Kullanıcı Oyu: 3 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÇOK UZAK FAZLA YAKIN

Adalet Ağaoğlu

(Oyun, 2 Bölüm)

 

KİŞİLER

AYDIN TURA

MELTEM TURA (İkiz Kız kardeşi)

TV RÖPORTAJCISI

SELMA TURA (Anne)

AHMET TURA (Baba)

SEMİH TURA (Küçük oğul)

ZEHRA (Sonra Nur, Fulya)

SERMET TURA (Amca)

CAN (Meltem’le Suat'ın oğlu)

SUAT KUTAY (Meltem'in boşandığı kocası)

 

1989'da yazılan, 1991'de yayınlanan oyun, 1993'de, Kent Oyuncularında, bu topluluğa göre yapılmış bir dramaturji çalışmasıyla sahnelenmiştir. Bu kitaptaki metin, oyunun aslından kısaltılarak, bu çalışmanın sonucu ortaya çıkmış metindir.

 

DEKOR

(Şimdi-geçmiş-gelecek arası, kronolojik olmayan zamanlarda geçen oyun, çok yalın marke bir dekorda oynanır. Sahne önü: Cadde, sokak. Sağ ve sol uçlarda, değişik zaman ve uzamlarda geçecek spot sahneler için küçük oyun alanları. Sahnenin ortalarında, biraz sağ geriye doğru, stilize, iki katlı küçük bir ev kesiti. Giriş çıkışları belirleyici olacak kadar'kapı', 'merdiven', 'basamak'vb. içte birkaç basamaklık bir merdivenle üst kata çıkıldığının, ev kesitinin sol yanında aşağı inen bir iki basamakla bahçeye inildiğinin belirtilmesi gibi... Sol orta alan evin bahçesi. Buranın sol ön kulise yakın bir noktasında ince, kuru dallarıyla 'sözde' bir erik ağacı. Sol ön oyun alanıyla bu ağaç arasında yalın bir tahta bank.

Bahçenin arka duvarı olduğunu hayallediğimiz planda, fon perdesi önünde, fazla abartmadan, ancak bütün öteki oyun alanlarına üst  planlık edecek kadar bir yükselti. Yükseltinin iki ucu sol ve sağ arka kulislere açılır.

Çok az eşya ve aksesuvar kullanılmalıdır: Ev içinde iki eski koltuk, bir küçük masa; duvak, atkı, şemsiye, bir iki bardak, belki değişik zamanları çağrıştıracak bir çift eldiven, şapkalar, tuhaf pabuçlar vb. Bunun dışında oyun, her zamana yanıt verecek 'günlük' giysilerle oynanır, ancak giysi ve dekor renkleri gözümüzde sisli tabloları, yer yer ışık alan yüzleri, alanları çağrıştıracak biçimde, pastel uyumlulukta olmalıdır. Sisli ve pastel görünümü kıpkırmızı bir kaşkol, yakaya takılmış abartılı renkte ve biçimde bir çiçek, zaman aralıklarıyla 'yırtacak', 'delecektir'.

Teknik olanaklar varsa, bu oyunda ışık ve müzik, her tabloyu yerine göre grotesk ya da estetik anlamlarda görselleştirmede önemli rol sahibi olmalı; teknik olanak bulunmadığında her iki olanak da çok alçakgönüllü bir boyutta kullanılmalı, (heveslenilmiş izlenimi yaratılmamalı) zaman, mevsim, duygu değişimleri diyalogların çağrışımıyla seyircinin düşgücüne bırakılmalıdır. Bu durumda oyun metnindeki, örnekse "Yağmur yağacak", "Bol yıldızlı bir gece", "Akşamüstü ", "Güneşli bir gün " vb. g. deyişler abartılmadan vurgulanmalı, öne çıkarılmalıdır.)

 

NOT : Kent Oyuncuları'ndaki sahneleme çalışmalarında bunlar amaçlanmıştır. Ancak uygulamada dekor, ışık çalışanlarının biraz daha farklı yaklaşımları söz konusu olmuş olabilir. Başoyuncuların bazı diyalogları kullanımları için de geçerlidir bu.

 

ÖN OYUN

(Müzik başlar. Loşlukta dekorun bütünü  belli belirsiz seçilir. Karşıda, gerideki yükselti yumuşak ışıkla aydınlık. Bu sisli aydınlıkta MELTEM ve AYDIN, sırt sırta, ayrı yönlere bakarak durmaktalar. Bir süre. İkizler birbirinden ağır ağır ayrılır, düş sahnelerinde olduğu gibi, sanki ağır çekim, ayrı yönlere giderler. Müzik silinirken:)

AYDIN : (Seyirciye göre sol önde, lokal aydınlıkta. Gece. Şiir çalışması)

"Ne kadar yalnız

Bir yıldız

Beni yalnız

Yalnızlığım çoğaltır."*

(Okuduğu bu şiirden sonra yeni sözcükler aranır:)

Yal... nız... ız... nızlığı... yalnızlığın... ın...

Değil, olmuyor!

Lıklar... lar... Yar. Yar. Yâr. Yaaar.

(Kendisiyle alay eder:)

Sen kendi kafanı yar / ya da / yuvarlan git

/ yardan aşağı! (Bir an) Yâr ile... yarın...

Yârin... Yâr!

Yâr, yâr/ Seni kara saplı bir hançer gibi /

Bağrıma sapladılar!

(Düzeltir:)

"Yâr yâr!

Seni kara saplı bir bıçak gibi

sineme sapladılar..."**

Sineme...

Bıçak gibi! Hey gidi eskiler!..

(Çalışmasını sürdürür.)

MELTEM : (Sağ önde, düz, çiğ ışıkta, TV stüdyosunda, telefonda:) Piyasa araştırması... Piyasa araştırması... Peki ama, aklınız neredeydi şimdiye kadar? Sizlerle uğraşmaya vaktim yok. Televizyonda röportajdayım, dedim ya... Hâlâ ne? Siz önce bir yaklaşım prezantasyonu yapın, sonra kreatif prezantasyonu yaparız, tamam mı? (Sık sık kol saatine bakar. Dinler.)

AYDIN : (Yeni sözcükler aranmakta:) Kar... Kâr... (Patlar.) "Kim yoruyor, kimler eskitiyor bu Sözcükleri böyle Kaçıp kurtulanları nefes nefese En kısa şiiri yazmaya yetmiyor."* (Sözde kâğıtları karıştırır, bir mektup alır, okur:) ... Yayınevimiz öncü şiirler yayınlamaya karar vermiştir. Bu seçkide sizin de yer almanız... (Atar.) Hödük, şiirden anlasa bari!

MELTEM : Piyasa araştırması için çok geç, dedim size! Tez elden bir yaklaşım prezantasyonu... (Sabırsız, dinler.)

AYDIN : (Okur:) Sayın Aydın Tura, Sekizinci Kanal, değerli ama adı pek duyulmamış siz seçkin ozanlarımız için... müzikli bir program... eğlence karışık... sizi de aramızda görmekten... (Atar:) Bu kanal bolluğunda bize bile sıra geldi, hah hah...

MELTEM : (Hep telefonda: ) Gidin artık, sezgilerinizle işte, ne yapabilirseniz... Ha bir dakika, bana Melih'i verin... (Bekler.)

AYDIN : (Yine çalışırken, telefon çalar; açar) Evet, benim. Kim dediniz? Fulya Sun? Hayrola, bu saatte? Peki, buyursun. (Dinler.) Ne? Ne üstüne? Oynayacağınız bir müzikal için? Haa, demek bu kadar büyük bir yapım? Yüklü avans? Demek, yeni bir hava? Şarkı sözleri?.. İyi ama, ben hayatımda sipariş üstüne tek satır, tek dize yazmadım ki... Yazamam da. Değilim, hayır. Profesyonel falan değilim. Israr? Gereksiz. Festival'deki başarımdan demek?.. (Dinler.) Yapamam, dedim ya. Yapamam, ee, rahat bırakın beni! (Kapatır.) Festival yıldızı! Haberi okumuşlarmış, ben buymuşum! Vay canına, o güzelim şiir şölenini bile gırtlağına tıkıyorlar insanın... (Kendisiyle alay eder.) Hey, festival yıldızı/ Gördün mü başında uçan kuşu?.. (Kuş kovalar gibi) Git. Kış, kış...

MELTEM : Haa, dinle Melih. Dublajda ciddi asenkron durumu var. Heriflere koz vermenin âlemi yok, anladın mı? Siz miksajı bitirin, ben dönünce son bir kere bakarım. A, dur bir dakika... Akşam boş musun? Benimle yemeğe çıkar mısın? Bu akşam evde yalnız yemek istemiyorum da... E bak, hadi bak defterine mi, neye bakacaksan? (Bir an) Pekâlâ canım, boş değilsen değilsin, uzatma... (Kapamaya hazırlanırken:) Ne? Haa, demek yanılmışsın? (Belli belirsiz alay:) Demek boşmuşsuuun? E iyi, beni sekizlerde evden alırsın o zaman. (Kapamadan, açık alay) Pişman olmayacaksın, inan! (Kapatır, makyaj tazelemeye koyulur.)

AYDIN : (Sözde bir mektup okur:) Efendim, size bu satırları yazmayı kendime bir borç saydım. Aylarca kapalı kaldığım hücrede ben, ışığı da, ayakta kalma gücünü de ezberimdeki birkaç şiirinizle bulabildim. (...) Bazen, bana direnme gücü veren bu dizelerde ne var, diye düşünüyorum. Bağırmayan, çığlık atmayan, yumruk sıkmayan söz dizileri... Ama insanı çok daha derin bir yerinden harekete geçiriyor. (...) Lütfen okurunuza ihanet etmeyin. Hiçbir zaman. (Duygulanır, mutlanır sanki, baştaki dizelerini şimdi çok daha güzel okur:) "Ne kadar yalnız Bir yıldız Beni yalnız Yalnızlığım çoğaltır..." Yo, hayır... Şöyle:  (Bir an durur, yeniden şu biçimde okur:) "Beni yalnız Yalnızlıklar çoğaltır..." (Lokal ışık söner, AYDIN çekilirken:) Yalnızlıklar çoğaltır...

TV. Röportajcısı: (Sağ kulisten sanki koşucu gibi girer, MELTEM'in yanına gider:) Bitti mi telefon konuşmanız Meltem Hanım? Çekime devam edebilir miyiz? (Tabure alır, otururlar.)

MELTEM : (Dışarı karşı olan yüzünü takınır, mütebessim) Bitti evet, devam edelim. (Yukarı doğru, boşluğa) Tekrar rica ediyorum. Sakın yakın plan çekmeyin. Artık beni... hiçbir zaman... (TV RÖPORTAJCISI'na sevimli sevimli gülümser.)

TV. RÖP. : (Yukarı doğru) Anlaştık değil mi çocuklar? Meltem Hanımı yakın plan çekmeyin. (O da güler.) Ama beni çekebilirsiniz tabii... (Gencim, yakışıklıyım, der gibi bir poz takınır. Genç yaşına karşın MELTEM'in yanında her anlamda çok sönük kalmakta) Eveeet, sürdürebiliriz. Kaldığımız yerden?

MELTEM : Evet. (Gülümser, son kerte rahat görünür.)

TV. RÖP. : (Spiker tonunda) Böylece geçen yıllar, yıllar... Ve Sayın Meltem Tura'nın bütün engelleri aşa aşa bugüne erişmesi. Başarılı bir reklâm şirketi, bir de film şirketi sahibi, az önce bazı parçalarını izlediğimiz filminden de anlaşılacağı gibi, başarılı bir sinema yönetmeni ve çok, çok iyi bir senaryo yazarı... (MELTEM'e döner:) Peki, geldiğiniz bu noktada kendinizi nasıl hissediyorsunuz Meltem Hanım?

MELTEM : (Hafif kederli) Biraz yorgun... Biraz, nasıl desem, fazla dövülmüş... (Hemen dirilir.) Ama, çalışmalarımı sürdürmek için her zamankinden daha istekli... ee, inançlı... Tabii, senaryom ve filmim nedeniyle ülkemi yurtdışında da yüz akıyla temsil etmiş olmamın bunda payı çok. Bu ödülü ben kendimin değil, ülkemin bir başarısı olarak görüyorum. Ben...

TV. RÖP. : (Keser.) Bu filmin ve senaryonuzun Avrupa çapında ilgi göreceği, alkışlanacağınız aklınıza gelir miydi?

MELTEM : Biliyor musunuz, Festival'de ödül kazanan filmimin senaryosunu ben yirmi yıl önce yazmıştım. Yani, o zaman bir sahne oyunu idi, sonra bu senaryo oldu ve inanın sinema diline elverişli kılma dışında hiçbir şeyini değiştirmedim. Tabii filmi kendim finanse edebilecek duruma gelmeseydim, daha çok beklerdi çekmecemde bu tasarı...

TV. RÖP. : Bundan, her senaryo yazarının, her yönetmenin bir film şirketi, her oyun yazarının bir tiyatrosu, her şairin kendi yayınevi, her ressamın kendi galerisi, ne bileyim, her bestecinin de kendi özel bir orkestrasının olması gerektiği sonucunu çıkarabilir miyiz? (İkisi de bir süredir gülümsemektedir, ama sonuçta MELTEM bir kahkaha atar.)

MELTEM : Yok canım, onu demek istemedim tabii! Olsa, iyi olur, ama mümkün mü?

TV. RÖP. : (Keser.) Ama siz mümkün kıldınız?..

MELTEM : Hayır ama, bakın, benim başka iki senaryom daha filme çekilmişti. Onlar da iyi film oldular. Fakat tabii bunu, Uzak ve Yakın''ı çekmek benim tutkumdu. Onu kendim yapmak istiyordum. Bunun için de maddi desteğe ihtiyacım vardı. Fakat yıllarca...

TV. RÖP. : Bir başka soru... Siz, çok başarılı bir iş kadını olmakla sanatı nasıl bağdaştırıyorsunuz? Bu da bize has bir şey galiba; hem dışarda çalışmak, hem ya-ratmak. .. Sanatçıdan her şeyi birden bekliyoruz. Üstelik de bir kadın olarak...

MELTEM : Ah, yine aynı sorun. Kadın cinsinden oluşumuz hiç akıllarından çıkmıyor... İsterseniz geçelim. Ayrıca ben kendimi hiçbir zaman iş kadını olarak görmüyorum. Sanatımı yapabilmek için gerekli araç, para için...

TV. RÖP. : Sahi, hiç destek gördünüz mü bu yolda? Yani ailenizden, dostlarınızdan, şimdi kızacaksınız ama, erkeklerden...

MELTEM : (Keser.) Eksik olmasınlar, beni sevenlerin, bana inananların manevi desteklerinden başka kimseden, hiçbir yerden maddi yardım görmedim. (Güler.) Erkekler konusunda ise verilecek bir hesabım olduğunu, olsa da benim erkeklerimden gayrı kimseyi ilgilendireceğini sanmıyorum. (Göz kırpar.) Burayı keseceksiniz tabii, değil mi?

TV. RÖP. : (Öksürür, hafif dalkavuk) Bakın Sayın Meltem Tura, şimdiye kadar ilk tutkunuz tiyatrodan, oyun yazarlığınızdan, ilk senaryo öykülerinizden, sizi bugüne getiren başarılarınızdan, tanıtım alanındaki özgün çıkışlarınızdan söz ettik; son çektiğiniz ve dış ülkelerden iki ödül getiren Uzak ve Yakın'ı anlattık izleyicilerimize. Ama Meltem Hanım, bütün bunları yaparken neler yaşadığınızdan, şimdi nasıl bir yaşantınız olduğundan, kısacası özel yaşamınızdan hiç söz açmadık. Evli misiniz, çocuklarınız var mı, günde kaç saat ve nasıl çalışıyorsunuz? Ev işleriyle de uğraşır mısınız? İşinizden artan saatleri nasıl değerlendirirsiniz?

MELTEM : Herkesin derdi var günlük hayatta. Anlatsam neler çıkar tabii, ama istemiyorum. Yakınmaktansa üstesinden gelmeye çalışmak daha doğru galiba. (Bir an) Evliydim, kısa sürdü. Daha çocuk yaşımda diyebilirim, boşandım. Bu evliliğimden bir oğlum var. Bu yıl üniversiteyi bitiriyor. Altı aylıktı ben hayatı tek başıma yüklendiğimde...

TV. RÖP. : Peki, ayrıldığınız eşiniz, onu...

MELTEM : (Keser.) Ooo, biz gençliğimize rağmen çok uygarca aldık bu ayrılma işini. Zaten evlenmeden önce de arkadaştık, hâlâ dostuz... Gençliğimizde tiyatromuzun bir parçasıydı adeta; dekorlarımızı o yapardı. Mimardır. Sanatı, sanatçıyı, özellikle tiyatroyu pek sever. Suat Kutay...

TV. RÖP. : Aaaa tabii!.. Ünlü mimarımızın demek böyle tiyatrocu bir yanı da vardı?

MELTEM : Tiyatroya hepimiz âşıktık o yıllar...

TV. RÖP. : Ailenizi, aile çevrenizi sorsam?

MELTEM : (Dalgınlaşır.) Annemden başka kimse kalmadı ki hayatta. O da...

TV. RÖP. : Şimdi başarılarınızla nasıl övünüyordur kim bilir?

