bağlılık, hayranlıkla taklit etmek isteyen Rönesans tiyatrosu, sonunda karşımıza eskinin tekrarı olarak değil de, yepyeni, aşağı yukarı modern tiyatro olarak çıkmıştır. 1450 ile 1600 yılları arasındaki süreçte İtalyan tiyatrosu yarı profesyonel oyuncuların elinde kaldı. 1453’te Türkleri İstanbul’u almalarıyla oradan birçok bilim adamı ve sanatçı gelerek Ferrara, Mantua ve Urbino’ya yerleştiler. Bu bir açıdan İtalya’daki tiyatro hareketlerini hızlandırmıştır. Özellikle Antik Yunan ve Roma kültürlerin tiyatro alanındaki en önemli yapıtları yüzyıl içinde çevrilip basılmış ve İtalya’da yaygınlık kazanmıştır. Bu da tiyatronun İtalya’da öteki ülkelerden daha çabuk gelişmesini sağlamıştır. 15. yüzyılın ikinci yarısında İtalyan tiyatro yazarları yetişmeye başladı. Bunlar arasında Niccolo Macchiavelli’nin yazmış olduğu La Mandragola (Adamotu) o dönemin en başarılı yerli, özgün komedyası olarak ünlendi. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında birçok komedi kaleme alan Carlo Goldoni'dir.

1450 yılından sonra dinsel tiyatronun yerini dünya işleri ile ilgili tiyatroya vermeye başladığı görülür. Ortaçağ evlerinin yerini de dekorlu sahne alır. Böylece oyun alanı, tiyatro yapısı değişir. İtalya’nın soylu kişileri kutsal büyükleri avlularda, geniş salonlarda klasik oyunları oynatır, gösteriler düzenletirlerdi. Bilginler eski yazmalar arasında Latin, Yunan oyunlarını ararlar, bulduklarını ya olduğu gibi ya adapte ederek ya da o günkü dile çevirerek sahneye koyarlardı. Perspektif kurallarını yeniden bulan ressamlar, Romalı mimar Vitruvius’un klasik sahne üzerine yazdıklarından yararlanarak saraylarda hayranlık uyandırıcı dekorlar çizelerdi. 1584’de soylu kişilerle bilginlerden seçilme bir topluluk Vicenza kentinde bir tiyatro yaptırdı. Roma’nın yıkılışından sonra İtalya’da doğrudan doğruya tiyatro diye yapılan ilk yapının bu olduğuna inanılıyor. Rönesans tiyatrosu İtalya'da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans'ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi.

15. yüzyılda İtalya'da Plautus, Terentius ve Seneca'nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara'da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414'te, Romalı mimar Vitruvius'un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya'da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio'nun tasarlayıp 1585'te Vincenzo Scamozzi'nin tamamladığı Vicenzo'daki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa'nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife verdiği önemdir.

Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış, klasik ölçülere ve Aristoteles'in zaman, mekân ve eylem birliği ölçütüne bağlı kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus'un açık saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan'ın dünya tiyatrosuna en önemli katkısı olan Commedia dell'arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell'arte edebi bir metne değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ cambazlığına, mime ve fabula Atellana'ya değin götürülebilecek olan Commedia dell'arte'nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal olacak tipleri Commedia dell'arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan ilk tiyatroda Commedia dell'arte'ydi.

 

Commedia Dell’arte

1550 yılı dolaylarında ortaya çıkar ve büyük bir hızla Avrupa’nın tüm ülkelerini etkisi altına alan ve hatta Moskova gibi uzak bir kentte bile gücünü hissettiren, Paris’te sürekli temsiller veren “Theatre İtalien”in kurulmasına neden olan Commedia dell’arte, aşağı yukarı iki yüzyıl tiyatrolara ve yazarlara egemen oldu. Egemenliği zayıfladıktan sonra da, yüz elli yıl kadar etkinliğini sürdürdü. 20. yüzyılın başlarında, yeni sentezler arayan Meyerhold, Vakhtangov, Tairov, Reinhardt gibi yönetmenlerin kendi sahne estetikleri açısından yarar sağladı. Uzun süre çeşitli ülkelerin halk sahneleri üzerinde derin iz bırakan Commedia dell’arte türü Shakespeare, Lope de Vega, Moliere, Raimund, Nestroy gibi büyük yazarların sürekli başvurdukları bir kaynak oldu. Almanya’da Hanswurst, Fransa’da Pierrot, İngiltere’de Punch tipleri bu halk tiyatrosu tiplerinin etkisi ile türetildi.