MELTEM : Artık hiçbir şeyi anlayacak durumda değil yazık ki. (Sessizlik olur.)

TV. RÖP. : (Alçak) Devam edelim... (Spiker tonu) Aileden kimse kalmadı, dediniz, ama sanırım bir ikiziniz var. Erkek kardeşiniz?

MELTEM : (Şaşırır.) Aaaa, evet, o... İkizim tabii... O... Şairdir.

TV. RÖP. : (Öcünü almış gibi) Öyle mi? Özür dilerim, ben çok kötü bir şiir okuruyum da...

MELTEM : Özür dilemeniz gerekmez. Zaten bugün bütün dünyada şiir, yalnız şairler için yazılıyor, deniyor. (Gülerler. Barış havası geri gelir. MELTEM, saygılı) Aslında çok iyi bir yönetmendi, tiyatromuzda herkesin saygısını kazandı, izleyicinin de tabii.

TV. RÖP. : Neden sürmedi bu ortak çabalarınız, neden dağıldınız peki?

MELTEM : O dönemde müthiş idealisttik; umutlarla doluyduk. Tiyatro sanatıyla bütün dünyayı özlediğimiz dünya yapabileceğimize inanırdık. Kimler yetişmedi ki bizde... (Hafif alaycı, gülümser.) Ayağını sahneye ilk defa bizde atıp, sonra başka, bambaşka sahnelere geçenler... Gazinolara, beyaz perdeye... Tabii o zaman adları... değişik oluyor...

TV. RÖP. : Az önce Uzak ve Yakın filminizin senaryosunun gerçekte eski bir oyununuz olduğunu söylemiştiniz. Adı yine aynı mıydı?

MELTEM : Aynıydı.

TV. RÖP. : O zamanlar başka oyunlar da yazdınız mı?

MELTEM : Çook. Ama hiçbiri oynanmadı.

TV. RÖP. : Şimdi değerlendirdiğinizde, ne diyorsunuz, çok mu zayıftı bu oyunlar?

MELTEM : (Sıkılmaya başlamıştır.) Yönetmenimiz benim yazdıklarımı hafif buluyordu galiba, sanattan saymıyordu.

TV. RÖP. : Yönetmeniniz, yani ikiz kardeşiniz?

MELTEM : (İyice sıkılmıştır.) Evet.

TV. RÖP. : O neden sürdürmedi?

MELTEM : Daha iyisini yapmak istiyordu galiba, bilmiyorum.

TV. RÖP. : Daha iyinin sanatçıyı üretimsizliğe iten bir tuzak olduğu da söylenir. Ne dersiniz?

MELTEM : Bunu genelleyemeyiz. Öyle olsa, durmadan kendini aşmış sanatçıların varlığından söz açamazdık.

TV. RÖP. : Üstelik karşımızda sizin gibi somut bir örneği de varken...

MELTEM : Rica ederim, kendimi kastetmedim...

TV. RÖP. : Bir de, dış dünyaca benimsenmek söz konusu olduğunda acaba, sizin görüşünüz nedir? Yani şu evrensellik konusunda?..

MELTEM : Şöyle düşünüyorum: Dış dünya da artık kendisine yetmiyor ki. Yeni renkler, yeni sesler istiyor, arıyor. Hatta bunun araştırmasını yapıyorlar onlar. Hiçbir şeyi rastlantıya bırakmıyorlar. Bizim ise bulunduğumuz noktadan dürüstçe konuşmamız yeterlidir. Artık giyilmeyen üçetek şalvarla folklorik ava çıkmak ne kadar hata ise, henüz sanatçı düzeyinde bile yaşanmayan epistomolojik silahlarla atışa kalkmak da o kadar yanlış. Ben, benim. Ben'imin dış dünyaya karşı ne büyüklük, ne de küçüklük duygusu söz konusu. Sinemanın bizzat kendisi evrensel bir dil, tabii onu iyi kullanabiliyorsak...

TV. RÖP. : (Toparlar.) Size bu yoldaki çalışmalarınızda daha nice nice başarılar Sayın Meltem Tura. Bitirmeden önce, sizin ekleyeceğiniz bir şey var mı acaba Meltem Hanım?

MELTEM : Şunu söylemek isterdim: Biliyor musunuz ben, hayatın istediği direnç ve başkaldırıyı eskilerin anladığı biçimde anlayıp gösteren bir sinemacı değilim. Ben hep hayatla sanatın iç içeliğini göz önünde tutarım. Ne hayat üstündür, ne sanat? Ben... (Telefon çalar.)

TV. RÖP. : Alo? (Bir süre dinler.) Burada, evet. Bitti. Yani bizim yaptığımız bölüm bitti, konuşma yani. Kapanışı alacaktık... Evet. (Dinler) Öyle mi? (Üzgünleşir.) Nasıl? Yaaa? Oldu. Peki. Peki, çalışırım. Nerde? Olur. Tamam. Oldu. Tamam, evet. Oldu. (Boşluğa:) Keselim. (Spotlar söner. Sağ köşeye normal ışık verilir. MELTEM'e) Şey... Hastaneden aranmışsınız da. Anneniz...

MELTEM : Çağırıyorlar mı?

TV. RÖP. : Sonunu ben bağlarım. Hemen gitseniz iyi olur.

MELTEM : (Bir türlü kalkamaz.) Ağırlaşmış mı yoksa?

TV. RÖP. : (Kalkar, elini ona uzatır, kaldırır.) Belki yetişebilirsiniz...

MELTEM : (Acele çantasını vb. alıp sol kulise doğru yürüyecekken, döner:) Haa, bakın... Röportajı yayımdan önce görmek istiyorum.

TV. RÖP. : Acele etseniz...

MELTEM : Ah, evet... (Acele çıkar.)

TV. RÖP. : (Mikrofonu toplarken:) Hop, çocuklar! Bir tek cümle almamız gerekecek. Lütfen. (Çekim planına göre durur.) Programımıza katıldığı için Sayın Meltem Tura'ya çok çok teşekkür ediyoruz ve kendisine bütün yırtıcılığıyla daha nice başarılar diliyoruz efendim. (Bir an) Tamam. Kesin. Gerisini montajda hallederiz.

(Mikrofonu yeniden toplar. Çekilir; sahne ışıkları da değişir. Akşamüstü. Müzik.)

1. BÖLÜM

(MELTEM, sahnenin sol yanından gelir. TV'deki parıltılı, dinamik görünümüne oranla şimdi solgun, yorgun. Müziği bir ekskavatörün gürültüsü bastırır; marke dekorumuzun çıtaları hafifçe sallanır. MELTEM, bir süre bahçede, ağacın yanında eve dıştan bakar. Ekskavatör sesi sürer; o da gelir, ağacın iki adım ötesinde gürültü dinene kadar bekler, eve bakar, sonra:)

MELTEM : Evimiz... Yani, annemin yaşadığı evin arkasındaki yapıları yıkıyorlar. (Bir an) Ne kadar yırtıcı sesli bir zamanı yaşıyoruz! İçseslerimizi örten, bizi bizden uzaklaştıran bir zaman. Öyle ki, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamış bir annenin kaybından sonra, anısı birkaç saatten fazla dayanmayacakmış gibi geliyor insana. Herhalde onu bu kadar çabuk unutmaktan kortuğum için buradayım. Bir akşamüstü, bir ambulansla hastaneye kaldırılana dek, beş çocuğunu doğurup büyüttüğü, bütün evliliğini de, dulluğunu da içinde aynı kıvılcımlanmalarla yaşadığı bu eve, ışığı belleğimden çarçabuk silinip gitmesin diye geldim herhalde. Eski, tuhaf evimiz! İşte, bu da bahçesi... Biz buraları çoktan bırakmıştık. Babam da... Ama o daha uzun kaldı burada. Sekiz yıl önceki ölümüne dek... Göze görünen tek becerisi, diktiği şu erik ağacı olmuş. Annem öyle söylerdi (Usulca güler.) Çocuklarını unutup... (Bir an) Ağacın buradaki varlığıyla yokluğu aynı idi. Oysa son aylar nasıl da sık geldim, erik ağacının yanından ne kadar çok geçtim... Ama hep koşturarak: Bugün nasılsın anne? İşte bak, ilacın. Ah, daha uzun kalamıyorum, işler beklemiyor... Anne? Anne bak, sana doktoru getirdim. (Bir an) Mezarları da unutmuştum. Mezarlık... İkiz kardeşim. Orada, o da... (Bir an, hafif, seyirciye doğru:) Neredeyse biz de tanımayacaktık birbirimizi... Mezara toprak attı ve bana hiç bakmadı. Sonra, yanına gittim. "Tanışmıyor muyuz?" diye sordum ona. "Tanışmıyoruz," dedi. Sesi uzak. Çok uzak. Ve dönüp gitti. (Bir an. İçedönük) Yakında tıpkı babamla amcam gibi olacağız; gerçekten tanımayacağız birbirimizi... Gazetelerde, dergilerde fotoğraflarıma rastlayıp durmasa ya da ben, bazı dergilerde zaman zaman şiirlerini görmesem... kitabını bilmesem.. . arada sırada yüz yüze gelmesek,  -görmezlenerek geçip gittiklerimiz- bir gün, bir toplantıda karşılaşınca, oradaki ortak bir tanış, belki oğlum Can, bize de: "Tanışmıyor musunuz?" diyerek tanıştırabilir bizi. (Gökyüzüne bakar.) Güz ayları... Akşamüstü... (Uzaktan bir ud sesi.) Kimi zamanlar babamızın tımbırdattığı ud... (Bir an, dinler.) Akşamın kederi, annemi çarçabuk unutma korkusundan öte, Aydın'la - Aydın, işte, o, ikiz kardeşim- birbirimizi artık hiç tanıyamayacağımız günün korkusunu daha taşınmaz kılıyor. (Evin içinde, yukarı kata çıkan merdivenlerin üst sahanlığı aydınlanır. Buraya açılan kapılardan birinden SELMA (Anne)'nın başı uzanır.)

SELMA : (Geçmiş zamanı belirten bir tınıyla aşağıya seslenir.) Ahmeet, kes allahaşkına şu zımbırtıyı! Fakat, içimi sıkıntılar bastı! (Ud sesi hemen kesilir. SELMA, kapıyı küt diye vurarak çekilmiştir. Sahanlık aydınlığı söner. Yine de uzaktan uzağa SELMA'nın şen kahkahaları.)

MELTEM : (Silkinir, birden kalkar, kederi üstünden atmaya çalışarak) Düğün günüm! Böyle bir güz günü. Yine akşamüstü. Yine buradayız, bu bahçede. Ve... Duvak! (Kulisten uzatılan duvağı alır, başına koyarken:) Tabii, ud falan ne kelime, la, la, la, laa... (Düğün Marşı nakaratını söyler.) (Işıklar değişir.) (Bu kez Love Story türünden bir parça başlar. MELTEM, artık tümden o 'şen ve mutlu' günündedir. Dans ederek ilerler, eve giriş kapısı önünde durur.) Çok kalabalık değiliz. Biz bizeyiz. Aile, tiyatrodaki çocuklar falan... Suat'la böyle istedik. (Bu arada SELMA, çok süslü, eviçi merdivenlerin üst sahanlığında, sözde rastladığı her aynada kendine son bir kez çekidüzen vererek görünür. MELTEM:) Annem! (SELMA, ellilerinde, şen, şuh, tantanalı, pek de abartılı bir şıklıkta, dünyaya meydan okurcasına merdivenleri iner. MELTEM, bir primadonnayı saygıyla anons eder gibi:) Evet, annem... Ne kadar genç görünüyor. (Ses tonu biraz değişir.) Kendi hayatını asla başkalarına kurban vermeyen avukat hanım! Yırtıcı, kurnaz, dürüst!..

SELMA : Pöh, yargılar... Yargılar... (Omuz silker. Birden ses tonunu değiştirir.) Saçımı beğendin mi Meltemciğim?

MELTEM : (Onu öper.) Çok yakışmış...

(Koluna girer, ağacın altına doğru giderler.)

SELMA : Suat'ı baştan çıkaracağım da...

MELTEM : O da zaten sana göz koyduğu için benimle evleniyor.

SELMA : Sahi mi? (Kızına dikkatle bakar.) Ne saklayayım, bayılıyorum ona. Pek sevimli bir şey... (MELTEM'in duvağını düzeltir.) Dur bakayım... Evet, şimdi daha iyi. Çok şekersin güzelim. Kocanı ayartmam biraz güç olacak. (Döner, içerisini gösterir.) Babana bir bakıver kuzum. Bilirsin, ne kadar yavaştır... Mıy mıy mıy... Hâlâ, şu kravat mı, yoksa bu kravat mı, deyip duruyordu. (Gökyüzüne bakar.) Yağmur yağmasa bari. Şu düğünü bir lokalde yapsaydık sanki, ne olurdu?...

MELTEM : Biz şatafat sevmiyoruz.

SELMA : Aile içi olmalıymış! Fakat aile içini ne çok seviyorsunuz hepiniz de... Yeni bir aile olmanın eşiğindeyken bile! Tuhaf, işler yine değişti. (Belli belirsiz, seyirciye:) Büyükler ne yaparsa çocuklar tam tersini yapıyor. Hayatın tek değişmez ilkesi bu!

MELTEM : (Gülerek gider, giriş kapısından başını evin içine uzatır.) Baba!. (Girer.) Babaa?. (Sağ yana doğru yürür. Evin alt kat başka bölümlerine açılan kapısından AHMET Bey gelir. Ufak tefek, hemen hemen süklüm püklüm, bahçeye çıkar. MEL-TEM:) Babam. Şu an'da emekliymiş gibi görünüyor, ama Ahmet Tura'nın emekli olmasına daha en az on yıl var. Turizm Bakanlığı memurlarındandır. Şu, broşür, afiş gibi tanıtım şeylerini hazırlıyorlar...

SELMA : Zaten memleket bugüne kadar ondan tanınamadı hiçbir yerde. (Kocası, utangaç, küçük Japon adımlarıyla çabuk çabuk onun yanına gider; SELMA'ya kedi gibi sokulmak ister.) Aaa, surat asma, sakın ağlama! Hiç değilse bu akşam hayata biraz güler yüzle bak a canım. Miyop olsan bile...

AHMET : (Ağlamaklı.) Bakıyorum... Çok mutluyum Selma.

SELMA : (Ona dikkatle bakar.) Demek çok mutlusun?

AHMET : (Ağlar.) Evet.

SELMA : Demek mutluluktan ağlıyorsun? Kızının mürüvvetini gördün diye?

AHMET : Evet.

SELMA : İyi. Fakat kravatını yine seçememişsin. Pek gamlı bir şey takmışsın. (MELTEM, gülümseyerek onları sanki dışardan seyretmektedir.)

AHMET : İşte, biliyorsun gözlerim... Renkleri, desenleri... (Birden, hevesli:) Değiştireyim mi?

SELMA : Yorulursun.

AHMET : Yorulmam, yorulmam... Değiştir diyorsan, gidelim, sen seç, ben...

SELMA : (Keser.) İstemez, kalsın. (Onu banka oturtur. Kendisi de yanına oturur. Kocasının başını omuzuna dayar, çocuk başı okşarcasına, dalgın dalgın okşar saçlarını.) Dans edecek miyiz?

AHMET : Sen benimle dans etmeyi sevmezsin ki?..

SELMA : Kayınvalide olmayı da sevmiyordum, fakat oldum işte. (Kızına bakar, ona göz kırpar. MELTEM, bu an'dan itibaren yine düğün gününün zamanı içinde olur.) Semih nerelerde kaldı?

AHMET : Ama biz iyiyiz böyle.

SELMA : Ahmetçiğim, oğlumuzu merak ediyorum, sevgilimi değil...

AHMET : Bir şarkı söylemek istiyorum da...

MELTEM : Söyle babacığım, içinden ne geliyorsa... Anne... henüz biz bizeyiz. Ne olur, cesaret ver.

SELMA : Bakalım, vere vere çantamda biraz bozukluk cesaret kaldıysa... (Kocasının omuzlarını dikletir, kravatını düzeltirken:) Mikrofonlara sarılmış nicelerinden iyi olduğunu her zaman kabul etmişimdir. Ancak artık tadında bırakılacak noktayı bilmelisin.

MELTEM : (Kınayarak:) Annee... Lütfen.

SELMA : Ne dedim? Söylemesin, demedim ki! Ellerimle herkesin karşısına, masanın üstüne çıkarttım bile... (Gülerek, kocasına.) E, hadi ya... (AHMET Bey, "Gecenin matemini... " sarkısını umulmadık bir duyarlık ve güzellikte, pes tonda söylerken SELMA da ona katılır. Bir süre dinleriz. En küçük kardeş, SEMİH, sağ kulisten gelir, sahnenin önünü -caddeyi- kateder, bahçe kapısından girer. Boynunda kırmızı atkı, üstünde parkaya benzer bir şey. Soluk soluğadır.)

SEMİH : (Hafif öfkeli:) Ooohhh... Ne ev!

(AHMET Bey, hemen susar. Karısı, pes tonda sürdürdüğü için o da çok alçak sesle sürdürür.)

MELTEM : Semih... Aşkolsun! Nerelerde kaldın? Kızkardeşinin böyle bir gününde... Bak-sana, daha... (Üstünü başını işaret eder. Sonra, hafifçe :) Semih... En küçüğümüz. (Ses tonu değişir.) Kendini daha güzel bir dünya kurmaya adamıştı ama... (Yutku-nur. Anneyle baba da şarkıyı keserler.)

SEMİH : (MELTEM'in duvağını çekiverir.) Bu ne hal? Tam bir burcuva gelini olmuşsun!.

MELTEM : (Suçlu gibi mırıldanır:) Suat çok istedi, yoksa ben...

SELMA : Niye eziliyorsun bu aptalın karşısında canım?

SEMİH : Aptalmışım ha? Aptalmışım!.. Aman anne, kendinden başka kimi düşündün ki sen zaten...

SELMA : Seni besleyip büyüten kim ha? Yalnız sen olsan... Her iki yılda biriniz... Bir defasında da çift olmak üzere...

AHMET : (Şişinir.) Tam beş çocuk... Beş...

SEMİH : Neredeler peki? (Hepsi susar, kederli kederli yere bakarlar.) Özür dilerim... Böyle demek istemedim. Hatırlatmak istemedim, tam da böyle bir günde... Özür dilerim Meltem... Anne, özür dilerim... Kravatın pek güzel baba... (Bir an) Neyse... ben... yüzümü yıkayayım.

(Eve girer. Merdivenleri çıkarken "Batsın bu düzen!" dediği işitilir. Bu arada AHMET Bey ve SELMA sırtlarını seyirciye dönerler. Babanın omuzları hafif hafif sarsılmakta, SELMA onu hemen hemen pışpışlayarak avutmaya çalışmaktadır.)

MELTEM : (Ortaya, sahnenin önüne gelir.) Bizim bir numara büyüğümüz Cemil'i iki yıl önce bir kazada kaybettik... Motorsikleti vardı. Hız yapmayı severdi. İlgilendiği sekiz çeşit şeyin sekizine birden aynı tutkuyla sarılırdı. Motorsiklette hız, biri pi-kapta, biri teypte, biri radyoda üç tür müziği aynı an'da dinleme, ders çalışırken uçan sineğin fotoğrafını çekme ve üç kediyi birden o an'da besleme ve aynı an'da gazetedeki haberleri okuma...

SELMA : (Yalnızca başını çevirir geriye:) Fakat bugün senin düğün günün. Kardeşini başka bir zaman anamaz mıyız?

MELTEM : Öyle. Benim düğün günüm. Onun için de Metin'in trompetini bu akşam Amsterdamlılara değil, benim için çalmasını isterdim.

SELMA : O sıpanın sözünü etme bana!

MELTEM : (Belli belirsiz, ortaya:) Metin... En büyüğümüz.

AHMET : (O da döner, hemen hemen inler.) Sıpa, dedin yine?.

SELMA : Hem de eşşek sıpası!

AHMET : Fakat o bizim oğlumuz!

SELMA : Nereden belli? Daha yirmisine girmeden çekip gitti; altı yıldır da görünmedi. Sizlerin 'aile içi' meraklarınıza ve benim sorumluluk bilincime uygun düşüyor mu bu? ('Ne söz ettim ama?' gibi durur.)

MELTEM : (Güler.) Anne... Kıskanıyorsun onu.

SELMA : (O da gülerek ayağa kalkar.) Öyle mi dersin? Olabilir. Daha çok ne, biliyor musun? Oğlumun sürdüğü hayat aslında bana yakışırdı. Metin dünyayı asla hak ettiği gibi, tam yaşayamıyor, yazık. O caz gurubundan bu caz grubuna, Fakat hep aynı ülkede, aynı kentte... Serüvensiz. Bir gün de sesi Tibet'den, Sri Lanka'dan falan gelse ne olur? Bir helikopterle birdenbire New Port Caz Festivali'nin tam orta yerine en parlak yıldız olarak iniverse mesela?.. Benim çocuklarım bir şey yapacaklarsa, şöyle, dünyayı ayağa kaldıracak şeyler yapmalılardı. Abiniz ne yapıyor? 'Müzik yapıyor.' İyi. Peki. But... but, listen... 'Müzik yapmak' için bir ülkeden kaç, ötekinde kazık çak. İnsan ilkin hayatıyla kurmalı müziği, hayatıyla!. Aydın'la sen de 'tiyatro yapıyorsunuz.' Make the music, faire le theâtre... Böyle bir laflar. Hem kuzum, hayatın aslı dururken tiyatro gibi sahtesine ne gerek var?

MELTEM : Tiyatro bir ayna.

SELMA : Arkasına sır çekilmiş cam parçası. Önünde bakarsın, gerisini görmezsin; bir yanına çevirirsin, öte yanın görünmez kalır. Üstelik ayna her şeyin dışını yansıtır, içine girmez hiç. Bizi bütün zamanlarda da göstermez, yaaa...

MELTEM : (Etkilenmek üzereyken birden silkinir.) Yoo, tiyatronun öneminden beni kuşkuya düşüremezsin anne!

AHMET : Bırak çocuklar oyalansınlar, Selma.

MELTEM : Biz oyalanmak için yapmıyoruz bunu, baba! (Israrla) Tiyatro bir ayna. Tiyatro tek gerçek dünya!.

SEMİH : (Saçı ıslak, üstündekini çıkarmış, temiz bir gömlek giymiş olarak gelir.) Ooo, bakıyorum düğün pastası da hazır! (Sözde masadaki yüksek pastaya uzanır, bir dilim keser ve MELTEM'in ağzına sözüm ona bir lokma uzatırken:) Hayatımız bu pasta kadar bol kremalı, bol şekerli, çok yaldızlı ve bunun kadar da cıpcıvık olsun, sevgilim. (Bu teatral deyiş ardından ton değiştirir:) Suat abi söylüyor bunu.

AHMET : Gelse de söylese...

SELMA : Sahi, nerede kaldı bunlar? Aydın da gelmedi.

MELTEM : Suat bir barda bekârlığa veda içkisi ısmarlayacaktı. Ya da Aydın ve arkadaşları Suat'a ısmarlıyorlar, bilmiyorum.

SEMİH : Con'la Cim bekârlar partisinde ve... Hepsi de zom, yerlerde! (Der demez yere ölü gibi uzanır. Vurulmuş gibi yatar. Sahne hafif kararırken SELMA kocasına bir mendil uzatır.)

MELTEM : (Kederli kederli) Sonradan Semih de öldü; onun için... (Hıçkırır, yutkunur, to-parlanmaya çalışır.) Düğünümde vardı, ama oğlumun ilk yaşgününde, hayır. O da yok. Bizi bütün pisliklere, ikiyüzlülüklere ve taklitlere karşı korumaya çalışırken vuruldu. Onu başka bir mezarlığa gömdük, toprağına kırmızı karanfiller attık. Üç gün önce ise annemi başka bir mezarlığa... (Hafifçe ıslanan gözlerini siler.) Babamızı Semih'le annem arasında zaten gömmüştük. Ama, o hiç yaşamadığı için, bana ölmüş gibi gelmeyen tek kişi. (Silkinir.) Ölümler... Elbette, herkesin başına gelen bir şey. (SEMİH kalkıp, çıkar.) Evlilik gibi. (Birden canlanır, sol kulise doğru koşarken sahne ışıkları da canlanır.) Ah Zehra'cığım! Hoşgeldin canım... Nerede öteki çocuklar?. (Bahçeye gelen genç, çekinik bir kızın elinden tutar, onu annesiyle babasına doğru sürükler.) Haydi ama! Bir de başoyuncu olmak isti-yorsun tiyatromuzda. Bu durumda nasıl olacaksın?

ZEHRA : (Titrek bir sesle:) İyi akşamlar, efendim.

MELTEM : Zehra. Ne kadar genç. Bir kuş kadar da ürkek daha. Ama görünüşe aldanmamalı, içinde büyük bir hırs yatıyor onun. Daha açılacak, gelişecek, hatta kaç defa da ad değiştirecek, tiyatro, şey, hayat gereği... Nur olacak, sonra tabii Fulya da olacak. Fulya ise, sinema ve ses yıldızı bile olacak; Fulya Sun. (ZEHRA, kendisine verilmiş bir rol tarif ediliyormuş gibi, MELTEM'i dikkatli, memnun dinler. Kavruktur, çok dargelirli bir kesimden olduğu bellidir.)

ZEHRA : Ayy, şimdi ne olacak?

MELTEM : Arkadaşlar nerede kaldılar?

ZEHRA : ... Tam işte oynuyorduk ki, elektrikler kesiliverdi. Matine uzadı. Benim rolüm kısa ya, erkenden bitiyor da işte, bari ben geleyim, haber vereyim, dedim. Onlar yarım saatten fazla gecikecekler... (Aklına yeni gelmiş gibi MELTEM'in elini sıkar, öpüşürler.) Sizin kadar sevinçliyim Meltem Abla, inanın. Mutluluklar dilerim. Şahsım adına bir demet olsun çiçek getirmek isterdim, ama işte aceleden... Eh artık hediyem kendi evinize... Suat Abinin sizde hep gözü vardı zaten. Aydın Abi hiçbir kıza bakmıyor.

SELMA : Oğlum sahneye hep böylelerini bulup çıkarıyor zaten.

AHMET : Fakat Selma'cığım, kızcağız samimiyetle...

SELMA : Hiçbir biçimde bozulmamış olacaklarmış, bunları kendisi kendi anladığı biçimde yetiştirecekmiş...

ZEHRA : (Anneyle babanın ellerini öpmek ister, SELMA, sıkar.) Kutlarım efendim. Başta sizler, hepimiz için nekadar harika bir gün, değil mi?

SELMA : (Kızın yakasını paçasını düzeltir.) Şekerim, sana asıl mavi yakışıyor. Öteki oyunda maviler giymiştin de hani?...

ZEHRA : Ay siz ona rol mü diyorsunuz teyze? Tek satırlık bir şeydi.

SELMA : Bu, mavilerle sahnede görünmene engel olmadı ya?

MELTEM : (Oyuna katılır.) Aydın, Zehra'da herkesin hemen seçemeyeceği büyük bir yetenek olduğunu söylüyor.

AHMET : (ZEHRA 'dan sözde babaçça bir yanak alır.) Ne şeker şey...

SELMA : Ayol, biblo okşar gibi okşuyorsun çocuğu. Kanlı canlı bir insan o, insan!

ZEHRA : Hem, afedersiniz ama, ben sahiden ciddi bir sanatçı olmak istiyorum beyamca. Siz söyleyin Meltem Abla, oyuncuysam da ben öyle hafif biri miyim?

SELMA : Tamam, peki, anlaşıldı. Zehra, şey değil... (Kocasına:) Saygı isteriz, çocuk değiliz. (ZEHRA 'ya:) Gel hadi, bir kadeh bir şey içelim...

ZEHRA : Ay ben içmem teyze. Gazoz falan gibi bir şey varsa...

SELMA : (Ezik büzük kalakalan kocasına:) Fakat, suçlu gibi durmasana. Gel hadi. Kanıtla iyi niyetini...

(Üçü birlikte marke evin arkasında kaybolurlar.)

MELTEM : Bazen öyle illet oluyorum ki şu kıza! Aydın'ın sandığı gibi gizli bir yetenek falan da değil bence. Ama ille oyuncu olmak istiyor. Daha doğrusu hep Aydın'ın çevresinde olmak istiyor. Ona öyle hayran ki! Onun pırıltısına... Aydın... Onunla gücümüzü birbirimizden alırız. (Bir an, ton değiştirir.) Yani, alırdık. Çocukluğumuzdan beri öyleydik biz. Annemin cenazesinde ise... Tıpkı babamla amcam gibi. Zaten söyledi: "Hayır, tanışmıyoruz," dedi. Nasıl unuturum? (Gider, sol kulise doğru elini uzatır.) Amcam. Ülkemin en iyi beyin cerahlarından biri! Sermet Tura! (Bu çok ünlü beyin cerrahı, sakalı bir karış uzun, üstü başı dökülerek, ayakkabıları tozlu, fakat yakasından sarkan kocaman bir çiçekle kızarık gözler, hafif sallanan bir gövde olarak girer. O girer girmez bir caz müziği patlak verir. Beyin cerrahı da MELTEM'i oradan oraya savurtarak çok kötü biçimde oynamaya başlar. MELTEM, az önce bu adamı tanıtmasına karşın, şimdi hiç tanımıyormuş gibidir. Adam ona sarılır, dans ettirir zorla.)

MELTEM : (Geçmiş zaman tonunda.) Durun... Durun bir dakika... Ne yapıyorsunuz?

SERMET : (Yavaşlar. MELTEM duvağını düzeltirken:) Demek düğün burada?

MELTEM : Afedersiniz, sizi tanıyamadım efendim.

SERMET : Sana bir amcan olduğundan söz etmedi mi kimse?

MELTEM : Evet ama, o... (SERMET'e dikkatle bakar.) Sermet amca!.

SERMET : Yavrum!

(Abartılı biçimde kucaklaşırlar. Caz müziği fona geçer.)

SERMET : Aydın beni orada buldu. Barda. Birlikte iki tek attık.

MELTEM : Pek içmez. Fakat işte bugün Suat'la...

SERMET : Hoş çocuk... Kocan yani. Ama kişiliği pek belirmemiş gibi. Aa, böyle konuşmamalıyım. Sen seçtiğine göre, pekâlâ... (Bir an.) Yine de, bana sorarsan, ikizin çok daha kişilikli. Nerden mi biliyorum? Ooo, arada bir gelip barda bulur o beni. Bugün burada senin düğünün olacağını da Aydın söyledi, beni davet etti, davet! Yaaa... Ben onun çağrılısıyım. Önce, gelmek istemedim. Onları orada bırakıp çıkmıştım. Sonradan, neden gitmeyecekmişim yahu, dedim...

MELTEM : Çok sevindim. Adınızı annemden duymuştum, ama, biz ömrümde hiç karşılaşmadık.

SERMET : İnsanlar önünde sonunda karşılaşır. (Bakınır.) Selma... Şey., annen?

MELTEM : Şimdi burdaydı. İçki almaya gitmişlerdi de... Durun, size de getireyim. Ne içerdiniz? (Yürür.)

SERMET : Anneni sevdim ben. Ne kadar çok sevdim, bilemezsin.

(MELTEM bir an durur, amcasına yan yan bakar.)

MELTEM : Niye söylüyorsunuz bunu şimdi?

SERMET : Seni yanıltmış olmak istemem. Buraya senin düğününü bahane edip Selma'yı görmeye geldim. Bu isteğime engel olamadım. Son bir kez... (MELTEM'in kuşkulu bakışları.) A, yooo, hayatımız roman değil, yani sen benim kızım değilsin, yine babanın kızısın.

MELTEM : (Hızla döner, giderken:) Size içkinizi getireyim.

SERMET : Votka olsun. İki damla limon suyuyla... (Yalnızken usul usul yine oynamaya başlar, sanki bir şeyi savuşturmak ister gibi. AHMET Bey ve ZEHRA, içki bardaklarıyla gelirler.

ZEHRA : Tekrar özür dilerim, demin kalbinizi kırdıysam...

AHMET : Fakat, özür ne kelime? Siz benim bir kızımsınız. (SERMET'i görür.) Orada oy-nayan bey kim? Tiyatronuzdan biri mi?

ZEHRA : Tanımıyorum.

AHMET : (Kardeşi SERMET'e yaklaşır.) Hoş geldiniz beyefendi.

SERMET : (Onu tanımıştır, belli etmez.) Hoş bulduk. Ne güzel akşam, mis gibi...

AHMET : (Şaskınlaşır. ZEHRA 'ya:) Karımı biraz çağırır mısınız lütfen? (ZEHRA, geldikleri yönden çıkacakken:) Hayır, Burdan gidin. Mutfağa bakacaktı da... (Ona, evin içindeki, mutfağa açılan kapıdan yanı gösterir. ZEHRA gider, AHMET Bey öksürür, gökyüzüne bakar, laf aranır.) Koku... Yağmur kokusu... Yağacak mı dersiniz?

SERMET : (Gökyüzüne değil, çevresine, ZEHRA'nın çıktığı yöne bakar.) Yağsa daha iyi olur. (Sessizlik) Müzik durdu.

AHMET : Yaa, evet.

SERMET : Ortalıkta kimseler görünmüyor. Dans edilmeyecek mi?

AHMET : Edilecekmiş. Neredeyse toplanırlar herhalde. Malum beyefendi, şimdiki gençler pek öyle titiz değiller saat hususunda...

SERMET : (Biraz eğlenmek ister.) Bu ses... Bu duruş... Sizi bir yerden gözüm ısırıyor, lakin çıkaramıyorum. Durun bakayım, hiç otel kâtipliği falan yaptınız mı?

AHMET : Hayır, estağfurullah, yani ne münasebet?

SERMET : Neden? Otel kâtipleri, gece bekçileri benim en has dostlarımdır.

AHMET : Gerçekten... Haklısınız. İyi seçemiyorum Fakat... Benim de gözüm sizi ısırıyor gibi. Siz neyle iştigal buyuruyorsunuz? Sahne sanatları mı?

SERMET : Yo, yooo! Önce ben sordum. İlkin ben sizin hayatta ne yaptığınızı bulacağım. (Parmağını sallar)... Yaşlanmış yorgun gönlüne deminki gibi cici kızlarda şifa arayan bir...