Bu türün birinci özelliği kesinlikle tam gelişmiş bir komedya biçimine sahip olmasıdır. İkinci temel özellik, bu komedya türünün yalnızca sözsüz oyuna dayanmamasıdır. Melodik dil ve aksiyonun uyumlu, dengeli bir gelişimi ile ortaya çıkar. Bu komedya, stilize hareket ve ses çeşitlemeleri ile çok ince ve titiz bir orkestrasyon gerektirir.

Bu komedya türünde, oyun kişileri birtakım genel nitelikleri yansılayan Tip’lerdir. Bunlar iki kısımda incelenebilir;

Ciddi Tipler: Komedyanın daha önemsiz, ikinci derecede işlevi olan oyun kişileridir; çoğu kez yan olay dizisini kurarlar. Bunlar, Innamorati (aşıklar), Cantarini (şarkıcılar) ve Ballerini (dansçılar)’dır.

Komik Tipler: Bunlar komedyanın asal oyun kişileriydi. Kendi tiplerine uygun yarım maskeler takarlardı. Orta yaşlı Aşıklar da, komik tipler arasında yer alır ve kadınsa comica innamorata, erkekse comico innomorato denilirdi. Komik Tipler üç kısımda ele alınabilir; Yaşlılar (Pantalone, II Dottore vb.) Gençler (Capitano, Scramuccio vb.) ve Uşaklar – Zanni (Arlecchino, Brighella vb.)

 

Yaşlı Komik Tipler

Pantalone, bunların en başında gelir. Venedikli bir tüccardır. Yaşlıdır, çok zengindir ama cimridir. Kavga gürültüden korkan, yüksek politika peşinde, iktidarsız, boynuzlu, aldatılan baba ya da koca, acımasız alaylara hedef olan kişidir. Venedik şivesi ile konuşur. Ya topallar ya homurdanır. Sık sık burnunu siler, midesi ağrır. Kendini herkesten akıllı sanır ama hep tongaya basar. Uzun kırmızı bir cüppe giyer. Ancak kısa bir süre sonra bu cüppe siyah olmuştur. Başında ya kırmızı ya da siyah takke bazen de fes vardır. Ayaklarında Türkiye’den ithal edilen çedik pabuçlar bulunur.

II Dottore‘nin çeşitli adları vardır; Doktor Graziano, Doktor Partesena, Doktor Baloardo gibi. Bu tip sonradan Moliere’in Le Medecin (Hekim Uçtu) komedyasının kahramanı olmuştur. Pantalone’nin dostu ve komşusudur. Bunlar bazen bozuşur bazen anlaşırlar. Bazen filozof, bazen dilci, bazen de tıp doktoru olarak karşımıza çıkar. Aslında zavallı bir şarlatandır. Karısı ve metresi tarafından hor görülen, uşakları Arlecchino yada Brighella tarafından aldatılan bir kişidir. Bologna şivesi ile konuşur. Pantalone gibi zengindir ve genellikle de soylu bir aileden gelir. Söylediklerini, öğütlerini kendi uygulamaz. Giysisi o dönemin üniversite hocalarına benzer.

Cassandro, yaşlılar arasında ikinci önemde bir komik tiptir. O da Pantalone gibi tüccar ve soylu bir aileden gelir. Bazen karışan işleri düzeltip yoluna koyan bir figür olarak da görülür.

Claudio ya da Claudino bir Fransız’dır. Çoğu kez şık, görgü kurallarına dikkat etmekten önemli şeylere dikkat etmeyen bir asalaktır. Genellikle yaşlı aşık rolündedir. Giysisi dönemin Fransız soylularınki gibidir.

Coviell,  Napoli komedyasında yaşlı bir uşaktır. Palavracı ya da böbürlenmeyi seven asker Capitano’ya benzer yanları vardır. Uzun bir burnu ve gözlükleri vardır. Pantolonu bacaklarının yanlarından düğmelenir. Dar bir yelek ve kısa bir pelerin giyer.

Cola ya da Colafrönio, yaşlı bir uşaktır. Budala espri yaptığını sanan, esprisiz, kıskanç biridir. Siyah, üsten düğmeli sade bir giysisi vardır.