AHMET : Yoo, hayır! Ona asla kötü gözle bakmadım!

SERMET : Ne yazık! Gençliğe bakmak neden kötü olsunmuş ki? (AHMET, siner.) Yanılmıyorsam, siz erkek tarafısınız.

AHMET : Değil, bilemediniz!

SERMET : O halde siz gelinin annesinin yıllardır görmediği uzak hısımlarından birisiniz ve taşra şehirlerimizden birinde müze müdürüsünüz? (Buluşundan hoşnut:) Nasıl?

AHMET : Biraz daha yaklaştınız, fakat çok değil. Bir defa ben bu şehirden başka yerde yaşamadım. Tabii, on-on beş günlük mecburi iş seyahatlerini saymazsanız...

SERMET : Hiç evlenmediniz? Evlenemediniz yani?..

AHMET Aa, niye? Evliyim. Hem de ateş gibi bir kadınla. (Birden toparlanır.) Affınıza sığınarak, peki siz kimlerdensiniz? Herhalde damadımız Suat'ın... (MELTEM içerden gelir, bir süre onların böyle bir resmiyet içinde konuşmalarını dinler. Gülmekle ağlamak arası kalır.)

SERMET : Damadınız da mı Hekimzadelerden oluyor?

AHMET : O değil, ben. (Bir an.) Demek Hekimzade Necmi Beyefendiyi işittiniz, biliyorsunuz?

SERMET : (Bir ona, bir MELTEM'e bakar. Oyununu sürdürmeye karar verir.) Nasıl bilin-mez efendim, Koskoca Hekimzade Necmi Beyefendi, işitmemiş olan var mı?

AHMET : (İyice canlanmıştır.) Kendileri anne tarafından büyükbabam. Baba tarafından dedem ise, Allah ikisine de gani gani rahmet eyleye, Ahmet Müfit Paşa dedemdir.

MELTEM : (Tehlikeyi sezer.) Demek karşılaştınız?

AHMET : Fakat, beyefendiyle tanışmıyoruz ki? Lütfedip düğününe gelmişler. Ben de di-yordum, herhalde Suat oğlumun...

SERMET : (MELTEM'in uzattığı içki bardağını alırken ona göz kırpar:) Elbette değil mi ya? Elbette... Bir tanrı misafiri de sayabilirsiniz. İçelim.

AHMET : (Çekinik.) İçelim, efendim. (Kızına "Kim bu?' gibilerden kaçamak bir işaret yapar, ama MELTEM görmezden gelir; nötr kalır. AHMET Bey çaresiz durur; birden aklına gelmiş gibi, SERMET'e:) Gelin sizi karımla tanıştırayım.

SERMET : (Şeytansı) Peki, kim diye tanıtacaksınız beni ona?

AHMET : (Mahcup) Canım, herhalde artık siz kendinizi bize tanıtırsınız, değil mi? (Hemen hemen kolkola çıkarlar.)

MELTEM : (Banka çökerken duvağını çıkarır, kucağına koyar; belli belirsiz, seyirciye şimdiki zaman tonunda:) Sermet amcam, babamın kendisini tanımış olmasını iste-medi. Yüreğine inmesinden korktu belki. (Bir an. Kederli gülümser.) Yabancı konuğun öz kardeşi olduğunu, kimbilir, belki babam da anlamıştır anlamasına; Ama hiç belli etmedi. Bilmezden gelmek, ilişkileri yeni bir boyutta yeniden düzenlemekten daha kolay değil mi? Peki, bizler neden katıldık bu oyuna? Ben, annem, Aydın, hepimiz? Aydın, o, iki ayrı kişinin aynı kimseye ilgi duymasının, bu iki kişiyi de birbirlerine çok yakınlaştırıcı bir şey olması gerektiğini söylüyordu. İki kardeşin annemize bu kadar derin bağlarla bağlılığı onları yabancılaştırıyorsa, bu durumda sevilen annem değilmiş. Her iki erkek de yalnız kendilerini seviyorlarmış. Öyle diyordu. (Kalkar.) Aydın... İnsanların birbirlerinden, hiç tanımamasıya uzaklaşmasını anlayamazdı. Oysa, şimdi... (Sanki ansızın ayılır.) Şimdi mi? Değil, o gün! Evet, taa o gün başladı bu, bizim uzaklığımız! O telli du-vaklı günümde. Oysa, daha bir hafta önce... (Keser, ton değiştirir.) Ah, işte Aydın! Bana çiçekler getirmiş. O kadar incedir ki...

(AYDIN, sahne önünü katetmiş, bahçeye girmiştir. MELTEM'e bir demet çiçek uzatır, onu öper.)

AYDIN : (Pek duyarlı) Biri seni, benim sevdiğim gibi sevebilse, o kimseye en azından sana bağlı olduğum kadar bağlı olurdum. Benim seçtiğimi seçen herkes için bir defa kutlardım kendimi.

MELTEM : (Ona hemen hemen aşkla bakar.) Ama... Yine de, sevileni paylaşmak mümkün mü? AYDIN : (Çiçek demetini geri alır, koklar, hoşlanmamış gibi, yeniden bahçe giriş kapısına gider; orada cebinden çıkardığı bir kravatı bağlarken:) Sevileni mülk kılmak, ne iğrenç!

MELTEM : Birbirimize öyle bağlı, o kadar muhtaç yaşamışken, ondaki bu ani değişme!.. (Dalgın.) Gerçekten, tam ne zaman başladı, o akşam değil mi? Duvak taktığım akşam?. (Duvağı tekrar takar.) (Ses tonu değişir.) Ah, işte Aydın! Kravat takmış. Benim için. O kadar incedir ki!.. (Sevinçle, tabii biraz abartılı, onun kollarına atılır.) Elektrik kesintisi... Uzayan matine... Suat'ın bekârlığa elvedası... Beni büsbütün unuttun sandım!. (AYDIN, kızkardeşinin kollarından usulca sıyrılır. Fakat MELTEM hâlâ çok sevinçli:) Biliyor musun, amcamız geldi!

AYDIN : (Soğuk.) Yaaa?

MELTEM : Sen çağırmışsın. Ne iyi ettin... (Güler.) Babamla hallerini görecektin ama. Tam tiyatro!

AYDIN : (Daha uzak, daha soğuk) Öyle mi? İyi.

MELTEM : (Biraz tutuklaşır.) Suat nerede? Onunla birlikte değil miydiniz? Evet evet birlikteydiniz tabii. Amcam pek şeker bulmuş Suat'ı. Nerede peki?

AYDIN : (Hemen hemen kaba.) Kaçmadı, merak etme.

MELTEM : Neyin var?

AYDIN : Hiç.

MELTEM : Sinirlisin?

AYDIN : Hayır, değilim. Çok keyifliyim. Daha yirmisini aşar aşmaz kendisine şıp diye bir koca bulan biricik kızkardeşimin düğününde nasıl sinirli olabilirim ki?

MELTEM : Sen bu kadar içmezdin. Çok içmişsin.

AYDIN : Çocuk değilim, anlıyor musun?

MELTEM : Ben de değilim, ona göre!

AYDIN : Tiyatro sana yetmemiş olabilir, ama bana yetiyor ve topluluğumuzda herkes gözümün içine bakıyor.

MELTEM : (Küçümseyici) Herkes, dediğin, Zehra herhalde?

AYDIN : Zehra'yı küçümsemene izin vermiyorum. Onun tiyatro sanatına bağlılığı seninkinden çok daha sahici!

MELTEM : (Ağlamak üzeredir.) Beni onunla nasıl kıyaslarsın? Bu topluluğu biz birlikte kurmadık mı? Sen, ben... Suat...

AYDIN : Suat da mı?

MELTEM : Nerede o? Ne biçim düğün bu be, sanki ben istemişim gibi! (Toparlanır.) Nerede o?

AYDIN : (Kendini toplamaya çalışır. Biraz sevecen:) Merak etme canım, yıkanacak, traş olup gömlek değiştirecek, gelecek. Hepsini de çarçabuk halledeceğini söylemişti, ama senin için büsbütün dayanılmaz biri olmak istiyor ki... (Sözünü bitirmeden ko-lunu MELTEM'in beline dolar; onu öperken duvağın tüllerinden rahatsız olur; hoşnutsuz geri çekilir. Somurtur.) Dayanılmaz erkek!. Çöpsüz üzüm!. İyi bir meslek!. Akmasa da damlayan bir miras...

MELTEM : (Şaşkınlığı büsbütün artar.) İğnelemek değil seninki artık, bıçaklamak! (Bir an.) Suat'i severdin.

AYDIN : Tabii severim.

MELTEM : En iyi arkadaşın, benim dışımda en büyük destekçindi.

AYDIN : (Alaycı:) İşte ondan seviyorum zaten... (Bir an.)

MELTEM : Aranızda bir şey mi geçti? AYDIN : (Duvağa kötü kötü bakar.) Onunla? Hayır. (MELTEM'in arkasına geçer, duvağı başından alır; bir yere fırlatmak üzeredir.)

MELTEM : (Atılır.) Ver onu!

AYDIN : (Son kerte yalnız, çaresiz bakışlarla duvağı ağır ağır kızkardeşinin başına geri koyarken:) Ne aptallık! (Bir an.) Demek amcam geldi? Pek ummuyordum. Ne ba-bamla, ne de hatta sanki annemle karşılaşmak istiyordu. (Bir an.) Onu öyle severim ki ben...

MELTEM : Tanımıyorsun ki? AYDIN : Sen öyle san. Geçen mevsim tiyatromuzu açtıktan sonra geldi, tanıştık. O gün bugündür kendisini arada sırada görüyorum. Öylesi değişik biri ki... (Kızkardeşinden uzaklaşır.) Sahi, babamla amcam... Ne yaptılar karşılaşınca? MELTEM : (Kederli:) Her biri ötekini akşamın konuklarından biri sandı. Daha doğrusu babam. Çünkü amcamız, tanışmazlığı oynadı.

AYDIN : (Daha duyarlı:) Otuz yıl... Biri ötekinin ne yaptığını, nasıl yaşadığını otuz yıl hiç merak etmemiş iki kardeş. Koptuklarında bizim yaşımızda olmalılar. (İkisinin de ürperdiği sezilir. Bir an.)

MELTEM : Aydın...

AYDIN : (Eve girmek üzereyken sevgiyle döner.) Evet canım?

MELTEM : Biz bir gün bile uzak olmayalım.

AYDIN : Neden söylüyorsun bunu?

MELTEM : Az önce, geldiğinde.. İlk kez, benden o kadar uzaktın ki... Korktum.

AYDIN : Hoşgör canım. Ne olsa ben de şaşkınım. Hayatımız... Değişiyor. (Hızla çıkar.)

MELTEM : (Bir süre onun ardından baktıktan sonra, ağır ağır sol kulise doğru yürürken, şimdiki zaman ses tonuyla:) Oysa, bir daha hiç eskisi gibi olamadık. Evlendiğim gün... Aramızdaki el değmemiş güzellik, o bütünlük bir ucundan yara alıp kopmuştu sanki. Üç gün önce ise, annemizi gömerken, biri çıkıp bizi birbirimize tanıştırsın diye beklemekteyiz sandım. Bundan ürktüm. (Duvağı sol kulise uzatır.) Duvak zaten çoktan soldu. Daha ilk geceden. Zavallı Suat! (Işıklar biraz koyulaşır, sema perdesinde bulutlar biraz daha kararır. MELTEM, sözde sokak kapısını bir anahtarla açıp girerken:) En son annem. En son o çıktı buradan. Bir ambulansa koymuştum. Hastaneye götürmüştüm. Ben bir televizyon çekimindeyken ise... (Eşikte durur, çevresine bakınır.) Buraya gelmemeli miydim? Ne yararı var? Ama mezarlık... Her şey o kadar unutturucuydu ki... (Bir an.) Torunu bile, Can, öğrenime gittiği yurt dışında çarçabuk unuttu annemi. (Alacakaranlıkta CAN, dondurma külahıyla sağdan gelir, soldan çıkmak üzere yürürken:)

CAN : Annem değilsin! Değilsin tabii, beni sevmiyorsun. Kreşler, temizlikçiler...

MELTEM  Can? (Oğlu, eşikte ona çarparak geçer. MELTEM; ortaya:) Oğlum... (Arkasından seslenir.) Bunu söylediğinde altı yaşındaydın ve haksızdın!

CAN : (Ayağının ucunda bir topa vura vura soldan gelir, sağdan çıkarken:) Varsa yoksa işin, iş yemeklerin... Beni her gece yalnız bırakıyorsun...

MELTEM : Bunu söylediğinde on iki yaşındaydın ve yazık ki haklıydın.

CAN : (Sağ kulise açılan mutfak kapısından gözlerinde gözlük, kolunun altında kitaplarla gelir, merdivenleri tırmanıp yukarda, sahanlıkta gözden yiterken:) Sevdiğim kıza çok soğuk davrandın. Beni kıskanıyorsun. Sen herkesi yalnızlaştırıyorsun. Başarıdan ve hep vitrinde olmaktan ve paradan başka hiçbir şey sevmiyorsun!... Kimseyi...

MELTEM : Bunu söylediğinde on dokuz yaşındasın ve artık seni hoşgöremem. (Oğlunun ardından o da haykırır:) Ama her şeyin en iyisini seçiyor, en pahalısını istemeyi, ben gelişmiş bir ülkenin gelişmiş bir üniversitesinde okuyacağım, diye tutturmasını biliyorsun, eşşek sıpası!. (Bir an. Kendi kendine:) Bunu ise annemden öğrendim. Ama artık bitti işte. Annemden öğrenebileceğim hiçbir şey kalmadı. Mezarının başında "Tanışmıyor muyuz?" dedim geride kalan tek oğluna. "Tanışmıyoruz," dedi o da bana. (Kapıyı iter, loşluğa girer; çantasını bırakır, bir köşede durur; sırtını dayar. Bir an. Elini gözlerinden geçirirken )

BİR YENİYETME SESİ : Montumu gören var mı?

MELTEM : (Canlanır; eski günlerdeki o zamanı yaşar gibi:) Cemil bu! Hava karlı. Deri montunu arıyor.

AYNI SES        : Anneee!..

SELMA'NIN SESİ : Fakat bağırıyorsun? Montunun bekçisi miyim? Çıkıyorum. Duruşmam var. (Merdiven sahanlığında görünür. Mantolu, elinde bir çift çizme.)

MELTEM : (Geçmişteymiş gibi, seslenerek:) Cemil Abi, montunu Semih almıştı...

SELMA : Benim şu çizmelerin tozunu siliver kızım, çabuk.

MELTEM : Silmiştim anne.

SELMA : (Merdivenleri iner, oradaki taburelerden birine oturup çizmelerini giyerken.) A, hiç belli değil. Hadi gel, sen yine bir fırça at şunlara. (MELTEM, istenileni yapar.) Uuu, kar arttı. Zühal telefon edecekti. Ararsa, akşamüstü onunla buluşamayacağımı söyle. İstiyorsa o, yarın büroma gelsin. Neden bakıyorsun öyle? Kadını atlattığımı sanıyorsun canım, fakat yanılıyorsun. (MELTEM işini bitirip bir köşeye gider, eline kitabını alır.) Çocuk olmadığına, artık on altısında kocaman kız olduğuna göre, şunu bilmelisin: Müşteri müşteridir, müvekkil de müvekkil. Bu kadın ise beni her seferinde aynı soğan kokan evine çağırıyor. Dolmalar, börekler hazırlıyor, bir yığın dalkavukluk. .. Bundan hoşlanmıyorum. Sonra da, şu kadar nafaka koparamazsan o adamdan boşanmam, nakaratından başka laf yok. (Yukarı seslenir.) Ahmeet, sen hâlâ banyoda mısın? Bu kadar uzun tıraş olan adam görmedim! (Kalkar.) Baksana, çizmeler bu mantoyla iyi durdu mu? Eteğim çıkıyor mu? (Olmayan bir aynada kendine bakarken:) Ben gidiyorum Ahmet! Sen artık başının çaresine bakarsın. (MELTEM'e.) Hadi, hoşça kal güzelim. (Yalandan öper onu.) Söyle Mercan'a, size bir şeyler hazırlayıversin. Yahut gidin, köftecide yiyiverin. (Yine yukarı seslenir:) Ahmet! Bu son bak, gidiyorum. (MELTEM'e) Aydın'la burayı yine tiyatro sahnesine çevirmeyin haaa...

MELTEM : Ama bana rolümü çalıştıracaktı?.

SELMA : O kendi derslerine baksın, hayalci pis! Hoşça kal...

MELTEM : Güle güle anne... (Anne çıkar. Az sonra araba motoru sesi. Ses uzaklaşırken, MELTEM, ses tonu değişik, şimdide:) Güle güle... hepinize... (Bu sırada babası, merdiven sahanlığında, gölgeler arasında, yarı tıraş olmuş, belirir.)

AHMET : Selma? (Bir an) Selma? (Eğilir, MELTEM'i görür.) Gitti mi?

MELTEM : (Bir önceki tonda) Evet baba.

AHMET : Beni beklemedi ha? (Yüzünü kurular, kravatını bağlar. Çocuk gibi sızıldanarak merdivenleri inerken ceketini de giyer.) Lapa lapa kar... Duraklarda yine perperişan olacağım...

MELTEM : Duruşması varmış, gecikiyormuş, baba...

AHMET : (Birden diklenir.) Duruşma falan değil! Sokağın altındaki eve tanıdığı bir avukat taşınmış, arabasına her sabah onu alıyor.. Beni atlatıp onunla gidiyor. Gayrı ciddi, sulu biri... Her şeye kih, kih, kih, kih (Bir an) Cemil çıktı mı?

MELTEM : (İki koltuktan birine ilişmiş rol ezberlemekte:) Evet...

AHMET : O deli âlet sinirimi bozuyor. Abiniz de öyle çılgın sürüyor ki...

MELTEM : Baba., ne olur... Rolümü ezberleyemiyorum.

AHMET : A, öyle mi? Affedersin. Ne ezberliyordun?

MELTEM : Okulda, yılsonu temsili için, Antigone oluyorum. Çok sevinçliyim baba.

AHMET : Geçen gece Aydın'a kendi yazdığın bir oyunu okuyordun. Pek güzeldi.

MELTEM : Aydın hiç beğenmedi. (Üzgün.) O daha iyi anlar.

AHMET : (Terliklerini sürüyerek sağ kulise açılan kapıdan çıkarken.) Yakınındaki biri bir şeyi daha iyi anlar, daha iyisini yaparsa, sen hiçbir şey yapamazsın artık...

MELTEM : (Babasının ardından bakar, sonra birden yerinden fırlar.) Yanlış! Tam tersi olmalı... (Kendi kendine oynar gibi:) Ah Antigone! Yasalara aykırı olarak gömülen kardeşinin öcünü almak için sen, canını bile sakınmazken, ben... Aydın'ı o kadar seven, ona o kadar güvenen ben, nasıl olurda onun çok, çok sevebileceği bir oyun yazamam? Ama bunu başaracağıma!... Başaracağım!.. Bir gün... bakın, bir gün neler olacak!

(Gerideki yükseltide, sisler içinde TV. RÖPORTAJCISI:)

TV. RÖP. : İğneli Fıçı. Yazan: Meltem Tura. Yöneten: Aydın Tura. 100. Oyun. Meltem Tura. Çiçek dürbünü. Yöneten: Aydın Tura. 200. Oyun. Meltem Tura'nın Yeni Oyunu: Bütün Yarınlar Güzeldir. 600. Oyun (Maç spikeri gibi:) Tebrikler! Tebrikler! Yerli bir oyunun ülkemizde altı yüz defa oynanışı... (MELTEM'e, "gelin, gelin" işareti yapar:) Bu büyük bir rekor Meltem Tura! Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

MELTEM : (Hep aynı koltukta. Sırtı ona dönük, utangaç:) Bilmem ki... Aslında ben... Rekor değil de...

TV. RÖP. : Yeni bir eser üstünde çalışıyor musunuz?

MELTEM : "Uzak ve Yakın" diye bir oyun üstünde çalışıyorum. Bence... Ben...

TV. RÖP. : (Hep maç spikeri tonunda:) Bir soru daha! "Bütün Günler Güzel"i neden Aydın Tura yönetmedi?

MELTEM : (Utanarak düzeltir:) "Bütün Yarınlar Güzeldir"i. Bunu pek sevmedi o. Aslında ötekileri de beğenmemişti, ama bende umut görüyor, bana bir şans vermek isti-yordu herhalde...

TV. RÖP. : O halde biz de, o, bu oyun hakkında çok yanılmış, fakat size umut beslemekte yerden göğe haklıymış, diyelim, yeni yazmakta olduğunuz "Uzak Yakınlar" için de yeni bir rekor dileyelim!..

MELTEM : Şey "Uzak ve Yakın"...

TV. RÖP. : (Hemen keser.) İyi geceler... (Yayın onun 'spiker tebessümü' üstüne biter, Röportajcı çekilir, sağ yan kararır. Eviçi de iyice loştur şimdi.)

MELTEM : (Ezik büzük kalır. Sonra kalkar, şimdiki zaman sesiyle:) Böyle bir şey olmadı tabii. Ne geçmişte, ne de bugün, tiyatroda tek oyunum sahnelenmedi benim. Ama tiyatromuzda, Aydın'ın yönettiği genç topluluğumuzda yani, bir iki küçük rol oynamıştım. Kadro darlığından... (Bir an. Evin içini gözden geçirir.) Beni buraya getiren annem; onun anısı. Ama, ne tuhaf, hepsi ne kadar silik hayaller... Aydın ise... O ve ben... Oh... (Ev içi loşluğunda oraya buraya dokunur.) Neden geldim, ne arıyorum burada? Öyle an'lar oluyor ki, Metin abimin yüzü bile gelmiyor gözlerimin önüne. Cemil'in sadece motosiklet sesi... (Motosiklet sesi, geçer gider.) Onunla dört takla atıp, bu dünyadan ötekine geçene kadar... (Motor sesi birden kesilir. Sessizlik. Dinler.) Kim var orada? Semih, evet. Güzelim Semih...

SEMİH : (Alacakaranlıkta yükseltide, sisler arasında, kırmızı kaşkoluyla. Uzak ses:) Bana inan, Aydın'a değil!..

MELTEM : (Geçmiş zaman sesiyle ve sevecen, seslenir ardından:) Bizi ciddiye almalısın Semih! Sanata güvenmelisin! Aydın'a sen de inanmalısın!.. (Dinler. Kesin sessizlik. Birden silkinir. Şimdiki zaman:) Sahi, ne arıyorum burada? (Ansızın bir lamba yanar. Eviçi aydınlanır. Sahnenin diğer yanları karanlık. Az sonra sokak lambaları yanacak. Evin aydınlanmasıyla aynı an'da yukarda, merdiven sahanlığında AYDIN TURA'yı görürüz. Daha doğrusu, ışığın yanmasıyla MELTEM irkilmiş, başını kaldırmış ve sahanlıkta AYDIN'ı görmüştür. Bir elektrik düğmesini AYDIN'ın çevirdiği bellidir.)

MELTEM : Buradasın?

AYDIN : (Soğuk:) Sen miydin?

MELTEM : Buradaydın demek?

AYDIN : (Ona hiç bakmadan:) Annemin odasındaydım...

MELTEM : Yıllardır hiç girmediğin...

AYDIN : (Merdivenleri iner.) Gidiyordum.

MELTEM : Ne zaman geldin?

AYDIN : Bugün. Öğle sıralarında. (Kızkardeşinin yanından geçip gitmek ister.)

MELTEM : Neden kalmıyorsun?

AYDIN : Sen kalabilirsin.

MELTEM : Ben de.. sadece... Bilmiyorum, garip bir duygu. Onu gömdükten sonra üç gün direndim. Gelmek istemedim... Sonra, bugün... Ne bileyim., sanki., burda olursam, unutmaya karşı...

AYDIN : (Sırtı ona dönük:) Uzun mu sürdü hastalığı?

MELTEM : Hastanede yirmi gün yattı.

AYDIN : Ya burada?

MELTEM : Bana haber verdiğinde ancak iki üç gündür hastaymış, bir başdönmesi... Geçer, diye düşünmüş. Önemli bir şeyi olduğuna inanmamış. Kötü her şeyden kaçardı, bilirsin.

AYDIN : Çok acı çekti mi?

MELTEM : Bilmiyorum. Yani.. sanmıyorum. Daha doğrusu, sürekli yanında olamadım.

AYDIN : Neden?

MELTEM : İşlerim çoktu.

AYDIN : (Birden döner ona.) İşlerin, evet! Reklamlar, söyleşiler, film çekimleri...

MELTEM : (Soğuk.) Öyle.

AYDIN : Bana haber verdirebilirdin. Onu beklerdim; bakardım ona. (Bağırır.) Bildirme-liydin, hakkımdı!

MELTEM : (O da patlar.) Hakkındı ha? Yerin neresi, nerede arayacağım? Yurtdışında mı, sevgililerinde mi? Hakkıymış... Neden kendin arayıp sormadın? Benimle görüşmek istememen neden anneni de arayıp sormanı engelliyordu ki? (Bir an.) İşte, sonuçta bana yine rastladın. (Bir an.) Benden kaçarken annenden, sorumluluklarından da kaçtın. Asıl amacın da bu zaten... (AYDIN yüzünü buruşturur. MELTEM acılaşır.) Öyle ya, sen kendi hayatını yaşayacaksın. Kimse, hiçbir şey senin kendine çizdiğin çizgileri bozamayacak, değiştiremeyecek...

AYDIN : Tartışmak istemiyorum. (Eli kapıda:) Ev, eşyalar, geri kalan her şey için istediğin gibi hareket edebilirsin.

MELTEM : Hiçbir şey yapmayacağım!

AYDIN : Sen bilirsin.

MELTEM : Evet ama, bu işler benim bilmeme kalmıyor. Yasalar... Onaylar... İmzalar... Kanıtlar... Kâğıtlar... (Bir an.) Ailenin ne derdi olsa, bana... Gelmeyen ambulans, bulunamayan ilaç, hastanelerde aranacak boş yatak, taze kan...

AYDIN : (Boğuk:) Pekâlâ. Bitti işte. Aile yok, bitti.

MELTEM : (Sürdürür.)... Hepsi, her zaman beni bekledi. Sense... Yaşama biçimine toz kondurmadığın amcana ne olduğunu, onu kimin, nasıl akıl hastanesine kaldırmak zorunda kaldığını...

AYDIN : (Keser.) Akıl hastanesi mi?

MELTEM : (Sürdürür.)... bilmediğin gibi, anneni bile...

AYDIN : (Suçlayıcı:) Nasıl götürürsün Sermet amcayı oraya?

MELTEM : Onu oraya ben götürmedim. Senin onu: "Köstebek hayatına başkaldırıdır bu," diye alkışlamaların götürdü; bana da taşıması düştü. (Sesi titrer.) Ama bunu hiç yarasız beresiz yaptığımı söylemem. (Bir an.) Neyse ki, başhekimi, çektiğim film-lerden birindeki mekan nedeniyle tanıyordum da...

AYDIN : Herkesi de tanırsın. (Daha alaycı kesilir.) Ayrıca, aile kurumunu kutsayan da sensin; yakınmamalısın.

MELTEM : (Ona dikkatle bakar; biraz şaşkın.) Ne diyorsun sen? (Mırıldanır.) Hiçbir zaman bu kadar saçmalayabileceğini düşünmedim. (Bir an) Bugün niçin bura-dasın?

AYDIN : (Yine kapıya yönelir.) Gidiyorum işte.

MELTEM : Üç gün önce neden mezarlıkta idin?

AYDIN : (Başını eğer.) Ölüp ölmediğini bilemiyorum. İnanamadım. Hiç... (Yutkunur. Bakışlarını evin içinde gezdirir.) Burası her zaman onunla dolu olurdu. (Işıklar değişir.)

SELMA'NIN SESİ : (Genç, dinç.) Aydıın, Melteeem?..

(Merdiven üst sahanlığında şık bir sabahlıkla görünür. Elinde bir melon şapka, bir caketatay. AYDIN, hemen MELTEM'in elini tutar.)

AYDIN : (Geçmiş zaman tonunda:) Burdayız anne! (Annesinin elindekileri görür. Sevinçle.) Yaşasın! (Kardeşini öper.)

MELTEM : (Biraz geri çekilir. AYDIN'a hayran, utangaç bakar.) Daha yirmi yaşında Vekil Bey'i oynuyorsun.

AYDIN : Bana yardım edeceksin, değil mi? Çünkü n'olsa oyunu hem yönetmek, hem önemli rollerden birini oynamak... (SELMA, merdivenleri iner.)

MELTEM : Başaracaksın, göreceksin...

SELMA : Alın işte...

AYDIN : (Melonu kapar, başına koyar; olmayan bir aynaya bakar.) Tam istediğim gibi. Sağol anne!..

SELMA : Meltem'e teşekkür et. Akıl eden o, diretmeler ondan.

MELTEM : (Caketatayı alır, AYDIN'ın sırtına koyar.) Harika olacak!

SELMA : Hiç sevmem zaten sandık, dolap bekleyen eşyayı... Fakat babanız, temsilinizde bunları sahnede, sırtta başta görünce herkesin içinde ağlamaya başlamasın da?... (Hepsi güler. Kızına:) Sen ne oluyorsun, ne giyiyorsun yani?

MELTEM : Vekil Bey'in evinde beslemelik. Bir basma entari, bir önlük.

AYDIN : Saçını kazıtacağız, mızıkçılık yok haa!.

MELTEM : Kazınmış gibi, şöyle bir tülbentle falan sarsam başımı?.

AYDIN : (Hafif gergin:) Ne o, delikanlılara çirkin görünürüm diye mi korkuyorsun?

MELTEM : Aşkolsun...

SELMA : Anladık, ikizin, dalkavuğun, her şeyin fakat, ne oluyor, kardeşini kendine mi saklamak istiyorsun? Yönettiğin üç oyunun üçünde de şöyle eli yüzü düzgün, güzel bir genç kız rolü vermedin ona...

AYDIN : E tabi, ilkin sahnede pişmesi lazım...

SELMA : Hadi oradan! Ötekiler hangi fırında pişip geldiler? Hele o kız, neydi adı, iki lafı bir araya getiremiyor, yine de, süslü püslü hanımları, tahtlı taçlı kraliçeleri oynatıp duruyorsun ona...

AYDIN : Hem sahnede sürekli duracak, hem iki cümleden fazla konuşmayacak bir rolü Zehra'dan başka kime verebilirdim ki?

MELTEM : (Muzip) Zehra, Aydın'a âşık anne! Bayılıyor ona.

AYDIN : Saçmalama!

SELMA : Bence, işin aslı, sen Meltem'i kıskanıyorsun. Dikkat ediyorum, başka çocukların yanında hep itip kakıyorsun onu, küçük düşürmeye çalışıyorsun; dikkat çekmesini istemiyorsun.

MELTEM : A, hayır anne! Aydın benim iyiliğim için öyle... (Kardeşine sarılır, öper.) Ne olur sanki, bir de yazdığım oyunlardan birini beğeniversen... O günü bir görsem!

SELMA : (Kızına yan yan bakar.) Sen hep kedi gibi bunun peşinde mi dolanacaksın, dur-madan paçalarını mı koklayacaksın?

AYDIN : Biz birbirimizi anlıyoruz anne. (Kardeşine) Öyle mi?

MELTEM : Ah evet, hem nasıl! (Birden uzaklaşır ondan.) Pöf!. Naftalin kokuyor... (Cake-tatayı kardeşinin omuzlarından alır. AYDIN da melonu çıkarır. MELTEM saatine bakar.) Gidelim mi?

SELMA : Babaanneniz naftalinlemişti bunu. Bu ailenin hepsi naftalinli sandık gibiydi zaten.

MELTEM : Nasıl oldu da evlendiniz? Babamla o kadar farklıyken?...

SELMA : Pek canlı bir çocuktum. Uyuyan yılanı ininden çıkaracak kadar. Bu da bir zafer duygusu veriyor insana. Neyse... Metin'i babanızla babaannenizin kucaklarına attığım gibi, gidip hukuku tamamladım da, yeni zaferlere doğru... (Güler. Kızına:) Bak bana, Aydın'ın ardına takılıp tiyatrosuydu, dekoruydu, kostümüydü, koşturup durmana bir şey demiyorum fakat, dikkat et de, bu olay seni okulundan edip bir gün (AYDIN'ı gösterir.) şunun gibi sorumsuz bir erkeğe muhtaç bırakmasın. Her şeyden önce bir işin, ekonomik gücün olmalı. Ondan sonra bak sen kadın milletindeki ışıldamaya, şenliğe, mutluluğa...

AYDIN : Üff... Kitap gibi. Hem, kadın olduğunuzu unutamaz mısınız?

SELMA : Kadınlığın kadınlık belleği senin gibiler olunca...

MELTEM :Anne...

SELMA : (Melonla caketataya uzanır.) Verin, verin şunları bir çantaya yerleştireyim.

AYDIN : (Güler) Kadının kadınlık belleği neredeymiş?..

SELMA : (Anlamaz, başka yöne çeker.) Açıkta götürürseniz, otobüsle falan, babaanneni-zin büsbütün kemikleri sızlar sonra. İşte, pis halk otobüslerine kadar düştük, falan diye...

(İkizler kıkırdaşırlar.)

AYDIN : (Hemen susturur onu. Üstüne basa basa:) Biraz çabuk anne... Provaya geci-kiyoruz. (MELTEM'e:) Sen de tozlukları, dürbünü, bastonu almayı unutma haa!...

SELMA : (Çıkarken) Kadınlara karşı böyle buyurgan bir edan olması hiç hoşuma gitmiyor. Hem, her şey için Meltem'i sürüp durma ortaya. Ne çok kullanıyorsun onu canım!

MELTEM : Ufak tefek şeylerle, birtakım ayrıntılarla uğraşmayı sevmez de anne...

SELMA : Vay efendim, nedir kendileri? Prens mi?

MELTEM : (İkiziyle gurur duyar.) Sanatçı! (İçi gidercesine:) Şiirlerini bir okusan ayrıca!...

(AYDIN, bir kolunu MELTEM'in boynuna sarar; annesine alaycı bir bakış atar.)