Pasquariello, Capitano tipiyle bağlantısı olan bir figürdür. Bazen aşıktır seyrek olarak da bahçıvan olarak görülür. Sol yanında da kılıcı asılıdır.

Tartaglia, yaşlı bir kekemedir. Karşısındakileri kızdırmakta ustadır. Örneğin, “bo-bo-bo-bo” diye kekelediğinde sözün sonunun nasıl geleceğini herkes merak ederdi ve çoğu kez de o sözcüğün sonu seyircilerin tahmin ettiği gibi gelmezdi. Her türlü görevde görülür, uşak, bahçıvan, hancı ya da aile babası olarak sahneye çıkar. Geniş, yanlamasına çubuklu bir pantolonu ve yuvarlak kenarlı bir şapkası vardır.

 

Genç Komik Tipler

Genç komik tiplerin çoğu asker, denizci ya da “erkekçe” işlerle uğraşan figürlerdir. Gösterişçi, yalancı, kahramanlıklarıyla böbürlenen, tüm kadınların onlara aşık olduğunu sanan, çoğu kez korkak, iş yapmaktan kaçan özelliklere sahiptirler.

Capitano, oyunda ilk görünüşünde sahneye genellikle yalnız çıkar. Çünkü, böbürlenmeyi, atıp tutmayı sever, kendini över, gösterişi çok sever. Hele yanından bir kadın geçmesin, dünyanın en yakışıklı, dayanılmaz erkeği pozlarına bürünür. Genellikle yarım bir pelerin, Elizabeth Dönemi yakası, dizlere kadar bol pantolon ve çoraplar, yuvarlak tüylü bir şapka giyer.

Scramuccio, Capitone’ye benzer, ancak bu tip şiiri sever, müziğe düşkündür. Aynı zamanda alkoliktir. Çok sık aşık olur, sevdiği kadınlara gitar çalarak serenatlar söyler, yakışıklı olmadığından yüz bulamayınca içer. Napoli tipidir. Soylu kişilerin tavrıyla hareket etmeye çalışır ama gülünç olur. Giysisi dönemin silahşörlerini andırır. Romantik akımda bu tip iyi kılıç kullanan ama sevdiğine kavuşamayan, duyarlı karakterlere modellik etmiştir. Edmond Rostand’ın ünlü Cyrano de Bergerac karakteri gibi.

Giangurgolo, Capitone’nin soytarısı kılığında bir tiptir. Geçmişi hakkında pek fazla bir şey bilinmiyor. Hancı, gardiyan ve uşak olarak izlenir.

 

Uşaklar

Uşaklar zanni (erkekler) ve servetti (kadınlar) olarak ikiye ayrılır. Erkek uşakların en başında da yüzyıllardır sözlü tiyatroya, operaya ve baleye etkin olmuş Arlecchino gelir.

Arlecchino, ilk döneminde bir dilencidir. Baklava biçimli renk renk yamalardan oluşan bir elbise giyer. Maskesi kurnazlık ile budalalık çelişkilerini ifade edecek biçimdedir. Hem aldatır, hem de aldanır. Aslında her gördüğünü aşırmakta ustadır. Aşırdıklarını alttan lastikli bol gömleğinin içine saklar. İyi kalplidir. Yardıma koşmayı sever ama genellikle yüzüne gözüne bulaştırır. Kamasının tahta oluşu, onun tehlikeli olmadığını simgeler.

Brighella, maskesi ve davranışları onun kötü huylu biri olduğunu betimler. Burnu sanki avını onunla öldürecekmiş gibi kocaman bir gagadır. Dudakları kalın ve ilkel, gözleri çakmak çakmaktır. O, komedyanın kötü uşağıdır. Herkes ondan çekinir. Brighella, hiç duraksamadan çelik hançeriyle adam öldürebilir. Başında bir bere bol bir giysisi vardır. Kısa ceketinin üstünde yeşil renkte örme çubuklar bulunur. Yarım pelerini yalnızca tek omuzunda durur.

Scapino, özellikleri yönünden Brighella’ya en yakın uşaktır. Pantolonu şalvar gibi boldur, ayaklarında çedik pabuçlar bulunur.

Mezzetino, öncekilerden daha yumuşak başlı bir karaktere sahiptir.

Pedrolino, Fransız halk tiyatrosundaki Pierrot’un ortaya çıkmasında model olmuştur. O da Brighella gibi acımasız bir uşaktır.