 SELMA : (Omuz silkip çıkarken:) Böylesine sanatçı denmez, bencil denir, bencil! (Çıkar. AYDIN'la MELTEM önce şaşkın, sonra kendilerine gülerek, gülüşleri artarak şimdiki zamana bağlanırlar.)

AYDIN : (Ciddileşmeye çalışır.) Çok renkli bir kadındı, evet.

MELTEM         Evet, hayat doluydu. (Bir an.) Ama, şimdi benim aklımdan geçen... Onun bize ailenin melon şapkasıyla caketatayını verdiği gün...

AYDIN : Tuhaf. Aynı şeyi anımsamıştım birden.

MELTEM : Öyle olsa bile, değerlendirişlerimiz... (Bir an.)

AYDIN : (Az önceki sahnenin devamını oynuyordur.) Gerçekten iyi aklına geldi babaannenin sandığı... (Dalar.) Biliyor musun, annem haklı olabilir. Bencilliğim konusunda yani.

MELTEM : (Aynı.) Hiç de değil! Sen kendini sadece sanatına adadığın için öyle sanıyor o. Babam da senin derslerini ihmal ettiğini düşünüyor zaten. Babamızı anlayabiliyo-rum, ama annemiz... Nasıl olur, düşünsene; hayatı o kadar önemseyen biri, nasıl olur da sanatı bir hiç olarak görebilir?

AYDIN : O, sanatı bir hiç olarak görmüyor ki; beni hiç olarak görüyor; bana güvenmiyor.

MELTEM : Neden peki?

AYDIN : Gözünde hep onun çocuğuyum da ondan. (Düşünceli:) Kim bilir, belki de ben hayatı yaşamayı beceremediğim için hayattan kaçıyor, sanata sığınıyorum. Somut hayata bir anlam veremediğimden belki, sahnede anlam vermeye çalışıyorum ona. Düşünsene, yalnız orada yaşayamadığımız aşklar yaşatıyor, yalnız orada haksızları yengin kılabiliyor, hayatta asla paylaşılmayan yalnızlıkları paylaştırıyoruz... (Bir süre sessizlik.)

MELTEM : Hadi, and içelim.

AYDIN : Ne üstüne?

MELTEM : Hayatta birbirimizi hiç yalnız koymayacağımız üstüne. Her zaman dayanışacağız, söz mü?

AYDIN : Bu andlaşmaya birimizden birimiz ihanet edebilir ama...

MELTEM : Asla! (Bir an) Neden? Niçin ihanet edelim?

AYDIN : Sanatın sınavı zordur.

MELTEM : Hayatınki daha zor. Hadi, söz ver.

AYDIN : Söz verişler...

MELTEM : İşte ben veriyorum. Sanatı hayat kadar önemseyen ikizimi asla yalnız bırakmayacağıma and içiyorum. (Bir an) Sen?

AYDIN : Hayır. Sanatı hayattan çok, demen gerek.

MELTEM : Doğru ya. Tabii... İşte: Sanatı hayattan çok önemseyen...

AYDIN : (Keser.) Bu da pek ısmarlama oldu.

MELTEM : Bana güvenmiyorsun...

AYDIN : Ah bitanem... Güven, dedikleri... (Daha sıkı sarılır ona.) Biliyorum, bana tek yakın olan kimse yine de sensin. Sensiz kalmak istemem. Hiç... Hiç... (Kızkardeşini sımsıkı bastırır göğsüne. Bir an. Ansızın hava değişir. MELTEM, kardeşinin kendine sıkı sıkı sarıldığını sanki şimdi ayırt eder. AYDIN'nı hemen usulca iter, ondan uzaklaşır; saçını başını düzeltirken şimdiki, zamana bağlanır.)

MELTEM : Annem, diyordum...

AYDIN : (Geçmişle şimdiki zaman arasında tedirgin, içeri seslenir:) Anne, gecikiyoruz! Nerede kaldı bizim melonla çak...

MELTEM : (Öfkeyle keser. Bütünüyle şimdiki zaman tonunda:) Bırak, geçmişe sığınma şimdi! Olmamışı olmuş gibi yaşamaya da başlama!. Hıh, annemizin ölüp ölmediğini bilemiyormuş. İnanamamış!. Çünkü burası, bu ev, her zaman onunla dolu olurmuş!. Ben aileyi kutsuyormuşum... Bir yığın özür, bir yığın tutarsız savunu... (Boğuk) Buraya geldin, çünkü aile, ister istemez, herkes için, senin gibi benciller için bile, en eski anıların, en canalıcı yaşam kırıntılarının en çok biriktiği köşe demek.

AYDIN : (Şimdiki zamanda, yine soğuk, alaycı, hatta kıyıcı:) İşte, kötü bir yazar böyle konuşur!

MELTEM : Yazmak, ben yazdığım zaman kötü. Oynamak da ben oynadığım zaman kötü idi. O zavallı Zehra, şu çıkarcı Nur bile iyiydi de, ben.. yalnız ben kötü oynuyordum.

AYDIN : Yoo, bak artık bunu söyleyemem. Şimdi çok iyi oynuyorsun. Yıllardır çok iyi oynuyorsun. (Bir an. Kışkırtıcı:) Evet, evet... Hayat sahnesinde müthiş bir hünerle, erişilmez bir dehayla oynuyorsun.

MELTEM : Nasıl?

AYDIN : Şöyle işte:(Sağ kulise bakarak :) Oğlun bile, Can... anlamıştı... (Sürdürmez.) (CAN, liseli kılığıyla gelir, ev içine girmez; tam tersi, sol öndeki banka gelir, oturur. AYDIN da evden acele çıkıp onun yanına yürürken:) İlk yaz. Ortalıkta bahar aydınlığı... (Bunu derken çevresine bakar.) Ağaçlar çiçeklendi. Kuşlar ötüşüyor. Hava güneşli. Ama hâlâ serin, rüzgârlı. Can'la buluşuyoruz. (Bankın önünde CAN'la buluşur. Kucaklaşırlar.) Çok beklettim mi? Üşüdün mü?

CAN : Yo, hayır. Yeni gelmiştim zaten.

AYDIN : Ooo, gömleğin pek güzel.

CAN : Annem almış. Kazağı da...

AYDIN : (Annesi onu hiç ilgilendirmiyor gibi) Ee, tatil yaklaşıyor. Dersler nasıl bakalım?

CAN : Eh işte, orta. (Bir an. Yürürler. Sonra, biraz heyecanlı) Senin bir şiirini okudum.

AYDIN : (Gizli sevinç) Yok canım! Nerede?

CAN : Truva Dergisi'nde. Üniversiteden abiler haber verdilerde...

AYDIN : (Hoşnutluğunu gizlemeye çalışarak:) Demek üniversiteden okuyanlar var beni?.. (Sahne önünü soldan sağa yürürler.)

CAN : Bazı çocuklar var. Aynı kahvede toplandığımız... (Utangaç) Ufuk abi, o senin dayınmış, beni tanıştırsana, diyor.

AYDIN : Ne anlıyorlar şiirlerimden? Sen ne anlıyorsun?

CAN : Bilmiyorum... Anlatması zor... Ama işte, nasıl desem... Okurken her şey başka türlü oluyor. Göründüğünden başka türlü yani... (Bir an) Mevsime tutsak kadın. Bu ne demek? Mevsime tutsak. (Üzgün) Annem gibi.

AYDIN : (Güler.) Neden öyle dedin? (Daha önce TV çekimi için kullanılan köşeye yaklaşırlar.) Burası iyi mi?

CAN : Tabii. (Otururlar.)

AYDIN : Neden, mevsime tutsak kadın, derken, annem gibi, dedin?

CAN : O adam, karşısında o kadar süslenip kırıtmaya değer biri olsaydı bari. Odun gibi.

AYDIN : Hangi adam?

CAN : O işte. Kaç zaman kendini beğendirmeye çalışıp durdu; işi bitince de başından atıverdi. Yoo, yanlış anlama dayı, adamla öyle ciddi bir bağ kurmadı, ama bilemiyorum ki, bu da aynı şey değil mi? O sıralar en yüksek reklam ücretini bu banka ödüyormuş da, oranın bilmem ne kurulu üyesi olan bu herife "Sizin şu çağdaş yaklaşımınız, yaratıcı zekâya saygınız kimselerde yok efendim," deyip duruyordu annem...

MELTEM : (Bulunduğu yerden yukarı seslenir:) Yalan, yanlış!.. Kesin! Hepsi hayal! (AYDIN'a) Buraya gel. (Üçü birlik eve doğru yürürler, fakat MELTEM CAN'a) Sen çık! Git hadi... (CAN, sola doğru yürür, soldan çıkar. AYDIN, alaylı alaylı gülerek eve girer, MELTEM de ardından. Bir önceki sahnede oldukları yerlerdeler. Şimdiki zaman:) Oğlumu bana karşı casus gibi kullandın demek? Şiirleri gençler tarafından okunan, sevilen bir ozana yakışıyor mu bu?

AYDIN : (Son kerte ilgisiz) Ben kimseyi kullanmadım. Kullanan sensin. Oynayan. Hayat sahnesinde. Bankacıya yaptığın gibi, meşrubatçıya, yağcıya yaptığın gibi. Hatta Suat'a yaptığın gibi...

MELTEM : Hayat sahnesinde bir kez oynamıştım ben. Senin onuruna, yalnız senin için, kanımla, canımla oynamıştım ve sen o oyunuma hayran kalmıştın.

AYDIN : Çoktandır hayranlık bir yana, şaşkınlıkla izlediğim o kadar çok oyunun oluyor ki... Hangisi? Şu, en son, televizyonda gördüğümüz gibi mi?

MELTEM : (Hafifçe sevinir.) İzledin demek?

AYDIN : (Alaycı) Müthiştin!

MELTEM : (Küstah) O zaman da böyle demiştin. Müthişsin, dedin... Ama bambaşka bir tonda. Unutmuş olamazsın.

AYDIN : Unutmuşum. Özür dilerim. Artık gitmeliyim. (Kapıya yürür.)

MELTEM : Yoo, gitmeyeceksin. Sana anımsatacağım. Gözlerini kapatacaksın. Yirmi yıl öncesindeki o yılbaşı gecesinde olacaksın önce. Yeniden göreceksin... Şimdiymiş gibi... (AYDIN gözlerini usulca yummuştur.) Ve ben, gözlerini açtığında, bakışlarında o geceki hayranlığını bulacağım. Hayranlıktan da öte, sanki... sanki...

(Hafifçe ürperir. Bu ürperti AYDIN'a da geçer; hemen açar gözlerini)

AYDIN : Burası soğuk.

MELTEM : Şimdi ısınır. Şömineyi yakacağız nasıl olsa. (Hafif seyirciden yana.) O gece böyle değildi. Kaçmayı bu kadar iyi başaramıyordu. Bana bakmıştı. Öyle bir bakış ki... (Sürdüremez. Omuzları düşer, yenik) Neyse... kalsın. Evet, kalsın...

AYDIN : Kim kaçıyormuş?

MELTEM : Öyle mi? (Biraz dili dolanarak) Peki. Peki, ama... Sen istedin unutma. Peki işte, o halde... (Bu arada sahnede bir düzenlemeye girişir sanki) O yılbaşı gecesindeyiz. Yirmi yıl önceki. Birkaç mum... Biraz da çiçek ve akpak bir örtü. Ben Can'a gebeyim. Üç aylık. (Bir an) Annem babamı avukatlar balosuna sürüklemiş.

AYDIN : (Araya girer.) Bu yalan sahne böyle gerektiriyor da.

MELTEM : (Aldırmaz, sürdürür.) Biz üçümüz buradayız. O, ben, Suat. Kocam yani. Dünyanın en iddiasız, en becerikli, en iyi insanı. Böyle diyorum ama, (AYDIN'ı gösterir.) o, gitgide daha çok burun kıvırıyor Suat'a; bize karşı gitgide artan bir hırçınlığı var.

AYDIN : (Küçümseyici) Biz... (Kapıya döner, uzak) Bütün evliliklerden nefret ederim. Ertesi günden ikiyüzlülükler başlamıştır bile.

MELTEM : Bekle. Tıpkı o gecedeki gibi olacağız. Beni tıpkı o zaman gördüğün gözle göreceksin yine. Nefret ne kelime! (Masaya sözde örtüyü yayarken seslenir.) Suat! Gel hadi. (SUAT hoş bir spor kılıkta, tepsi, bardaklarla gelir.) Yılbaşı gecesi için. Geceyi sen düzenliyorsun, unutma.

SUAT : (Rolünü ezberlemiş gibi) Biz üçümüz hiçbir yere çıkmayalım çocuklar. Güzel bir sofra kuralım. Yemekleri ben hazırlayacağım. İçkiler de benden. (Birlikte sofra kurma oyunu oynarlar. Geçmiş zaman:)

MELTEM : (AYDIN'ı usulca sırtından iter.) Hadi bize yardım et. Mumları şamdanlara dikiver. (AYDIN isteksiz isteksiz harekete geçer.) Yaksana. (AYDIN, mumları sözde yakar. Elleri titremekte.) Üşüyorsun sen? Neyse, şimdi ısınırsın.

SUAT : Masamızın çevresini de biraz süsleyelim.

MELTEM : Ocağı da yakalım. Kocaman bir ateş olsun. Hepimizi ısıtsın. (Dipte alev ışıltısı) Pikaba da güzel bir plak koyalım. Mahler olsun! Bu gece hep Mahler dinleyelim. (SUAT, sözde pikaba bir plak koyar. Müzik başlar.)

SUAT : Mükemmel! İçkiler? Eveeet, Mahler'le rakı gitmeyeceğine göre, geleneksel başka bir içkiyle, şarapla başlamaya bir itirazı olan var mı?

AYDIN : (Tatsız) Ben rakı içerim!

MELTEM : (Şaşkın) Bu ne ton?

SUAT : Hay haaay, neden olmasın? Sulu, susuz? Buz? Ne kadar?

MELTEM : Bırak kendisi ayarlasın. (AYDIN'a) Neden kendin almıyorsun?

AYDIN : (Hırçın) Çünkü ben geceye çağrılıyım. Ev sahibi pozunda değilim. (SUAT'ın uzattığı bardağı alır. Ocağın başında durur. Arkası dönük)

MELTEM : (AYDIN'ı barışa çağırır sanki) Bak, çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin o büyük ateşleri gibi... (Bir ân. MELTEM ton değiştirir. Yine AYDIN'a:) Böyle işte. Sana oyun çıkışında birlikte burada olmayı önermiştik. Gönülsüz gönülsüz geldin...

AYDIN : (Şimdiki zaman tonunda) Beklediğim kadın gelmemişti çünkü.

MELTEM : O akşam bu kadar da acımasız değildin.

AYDIN : Sevgililerimden söz etmek seni neden hep bu kadar rahatsız etti ki? Hâlâ da edi-yor.

MELTEM : (Hafifçe irkilir, sonra toparlanır.) Hayır, bunu değil. Başka bir şeyi, başka bir geceyi anımsatmaya çalışıyorum sana. (Işıklar loşlaşır. Telefon zili işitilirken iki ayrı spot, MELTEM'le AYDIN'ı ayrı ayrı aydınlatır. A YDIN, olmayan bir telefona:)

AYDIN : (Uykulu, mahmur) Alo? Alo, evet?

MELTEM : Alo, Aydın?

AYDIN : Sen misin? Ne var gecenin bu saatinde?

MELTEM : (Sözde geçmişte, sözde telefona konuşur.) Önce kutlamak isterim seni. Mikonos şiir gecelerinin yıldızı olmuşsun. Bizim gazeteler, dergiler yazıyor. Ne güzel! (Bir an, yapay bir merakla:) Dün dönecektin. Kartta öyle yazmıştın? Hiç ses çıkmadı. Ben de...

AYDIN : Burada olduğumu nereden öğrendin?

MELTEM : Bilmiyorum. Bir duygu. Dönmüş olmalıydın. Evinde bulamayınca bir de orada arayayım, dedim.

AYDIN : Deli misin sen? Neden durmadan izimi sürüyorsun?

MELTEM : (Yaralı, kırgın) İzini sürmek? Babamız ölüyor. Sense...

AYDIN : Eh evet, bense bir kadınlayım; bunu söylemek istiyorsan! (Yana döner, sanki birine) Hayır canım, bir şey yok. Uyu sen. Kız kardeşim... (Sözde yine telefonda) Zaten ne zaman sevgilimle buluşsam...

MELTEM : (Bağırır.) Babamız ölüyor, diyorum sersem!

AYDIN : Ömrü boyu, ölüyorum, diyen birinin ne zaman öleceğini kim bilebilir? Oturup başında nöbet tutamam ki. Sense, bu kez de bu bahaneye sığınıp peşimden...

MELTEM : (Delirmiş gibi) Allah belanı versin! Her zaman her şeyi üstüme atıp kaçıyorsun. Sonra da... (Bir an. Sanki inlercesine) Annem bile kocasının... (Söylemekten cayar.) Lanet olsun!

AYDIN : Küfretme! Küfreden kadınları hiç sevmem.

MELTEM : (Bitkin) Hemen gelmeni istiyorum Aydın. Eve değil, hastaneye. Hemen gel, lütfen. Çok yalnızım. Çaresiz... Babamız ölüyor.

AYDIN : (Biraz telaşlanır.) Bir dakika, bir dakika. Dur. Her şeyi trajedi haline getirme lütfen. Hep böyle yaparsın.

MELTEM : Trajediymiş! Senin bu manasız tutumların yüzünden kapanan tiyatromuzun sahnesinde değiliz artık. Hayatın içindeyiz. Çok daha gerçek bir yerde. Can'ı temizlikçi kadına bırakıyorum, annem kent dışında. Boşandığım adam da yok ortalarda. Babamız ölüyor, ne yapmalıyım, sana haber vermemeli miyim? Evet işte, hayat. Çok daha gerçek...

AYDIN : Hayat mı sanattan daha gerçek? (Güler. Sonra bir an durur ve) İşte bizi birbirimizden ayıran bu, tatlım. Aslında sanata hiç inanmadın sen. Hayatı da sanat gibi yaşamadın. Babamız ölüyorsa, telefonda ilk ağızda nasıl olur da bana "şiir gecelerinin yıldızıymışsın" diyebilirsin? "Önce seni kutlamak istiyorum." (Bir kahkaha atar.)

MELTEM : (Sözde elindeki almacı fırlatır; sözde AYDIN'ın elindeki almacı da yakalayıp atar. Ses tonu değişir. Şimdiki zaman:) Hayır bu değil! O gece değil; yılbaşı gecesi, demiştim sana! Suat'laydık, unutma. Henüz boşanmamıştım. Ocakta kocaman bir ateş yakmıştık. (Bu arada şarap şişesini açmakta olan SUAT'ın yanına gider; başını onun omuzuna yaslar; yeniden ton değiştirir. Yirmi yıl öncesi, yarım kalan yılbaşı gecesi sahnesi:) Açamıyor musun?

SUAT : (Sevgi dolu) Kolumu rahat bırakırsan açacağım...

MELTEM : (Çevresine bakınarak, AYDIN'a) Ne kadar ekonomik bir dekor yapmış yine, değil mi? Her şey gerektiği kadar. Tek fazlalık yok. Eksiklik de.

SUAT : Aydın sevmedi. Daha yalın bir şey istiyor, bilmiyor musun?

AYDIN : Sadece gar platformunu. Orası bize ayrılıkları çağrıştırsın yeter.

SUAT : Niye? Buluşmaları da çağnştırabilir garlar. (MELTEM'e şarap verir.)

MELTEM : (Aradaki gerginliği sezer. Şeytansı) Ah çocuklar, şu ateşe bakarken bakarken gözümde öyle nefis bir tiyatro sahnesi canlanıyor ki şimdi...

AYDIN : Yine yazmaya başlama da...

MELTEM : (Geçmişe doğru) Anneliğimi hissediyorum... Hissediyordum...

AYDIN : (Geçmişle şimdi arasında, geçiş. Yüzünü buruşturur.) Yirmi iki yaşında ve gebe.

SUAT : (Ona ters ters bakar.) Ne oluyorsun kuzum? Durmadan...

MELTEM : Ama... Karnımda gelişen yeni hayattan duyduğum sevinci onlardan, özellikle Aydın'dan gizlemem gerektiğini sanıyordum. (Düzeltir.) Sanıyorum. (Yapma bir neşeyle, oynar.) Bana biraz daha şarap! (İçmeden önce) Sanat için! (İçer. Durur.) Evliliğimi de, anneliğimi de bir suç gibi yaşıyorum. Üç yılın içinde gün gün artan bir.. bir suçluluk duygusu... (Döner, AYDIN'a yaklaşırken:) Beni korkak, hayatımı hiçbir biçimde değiştiremez bir ev faresi sanıyordun, değil mi? (Taklit eder:) "Ne o Meltemciğim, fırında kuzu mu yapıyorsun? Geceleri de sevgili kocacığının dizi dibinde patiler örüyorsun tabii? Keh keh keh... Oyun yazarı olacak kadına bakın!"(ton değiştirir.) Bekle. Bekle ve gör!.. (Gittikçe teatral olmuş ve geçmiş zaman tonunu bütünüyle yakalamıştır. Evin sağ kulise açılan kapısından çıkar.)

SUAT : (Endişeli) Ne yapmak istiyor?

AYDIN : Bilmiyorum. (Şimdi elini SUAT'ın omuzuna dostça koyar. Çok sevecendir.) Korkma, belki de karnındakiyle birlikte değişip geliştiğini göstermek istiyor bize. Öyle çocuktur ki... Saf, gayretli bir çocuk...

SUAT : (Umutsuz) Bana kalırsa bu gece yalnız senin için oynamak istiyor. Dün provada oyununu beğenmedin, "Sen git, pasta yap evceğizinde," dedin ya?.

AYDIN : (Hafif sarhoş:) Öyle mi ? (Birden diklenir.) Sen onu anlıyor musun acaba? (Bir an) Hayır, hiç anlamıyorsun. Kardeşimi çok yalnız koyuyorsun.

SUAT : Biz mutluyuz.

AYDIN : Budala! Mutluluktan sözaçan kim? Neymiş mutluluk? İyi bir sofra, büyük bir ateş, Mahler müziği, şarap ve bir kadın... İğrenç!

SUAT : (Onun yakasına sarılır.) Sen... sen  sapıksın! Sen... (Bırakır.) Neyse... şimdi, bu gece... (AYDIN, aldırışsız, güler.) Söylesene, neden kızıyorsun bana? Bize? Açık söyle ama, kendinden kaçmadan.

AYDIN : Peki... Tabii... Kaçmadan: Artık tiyatroyu, tiyatro dekorlarını unuttun; gar deko-runu baştan savıyor, zenginlere ev yapıyorsun; parayı sanata yeğ tutuyorsun; evini teknolojik oyuncaklarla donatıyorsun...

SUAT : Tiyatronu da... Yeni aydınlatma cihazını kim döşedi oraya ha?

AYDIN : Tiyatroyla, orada oynanacak oyunla değil, bununla övünmek için. Çünkü sen, gerçekte işi değil, işin görüntüsünü seviyorsun. Vitrin. Senin derdin sadece vitrin. Orada olmak, öyle, mutlu aile tablolarıyla falan...

SUAT : Bir tiyatro dekoru, oyunun vitrininden başka nedir peki?

AYDIN : (Daha sarhoş:) Nasıl söylersin bunu? Hem de bu kadar boşverici bir tonda? (Bir an) O görgüsüz serserinin villa projesini çizerken nasıl heyecanlıydın, gözümden kaçmadı. Son oyunumuzun dekoronu hazırlarken ise..Hem sanki tiyatromuza yardımların senin başka bir yanını doyurmuyor mu?

SUAT : Evet, ama bu senin bize de, pardon, bana da, hayata da bu kadar yüksekten bakmanı gerektirmez.

AYDIN : (Başını eğer, mırıldanır:) Hayata yüksekten bakıyorum, çünkü hayat fazla alçak.

SUAT : Ya sen, sen?.. (Bir an. Yine havayı değiştirmek ister. AYDIN'a dostça:) Gerçekte, yalnızken sana açılmak isterdim. Biliyor musun, Meltem, şey.. bana yaklaşmaktan.. sevişmekten kaçınır oldu. Acaba, annelik mi?..

AYDIN : (Hınzır) Daha duur, daha neler olacak. On yıl sonra karşında buz gibi, hantal bir kadın göreceksin. Evlilik budur azizim... Senin bağlılık, denge dediğin şey koca-man bir yalan, dahası bir gevşeme, yayılmadır.

SUAT : Belki de yazdıklarını artık okumaya bile yanaşmaman Meltem'i yıkıyor. Oysa kızcağız, bir inat gibi, eskisinden yoğun çalışıyor ve her seferinde biraz daha aşıyor kendini.

AYDIN : Fazla konuşuyorsun! (A YDIN, sözde plak değiştirir. Romantik bir dans müziği.)

SUAT : Yeter! Ne oluyor sana? (Bir an) Eskiden böyle değildin. Değiştin bize karşı. Neden? Bakıyorum başkalarına karşı yine ince, alçakgönüllüsün, Meltem'le bana gelince...

AYDIN : Şışşştt... Bak... (MELTEM, başında düğün sahnesindeki duvağıyla gelir. Duvak şimdi sararmış, buruşuk. Genç kadın önce kocasının elinden tutar, kendine çeker; dans ederler. Bu dans çok kısa sürer ve biraz mekaniktir. MELTEM, SUAT'ı bırakır, acemi bir işveyle AYDIN'ı çeker, ortaya getirir; dans ederler. Bu dans gittikçe sahicilik kazanır. Sanki ikisi birbirine âşık gelinle güvey; düğünlerinin gecesindeler. Böyle bir duygudaşlık içinde gitgide daha sıkı sarılırlar birbirlerine. "Bu dans hiç bitmese, " der gibidirler. SUAT, onları seyrederken sanki biraz utanmış, boğazına kılçık kaçmış; tok tok öksürür. Neden sonra AYDIN silkinir; MELTEM'i iter. MELTEM, istifini bozmaz; zafer kazanmışçasına bir süre daha odanın ortasında tek başına danseder. Sonra ateşin başına gider; duvağı usulca çıkarır; ateşe atar; küstahça durur; gözlerini AYDIN'a diker. AYDIN, yükselen alevlerden, naylon tüllerin ateşte eriyişinden büyülenmiş gibi, mırıldanır:) Müthiş... (Soluğu kesik) Müthişsin... (Şimdi MELTEM'e bakmaktadır. Gözlerinde hatta istek okunur, sonra çarçabuk toparlanır yine.) Yani... müthiş bir.. bir sahne.. İyi oyun!

SUAT : Pis bir oyun!

MELTEM : Bitmedi ki. (Sözde evlilik yüzüğünü çıkarır, onu da ateşe atar.) Evet, şimdi bitti. (AYDIN'ın bakışlarında şaşkınlık.) Nasıl, beğendin mi? (SUAT'a) Beni bağışla.

SUAT : Saçmalama... Neyin var?

MELTEM : Bak, ona bak... (A YDIN 'a, daha küstah:) Dün provada, "Ev kedisi," demiştin bana. "Korkak," dedin...

AYDIN : (Bakışlarını kaçırır.) Bu anlamda değil.  (Bahçe kapısına doğru yürür.)

SUAT : Evet, pis bir oyun bu. (Öfkeyle sağdan çıkarken pırıltıları götürür.)

AYDIN : (Bahçe kapısı önünde:) Yalnızca bir oyun. (Bir an. Müzik biter.)

MELTEM : (Ton değiştirir. Şimdiki zaman.) Korkan sendin. Kaçan... İşte yine kaçıyorsun! Çünkü anımsadın. Anımsadın, değil mi?

AYDIN : Yürek başkaldırır, hayatsa sınar.

MELTEM : Neden söylüyorsun bunu?

AYDIN : ... Bu yüzden kimse kendisi değildir. Sanat, hayat değildir, hayat sanat değil. Yazıklanma ise yararsız ve çirkin.

(Kızkardeşini birden iter, ondan uzaklaşır. Müzik durmuştur, ışıklar da az önceki duruma, şimdiki zamana değişir.)

AYDIN : Kimse kendisi değildir... (Çıkmak üzeredir.)

MELTEM : (Ona yine hayranlıkla bakar. Birkaç dize okur, çok güzel okur:)

Ne kadar yalnız

Bir yıldız

Beni yalnız

Yalnızlıklar çoğaltır

(Bir an.) Olağanüstü güzel bir şiirdi; geçen gün dergide okuduğum şiirin yani Böyle bir şeydi, ama çok daha güzel...

AYDIN : (Ta başta olduğu gibi, soğuk.) Anladığını sanmıyorum.

MELTEM : (Yine bozulur, barıştan cayar.) Belki de anlıyorum. Belki, şiirinle birlikte çoğaldığını hisseden okurlardan biriyim?

AYDIN : (Aldırmaz) Artık gitmeliyim.

(Ama gitmez; durur, MELTEM'e bakar. Şimdi ya onun olmasını istediği, ya MELTEM'in yapmak isteyip de yapamadığı, çift anlamlı bir sahne izleriz: Işıklar yumuşar, MELTEM de sesini yumuşacık bir tona değiştirir. Uzak ve sırtsırtalar.)

MELTEM : Yalvarırım gitme! Sen yoksan, benden o kadar uzaksan, kendimi çırılçıplak duyuyorum. Üşüyorum.

AYDIN : (Aynı abartılı duyarlıkta:) Peki. Peki, gitmem. Kalırım. Seni ısıtırım. (Uzaktan sözde sevecenlikle sarar kızkardeşini.) Böyle iyi misin?

MELTEM : Evet. Evet ama, korkuyorum. Bu sürmeyecek, bitecek, diye korkuyorum.

AYDIN : (Yıkılmış, mutsuz) Güven yoksa, ne olabilir? (Ansızın katılaşır.) Git öyleyse!... Çekil!. Beni rahat bırak. (MELTEM, bir atılım daha yapmaya kalkışır, ama daha büyük öfkeyle karşılaşır.) Bırak! Çekil, dedim! (Işıklar yine şimdiki zamana değişir.)

AYDIN : (Toparlanır; bıraktığımız yerden:) Artık gitmeliyim.

MELTEM : (Saçını başını düzeltirken ona doğru bir adım atmak ister, cayar.) Git, peki. (AYDIN kapıyı açacakken:) Aydın?

AYDIN : (Sırtı ona dönük:) Evet?

MELTEM : Senin bu kadar mutsuz oluşun korkutuyor beni.

AYDIN : (Öfkeyle döner; sesi gitgide yükselerek:) Hiç de öyle görünmüyordun. Televizyondaki röportajda yani, dün gece, o yayında son kerte korkusuz, kendinden hoşnut... Hayret, nasıl da hayatı ustalıkla tek başına yüklenip götürmüş, hâlâ da öyle yüklenip götüren yiğit bir kadın imajı çizdin!

MELTEM : Ah, sakın öyle mi yansıdı? Kestiler, evet, konuşmayı bildikleri kılığa soktu-lar...

AYDIN : Suat'dan boşandığın gün, bir and içiş gibi "Hürüm," demiştin bana. "Hürlüğümü ve kimliğimi koruyarak ayakta duracağım!" Sana inanmıştım...

MELTEM : Suat'dan aynlmamı gizli gizli hep istemiş olan sen değil misin?

AYDIN : (Aldırmaz, sürdürür:) "Hürlüğümü koruyarak ayakta duracağım!" Seni etimde, kanımda duydum o an. Fakat sadece bir an. Çünkü hemen ardından, "Göreceksin, başaracağım! Senin benden ummadığın kadar başaracağım, göreceksin!" dedin. Başarmak. Başarmak demek, acımasız olmak demektir. Saygısız olmak demektir. Sana ün ve para getirmeyen ne varsa, unut gitsin! (MELTEM'in TV'deki konuşmasını taklit ederek:) "Eksik olmasınlar bana, sanatıma inanan bazı dostlarımın manevi destekleri dışında hiçbir destek görmedim efendim..." Böyle dedin. İlk reklam firmanı Suat'ın para yardımıyla kurduğunu çıtlatmadın bile. İş adamlarıyla çıktığın yemekleri, banka kredilerini... Yine Suat'ın senin için yaptığı katta yaşadığını...

MELTEM : (İsyan eder.) Her şeyi ödedim ben. Kimseye borcum yok. Herkesin ödediği kadar, ödediği biçimde... (Sanki yine ağzından kaçmıştır.) Acımasız olan iş hayatı. (Bir an) Kimseyi kullanmadım, hayır! Beni kötülemek... Bundan her zaman özel bir tad aldın. İlk senaryom film yapıldığında bile Nur'a ne dediğini biliyorum.

AYDIN : "Adamla kırıştırıyor." Evet, böyle dedim Nur'a.

MELTEM : Doğru muydu bu? Neden yaptın? Hem de Nur gibi bir... (Ağlar.)

AYDIN : Ağlama lütfen. Nur da ağlardı. (Zoraki ger.) Hem sonra, onların da içlerini bi-razcık olsun ferahlatmaları gerekmez mi? Neyse, adamı daha önceki o berbat filmi için övdün mü, övmedin mi? Kırıştırmak değil mi bu, ya da yanaşmak?

MELTEM : Korkunçsun!

AYDIN : Bak, bak, işte ordasın. Orada işte, tiyatronun fuayesinde. Şimdi sen hatırla. Yolculuk'un ilk oynandığı gece... Oyundan sonra...

MELTEM : (Anılara gider sanki) Yolculuk... Bizim ilk en iyi işimiz. Senin hem yazar, hem yönetmen olarak tiyatroya imzanı attığın gece...

AYDIN : Beni değil, seni seyredeceğiz. Oyundan sonra, fuayedeyiz işte. Kutlamalar, akıl yürütmeler, fotoğraf çekmeler... Bak, kalabalığın arasındasın, görüyor musun? Ünlü film prodüktörü de orada... O kılkuyruk, sığ herif!... Ömer Kesgeç!... O adamı bile o gece peşinen göklere çıkarıp durdun. Fırsat bu fırsat... ve ... senaryon tabii hemen kabul gördü.