Pulchinella, İngiltere’de Punch, Türkiye’de İbiş tipinin kaynağıdır. Acımasız, insanlıktan nasibini almamış, bencil, kendine dönük bir serseridir. Yalnızdır ve çoğu kez de kamburdur. Onun bu fiziksel kusuru karakterini daha da çekilmez yapar. Bol beyaz bir giysisi ve gece takkesi gibi beyaz bir külahı vardır.

Kadın hizmetçiler, daha çok dans edip şarkı söyleyen, evin beyini eğlendiren, uşakların göz koydukları, yalnız bulunca sıkıştırmaya çalıştıkları erotik figürlerdir. Hepsi birbirine benzerler, güzel, fettan, işveli ve bazen de ahlak dışıdırlar. En tanınmışı Colombina’dır. Bunun yanında Armenilla, Corllina, Smeraldina, Franchescina, Arlecchina, Diamantina, Nespola, Ricciolina, Rosetta ve Suparella’dır.

 

İngiltere

İtalyan Rönesans’ının etkisi İngiltere'de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu yüzden, Elizabeth dönemi (1558-1603) yalnızca tiyatroda değil, genel olarak edebiyatta da özgün İngiliz geleneğinin kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere de açık durumdaydı. Bir yandan Protestan kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu'nu kutlamak yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştı. Öte yandan, saray tiyatroyu İngiliz ulusal kimliğini pekiştirmek için kullanmak istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa'daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu. İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara Avrupa'sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı.

Marlovu'un, Shakespeare’in, Beaumant ve Fletcher'in oyunlarını herkes izleyebiliyordu. İngiltere'de de ilk tiyatrolar, 1576'dan başlayarak Elizabeth döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi. Seyirciler, üstü açık bir yapı içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590'larda her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek oyuncular üstleniyordu. Elizabeth'ten sonra gelen James döneminde (1603-1625), tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642'deki burjuva devriminden sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına kavuşamadı.

16. yüzyıl İngiltere’sinde tiyatro toplumsal ve eğitsel bir araç olarak kabul edilmişti. Profesyonel oyunculara zaman zaman okullarda da iş çıkıyordu; role uygun öğrencileri seçmede öğretmenler onlardan yararlanıyordu. O kadar ki, 16. yüzyılın sonlarına kadar İngiliz tiyatrosunun geleceği amatörlerin mi yoksa profesyonellerin elinde mi, bu tartışılmıştır. Bu topluluğun içinde o dönemin ünlü oyuncusu James Burbage bulunuyordu. Asıl mesleği doğramacılıktı, ama bu işi bırakıp profesyonel bir oyuncu olmuştu.

İngiliz oyunculuk tarihinde ilk önemli gelişme 1574 yılında, Kraliçe Elizabeth Şehir Meclisi’ne, özellikle Püritenlere kulaklarını tıkayarak “Leicester Dükü’nün Adamları”na tragedyalar, komedyalar, interlude’lar ve oyunlar oynamak üzere izin verdi. Bu izin Londra için geçerliydi. 1576, ikinci önemli tarihtir. James Burbage kayınbabasından 600 sterlin borç para alarak Londra kenti sınırları dışındaki bir arazide ahşap bir tiyatro yaptı. İyi bir doğramacı olduğu içinde tiyatro yapımında bizzat çalıştı. Püritenlerin nefesi, hızla gelişen profesyonellerin ensesindeydi. Oyuncuların günahkar olduklarını yayarak onları engellemeye çalışıyorlardı. Püritenlere göre oyunculuk yalan üzerine kuruluydu ve oyuncular “gereksiz kişiler”di. İngiliz oyunculuk tarihinde üçüncü önemli tarih, Saray’ın Şehir Meclisi’nin karşısına çıkmasıdır. Kraliçe’nin hizmetinde çalışmak üzere, “Kraliçe’nin Adamları” topluluğu 1583’te resmen kuruldu. Bu topluluk, kraliçe tarafından korunduğu için gelişme gösterdi. Dördüncü önemli tarih 1584’tür. Şehir Meclisi son bir deneme daha yaptı ve kış aylarında Londra içinde hiçbir tiyatronun çalışamayacağını ilan etti. Ama bu denemede hiçbir işe yaramadı. Güçlü bir hükümdar olan Kraliçe Elizabeth’in sarayı buna karşı çıktı ve oyuncuları destekledi. 1591-1592 döneminde, Richard Burbage yeni profesyonel oyuncular toplayarak “Lord Pembroke’un Adamları”nı kurdu ve o sırada dışarıdan ücretle çalışan genç bir oyuncunun, William Shakespeare’in (1564-1616) Kral IV. Henry’sinin 2. ve 3. bölümlerini oynamaya başladı. Gösteri o kadar başarılı oldu ki, rakip topluluktaki Alleyn ile Henslowe, bu birden parlayan yazardan yeni oyunlar istediler. 1597 yılı İngiliz oyunculuğu açısından beşinci önemli tarihtir. Şehir Meclisi’nin kışkırtmasıyla, yönetmeliklere uyulmadığı gerekçesiyle Sansür Kurulu tiyatroların denetimini eline aldı ve yalnızca iki topluluğa izin verdi. Bunlar, ”Admiral’ın Adamları” ile “Lord Chamberlian’in Adamları”ydı. Böylece, bu iki topluluk artık herkesçe ve resmen tanınmış oldu. 1599 yılında, Richard Burbage’nin kardeşi Curtbert Burbage yeni bir tiyatro inşa ettirdi. Bu ünlü “The Globe” tiyatrosuydu. Tiyatro binalarının artması yanında, profesyonel oyuncuların iyileri de topluluğun kazancına ortak oldular.

17. yüzyılda Avrupa'nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik sanatları olarak gelişmişti. 17. yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon dönemi (1660-1685) tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William Congreve'in The Way of the World'ü (Dünyanın Hali) bile günümüzde sahnelenmektedir.

 

İspanya

İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam tersini yaptı. Tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski dinsel tiyatro, auto sacramental (ayin oyunu) adıyla devam etti. Bu tek perdelik oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden arındırıldığı için, İspanya'nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu, kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon'dur.

Rönesans’ın en renkli tiyatrosu, Shakspeare’i bunun dışında tutarsak, İspanyol tiyatrosudur. İspanya’da halkın tiyatro üzerinde etkinliği o dönemde bütün Avrupa tiyatrolarından daha önce ortaya çıkmıştır. İspanyol tiyatrosunun en önemli niteliği özgün bir tiyatro yaratmış olmasıdır. Rönesans’ta, İspanya öteki Avrupa devletlerinden biraz daha farklıdır. Çünkü İspanya’da dinsel oyunlar 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürmüştür. Ancak 16. yüzyılın başıyla birlikte dindışı oyunların yazılmaya başlandığı izlenir. Bu dindışı oyunlarda halkın mizahı ve ezgileri yer alıyordu. Bu halk yazarları klasik kurallarla zaman yitirmemişlerdir, bunun içinde klasik kurallar İspanya’da pek etkin olmamıştır.

İspanyol seyircisi, ister dinsel olsun, vodvil vari güldürülerden çok hoşlanıyordu. Öyle ki, komedyanın içinde danslar, monologlar, komik skeçler, jonglörler olunca gösteri tutuluyordu. Bunlar dinsel öğretisi olan çok eğlenceli, kalın çizgili güldürülerdi.

Önce bir geçit töreni ile başladıktan sonra dua edilir ve oynanacak oyun övülürdü. Daha sonra sırasıyla juegos de escarnio denilen kısa bir fars, entremeses denilen din dışı konuları işleyen ara oyunlar sonda da daha uzun süren ve auto adı verilen dinsel oyun oynanırdı. Bazen öyle oluyordu ki, dinsel temalar, güncel ve açık açık sahneler arasına karışıyordu. Rahiplerin yanı sıra hırsızlar, yosmalar, dansçılar birbirinin içine giriyordu. Bu gibi gösterilere kilisenin tepkisi büyük oldu ve giderek de büyüdü. 17. yüzyılda başlayan tepki, 18. yüzyılda doruğunu buldu.

Juan del Encina (1468-1537) kilise oyunlarını ve arabalarda oynanan dinsel sahneleri laikleştiren ilk yazardır. Roma’ya yerleştikten sonra daha evrensel konulara el atmaya başladı. Ya Vergilius’dan bir episodu Alba Dükalığı’na ilişkin küçük tarihsel bir konu yapıyor yada insancıl ilişkilerle bezeli bir oyun yazıyordu.

İspanya’nın ilk büyük yazarı ve ilk oyuncu-yönetici Lope de Rueda (1510-1565) vardı. Hem popüler bir oyun yazarı hem de ilk otantik tiyatro adamıdır. Profesyonel oyuncu olmadan önceki mesleği nalbantlıktır. Ama parlak bir oyuncu olduğunu kanıtlamıştır.

Cervantes, 18 yaşındayken Rueda’nın topluluğundan bir auto seyretmiştir. Elli yıl sonra bunu Don Khihote’de anlatmıştır:”Sahne, dört yanı bankla çevrilmiş bir yerdi. Sahne gerisinde eski bir battaniye vardı. Oyuncular bu battaniyenin arkasında hazırlanıyorlardı. (…) Rueda’nın oyuncuları eski baladları gitarsız söylüyorlardı.

 

Fransa

Fransa'da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba burlesk ve parodiler de yer alıyordu. Ama Fransa'nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı'nın etkisini kolayca benimsedi. 17. yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması, tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması işinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli yazarından biri olan Corneille'in Le Cid'i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille'in rakibi Racine ise, klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı. Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik dönemin de en sevilen oyun yazarıydı. 16. yüzyılın ikinci yarısı, Fransız tiyatrosunun hem Roma hem İtalyan komedya ve tragedyalarını taklit ederken bir yandan da Fransız komedyası ve tragedyasını ortaya çıkarmakla geçirdiği bir süreçtir.

 

Gezici Topluluklar

*BULULU; yayan olarak gezen ve tek başına taklitler yapan oyuncu. Muhtar ona bir ekmekle bir çanak çorba verir. Oyuncu başka bir köye gitmek için yola koyulur.

*RAQUE; 2 oyuncudan kuruludur. Çok basit bir yaşamları vardır. Üstlerindekilerle yatarlar. Yalınayaktırlar, her zaman açtırlar, yazın bitlerini ayıklarlar. Kışın bunlardan rahatsız olmazlar.

*GANGARİLLA; 3 yada 4 oyuncu vardır; bunlardan biri soytarılık yapar. Yerde uyurlar. Su katılmış şarap içerler ve durmadan gezerler. Her çiftlikte mola verip oyun oynarlar. Oyun oynamadıkları zaman kollarını göğüsleri üzerinde kavuştururlar.

*CAMBALEO; Şarkıları söyleyen 1 kadın ve 5 erkek oyuncudan kurulu bir topluluktur. Kesinlikle saman üstünde uyurlar. Bazen masada, yattıkları yerde tıkınırlar ve en az altışar bardak şarap içerler. Şarabı ve ekmeği kadın pay eder. Hepsi de ellerini ne bulurlarsa ona silerler; çünkü yalnızca bir tek peçeteleri vardır.

*GARNACHA; 6 erkek, baş kadın rolünü oynayan 1 kadın ve ikinci kadını oynayan bir delikanlıdan kuruludur. Dört kişi bir yatakta yatarlar. Et yemeye bayılırlar. Her şeyi tartıyla satın alırlar. Kızarmış piliç sunana özel bir temsil hazırlarlar. Piliç yanı sıra haşlanmış tavşan, şarap ve bir miktarda para isterler.

*BOXİGANGA; 2 kadın, 1 delikanlı, 6 yada 7 erkek oyuncudan kuruludur. Genellikle geceleri temsil verdikleri halde, şenliklerde gündüzde oynarlar. Şömine önünde uyumaya bayılırlar; hele şömine davlumbazına sucuklar, salamlar asılıysa…

*FARANDULA; En büyük topluluk olan Compania’dan sonra ikinci büyüklükteki topluluktur. 3 kadın, 10 yada daha fazla erkek oyuncudan kuruludur. Büyük kentlerde oynarlar. Ayrı yerde yerler ve iyi giyinirler. Corpus Christi Şenliği’nde 200 Duka altına oynarlar. Aşık olmadıkları zaman bile doyurucu bir yaşam sürerler.

*COMPANİA; Bunlar iyi giyinen ve nasıl davranılması gerektiğini bilen görgülü kişilerdir. Çadır kurup oynamayı severler. Kimi katıra binmeyi yeğler, kimi atla, kimi de arabayla yolculuk etmeyi sever. Mideleri zayıf olduğundan fazla sarsıntıya gelemezler. Çok işleri vardır, çünkü çok sayıda prova yaparlar. Çoğu kez saraylarda ve soyluların konaklarında oynarlar. Aldıkları ücret bütün topluluklardan fazladır. Beğenileri hiç belli olmaz, çeşitlidir.