MELTEM : Yanılıyorsun! Onun çektiği, Uzak ve Yakın oyunumdan yaptığım senaryo değildi. Onu yıllar sonra kendim çekebildim. (Bir an) Ama tabii benim ne yapıp ne yapmadığım seni hiç ilgilendirmiyordu artık.

AYDIN : Öf, beni bırak; asıl şunu söyle sen: O ilk adımda salt piyasa kollayan bu herifin istediğini mi yazdın, kendi anlayışın doğrultusundaki senaryoyu mu?

MELTEM : Onun istediği ise ne olmuş? Ne var bunda? Hem, herkes çok beğenmişti...

AYDIN : Herkes... 'Herkesi' hoşnut etmekten gayrı sinema adına hiçbir şeyi gözetmeyen birini nasıl ciddiye alabildin, sorun burda işte! O kadar yıl birlikte çalışmamışız gibi, bunu nasıl yapabildin, neden?...

MELTEM Nedeni sensin!

AYDIN Ben? Ha? Hah. Hah haa ha haa...

MELTEM Gül bakalım. O halde şimdi görürsün. Sen gül... (MELTEM, kendi kendine:) Her şey unutulup gider sanıyor. Gece... Çok geç değil henüz. Akşama doğru Müthiş bir sağanak. Fırtına... Boşandığım erkek, Suat, ayrılığımızı hâlâ bir oyun sanmaktadır. Öyle iyimser ki, duvağı bir yeni yıl gecesinin ocağında oyun olsun diye yakmışımdır sanki. Sanki, bu perde de ergeç kapanacaktır ve sanmaktadır ki, biz de ergeç evlilik evine birlikte döneceğiz yine. Oysa... dönüş yok. Oğlum ve tiyatro arasında gidip gelmekteyim. (Bir süre yağmurun sesini dinler; derin bir soluk alır.) Yağmurlu, yalnız akşamlar... Hepimiz için. (Kulisten sözde battaniyesi içindeki çocuğu kollarına alır.) Oğlum. Can, birbuçuk yaşında. (Yağmur altında koşar, evin kapısında:) Hemen tiyatroya yetişmeliyim. Fakat Can'ı bırakabileceğim kimse yok. Anneme koşuyorum. Babam, küçük yol çantasını almış, akşam otobüsüne yetişiyor.

(AHMET Bey, yol çantası, yağmurluğu, şemsiyesiyle merdivenleri inmiştir bu arada. Usulca dışarı süzülür, kızıyla bahçe kapısında karşılaşır.)

AHMET : Ah kızım, görüyor musun başıma geleni yine? Şu yağmurda, çamurda iş seyahati! Olacak şey mi?

MELTEM : Gitme baba, gitmesen olmaz mı?

AHMET : Olur mu hiç? Herkesin bir işi var. (Çocuğu sever.) Can, cancağızım... Ne kadar ıslanmış! Hemen götür içeri.

MELTEM : Onu bu gece size bırakmayı düşünmüştüm...

AHMET : Annene söylesek de kurul başkanına bir telefon ediverse. Sergi hazırlığı için bir başkasını koşturuverseler... O zaman torunumla ilgilenebilirim. Seve seve. Onunla oynarız biz. Değil mi Can? Can... Beni sever mi acaba?

MELTEM : Tabii baba. Annem yok mu?

AHMET : Ona söyleyecek misin?

MELTEM : (İçeri girerken:) Neyi?

AHMET : Telefon edivermesini işte...

MELTEM : Olur mu babacığım? Devletin adamları, sen çocuk bakacaksın diye, şimdi... (Babasını öper.) Hadi güle güle... (Arkasından usulca iter.) Güle güle baba...

AHMET : (Sızıldanarak gider.) Şimdi o yollar... Değişik adamlar... Değişik bir yatak... Odalar... Hele şu yağmur! (Şemsiyesinin altında sahne önünü boydan boya yürür, sağdan çıkarken)

MELTEM : (Ardından bakmaktadır.) Onun yumuşaklığı... Bu çocuksuluğu... Babamı bu kadar sevdiğimi.. anladığımı bilmiyordum.

AHMET : (Sesi derinlerden gelircesine:) Kızım beni seviyor. Seviyor... (Hafif o yöne döner, fısıltıyla sanki:) Çok teşekkür ederim. (Çıkar.)

MELTEM : (Silkinir. AYDIN'ı görür.) Fakat... Evet, kısa kesmeliyim. Asıl noktaya gelmeli-yim. Neden yazmışım öyle, o senaryoyu. .. Nedeni sensin, demedim mi? Gör işte. Annee! (Kucağındakini) Bakalım anneanne ne durumda? Seni alacak mı bakalım? (Merdivenlere doğru:) Annee!..

SELMA : (Merdiven üstünde belirir.) A, sen misin Meltem?

MELTEM : Can'ı bu akşam sana bırakabilir miyim? Matineye yeniden oyun konulmuş. Çok da geciktim...

SELMA : (Olmayan bir aynada saçını başını düzeltir.) Fakat ben çıkıyordum yavrucuğum. Bir müvekkilimle yemekte konuşacağız.

MELTEM : Oğlan tiyatroda sefil olacak yine.

SELMA : Evlenmişken ayrılmamalıydın hayatım. Tiyatro, yazarlık, çocuk ve dulluk bir arada olmaz ki. Öyle ya, nerde babası?

MELTEM : Ondan bir şey beklememeye söz vermiştim kendi kendime...

SELMA : Saçma. Hem, onun tuttuğu, her şeyini de ödediği bir katta oturuyorsun ya?

MELTEM : (Çok mahcup, daha çabuk çabuk:) Oğlu için... çünkü ben.. benim tiyatrodan kazancım... (Silkinir.) Yine de mutluluğu duyduğum tek yer orası. (Bir an. Merdivenlerden inen annesine:) Anne?

SELMA : Evet?

MELTEM : Boynundaki...

SELMA : Ne olmuş?

MELTEM : Semih'in kaşkolü değil mi o?

SELMA : (İrkilir. Hemen gözlerini kaçırır.) Gecikiyorum. (Oyun yavaşlar.)

MELTEM : (Uzak bir ton) Bu renk ona öyle yaraşırdı ki... yaraşır... (Sözleşmiş gibi ikisi de başlarını yukarı kaldırırlar. SELMA, kaşkolü boynundan ağır ağır çözüp alırken)

SEMİH : (Bunun bir eşi kaşkolla çıkıp dipteki yükseltiye çıkıp dokunaklı bir sesle: "Karlı kayın ormanında/ Gidiyorum gündüz gece "yi söyler. Yukarıdan ağır ağır geçerken annesi ve kız kardeşi de ister istemez parçaya katılırlar. Hatta AYDIN da. Parça giderek koraya dönüşür. Heyecan, gerilim artar. Parça biter. Herkes susar, yalnız SEMİH şarkıyı mırıldanarak merdivenlerden ağır ağır iner, sol kulisten silinircesine çıkar, gider. Sesi bir süre daha kulisten işitilir. AYDIN susmuş, geri, şimdiki zaman yerine çekilmiştir. Bir an. Sessizlik.)

SELMA : (Dışarı çıkacakken yağmuru fark etmiş hemen geri çekilmiştir. Evin sağ kulise açılan kapısına gider; abartılı bir öfkeyle:) Şemsiye!. (Şemsiye verilmez.) Bir tek şemsiye kalmadı mı burada?

MELTEM : (Gerçeğe döner.) Birini babam almıştı.

SELMA : Ötekini de Aydın götürdü ve tabii getirmedi. Sorumsuz bencil!.

MELTEM : Bak, orada şemsiye.

SELMA : (Çıkarken) (Bir an) Dinle... Haklı mıydı sence?

MELTEM : Aydın mı?

SELMA : Ne Aydın'ı canım! O işte; Semih. Ölmekte haklı mıydı, diyorum... (Kaşkolü yanağına sürer. Gözlerini yumar.) Ölmesi haksızlık... (Sessizlik.)

MELTEM : Anne bak, Can sana gülüyor, seni istiyor.

SELMA : (Toparlanır. Kaçarcasına:) Sahiden çok geciktim. (Sözde dışarıya bir göz atar.) Yağmur da amma arttı. (Sözde CAN'ı okşar:) Hadi bakıyım, bir öpücük.. Ihhh, tatlım... (Kızına:) Sizi tiyatroya bırakırdım ama, ters yöne gidiyorum. Sen bir taksi çağırıver bari. Oğlan daha fazla ıslanmasın... (Çıkar.)

MELTEM : (Kucağındakine:) Ne yapalım, bu gece tiyatroda uyursun yine. (Çıkar, bahçeyi geçer, çevresine bakınır:) Taksi... Bu havada, hani nerede? Hem sanki, taksiye verecek para var da... (Sözde sağanak altında koşmakta. Sol kulisten çıkar, geri gelir. Akşamüstü aydınlığı. Koşarak sahnenin sol önüne gelir. Çok ıslanmış. Soluk soluğa. Lokal ışıkta, sözde çocuğu kurular. AYDIN bir sürede ev içinde, seyirci konumundadır. MELTEM, şaşkın:) Ne oluyor? Ne? Ne demek? Nasıl yoklar? Peki, oyun? Hani... Matine?. Nasıl olur? Seyirci gelmiş, oturmuş... Perde açılmayacak mı? (Çöker.) Perde açılmayacak... (Omuzları çökük, ağır ağır eve doğru yürürken:) Seyirciler bir bir çıkıp gittiler. (Ağlar. Bu arada ışıklar şimdiki zamana değişir. Tabii oyuncuların ses tonları da. MELTEM, tam da eve girer ve kucağındakinden kurtulurken:)

AYDIN : (Loşluktaki köşesinden çıkar:) Peki. Peki... Haklıydın. Böyle, evet. Hatırlıyorum. Çocuk, yağmur-sağanak... Yine de senin perdeyi vaktinde açtırmak için çırpınışın, yine de o matinede oynanmayan oyun...

MELTEM : (Dik.) Evet.

AYDIN : Çünkü baş kadın oyuncu ortalarda yoktu. Nur.

MELTEM : (Daha dik.) Tam böyle.

AYDIN : Daha kötüsü, yönetmen de... Tenin ürperişlerine yenilip oyun saatini unutabilen bir yönetmen! Bir hain!

MELTEM : (Geriler.) Unutalım en iyisi...

AYDIN : (Kışkırtırcasına:) Bedenin istekleri, sanatın yüceliğini çöpe fırlatmış...

MELTEM : O gece ne kadar küfretmiştim size.

AYDIN : Hak etmiştik.

MELTEM : Şimdi böyle söylüyorsun. Oysa... (Bir an) Yoo, seni suçlamıyorum. Yıllar var, düşünmemiştim bile. Ama az önce sen beni suçlayınca...

AYDIN : O halde devam et. Tamamla...

MELTEM : Ne yararı var? Artık istemiyorum. Geçmiş geçti. (Bir an) Babamız... Metin... Cemil... Annemiz... Dostlar... Semih. Canım Semih. Hepimiz, ne kadar ayrı dünyalarda yaşadık. (Bir an) Yoo ama, Semih'in şarkılarına katılırdık.

AYDIN : (Daha kışkırtıcı:) O ise bizim oyunlarımıza hiç katılmadı.

MELTEM : (Bakışlarını kaçırır.) Tiyatroyu severdi...

AYDIN : Hiç katılmadı.

MELTEM : Annemizle hiç ilgilenmedin.

AYDIN : Onun da kendi oyunları vardı. Kendi aşkları... (Bir kahkaha atar:) Nefisti ama! Sermet Amcayla olağanüstüydü! Platonik aşk!. Ne tuhaf bir ilişki...

MELTEM : Anlamıyorum, neden her şeyi bu kadar birbirine karıştırıyorsun.

AYDIN : (Kapıyı açar, usulca bahçeye süzülürken:) Hayat karmaşık, anlaşılmaz. Onu anlaşılır kılığa sokmaya çalışan ise sadece sanat. Sanat!.. (Çıkar.)

MELTEM : (Olduğu yerde kalır, fakat elini uzatır; usulca:) Lanet olası, dön geri! (inler gibi) Dön, ne olur... Kimbilir, bir daha karşılaşacak mıyız?.. İkimizden başka ölecek kim kaldı? Geri gel lütfen. Beni, böyle... Bunca bir yalnızlıkta bırakamazsın. Dayanamam...

AYDIN : (Dışarda, yüzünü sözde yağmura kaldırmış:) Ah akıl, ah gerçekler, özgürlük ah! Ne kadar çok yalnızlık demektir bu, ne kadar çok Ofelya'nın ölümü!

MELTEM : (Birden kapıya atılır; bahçede AYDIN'a doğru bağırır:) Pekâlâ, o film şirketi için kendi düşündüğümü değil, yönetmenin ısmarladığı senaryoyu yazdım! Evet, bunu yaptım, çünkü seni taşımam gerekiyordu. Anlıyor musun, senin özgürlüklerinin bedelini benim ödemem gerekiyordu!..

AYDIN : (Ağır ağır geri gelir, girer, kapıyı kapatır.) Yağmur yağıyor. (Bir an.) Bir şey içmek istiyorum. Bir konyak falan...

MELTEM :Bana da ver. (AYDIN, bardaklara konyak koyar, birini MELTEM'e uzatırken meydan okurcasına bakışırlar. Bir süre sonra, MELTEM uzanır, AYDIN'ın gözünden bir damla gözyaşını alır.) Ağlama. Lütfen. (Belli belirsiz hıçkırırken:)

1. Bölümün Sonu

2. BÖLÜM

(MELTEM'le AYDIN aynı yerde, aynı zamanda, ancak değişik konumdadırlar. İçki içmekte ve şimdi kahkahalarla gülmekteler.)

AYDIN : Sahi mi söylüyorsun? Demek hâlâ, birbirlerini bilmezden gelerek?..

MELTEM : Ben daha tam anlatamıyorum. Görecektin...

AYDIN : Ne zaman oldu bu karşılaşma?

MELTEM : (Gülmesini tutmaya çalışarak:) Dur bakayım, babamızın ölümünden şöyle altı, sekiz ay önce galiba... Belki beş ay önce, unuttum... (İğneleyici:) Sen yurtdışındayken...

AYDIN : Gezi vapurunda ha? (O da iğneleyici:) Hayret, senin ne işin vardı çalışma saatle-rinde bir gezi vapurunda?

MELTEM : (İçer.) Ne bileyim ki; işte, her şey ters gidiyordu. Daha bu işlerde yeniyim. Adamlar randevu veriyor, gelmiyorlar; bono veriyorlar, karşılıksız çıkıyor; tam sağlam bir anlaşma yaptığımı sanırken...

AYDIN : Bunları bırak. Bizimkileri söyle sen... Anlat... (İçer.)

MELTEM : Başımı alıp bir yerlere kaçmak istemiştim. Kaç kaç, nereye kaçacaksın? Akşama oğlanı okulundan almak gerek. İşte ancak kent içinde bir...

AYDIN : (Çakırkeyif, şimdi daha çok güler. SERMET amcasını taklit ederek:) "Oooo beyefendi, ne hoş bir sürpriz!" Demek böyle dedi  Sermet amca ha? (İkisi birlikte deliler gibi gülerler.)

MELTEM : (Bir soluk alır.) Kış. Sicim gibi de bir yağmur...

AYDIN : (Dışarısını gösterir.) Bak, hâlâ yağıyor. Yeni bir yağmur ısmarlaman gerekmeye-cek.

MELTEM : (Sürdürür.) Onlara görünmeyeyim, dedim. Casus gibi, vapurun bir köşesine gizlendim. Hay Allahım, iskelede... O şapka, bere selamlaşmaları, o ince resmi-yet...

AYDIN : (Taklit eder:) Ooo, beyefendi!...

(Bu arada AHMET ve SERMET Beyler sahnenin iki yanında görünür. Sahne ön ortasında karşılaşırlar: Şapka bere çıkarıp aynı an'da : "Ooo, beyefendi!... derler.)

SERMET : Ooo beyefendi, vapura mı? Bu ne hoş sürpriz böyle!

AHMET : (Gerçeğe boyun eğmekle eğmemek arasında şaşkın:) Vay efendim, vay... Kızımın düğününden beri görüşememiştik. Lütfedip bir daha buyurmadınız ki... Gerçi çocuklar ayrıldılar fakat... Şu taraf iyi... Böyle geçelim mi? (MELTEM AYDIN'ı onları görebileceği bir noktaya çekerken AHMET ve SERMET beyler, ortadaki bahçeye çıkan basamakları -sanki vapur kanapesi- oturmaya hazırlanırlar.)

MELTEM : (Sırtını onlara, yüzünü AYDIN'a döner.) Eh işte artık, neler konuştuklarını işitecektin. (Gizli gülüşürler.)

SERMET : Islanmışsınız Ahmet Beyciğim, çıkarın asın paltonuzu şöyle.

AHMET : Siz de az ıslanmamışsınız, ama sizinki yağmurluk...

SERMET : Tatilde misiniz? Daire yok mu bu bugün? (Otururlar.)

AHMET : Ebedi tatil efendim, benimki artık ebedi tatil! Emekli oldum.

SERMET : O halde özgürlük ha? Bakın bu kutlanır işte! (Cebinden konyak şişesi çıkarır.) Bir yudum alın, ısınırsınız hem...

AHMET : Çay mı içsek, sahlep mi, diyordum. (Yine de şişeyi alır.)

SERMET : Canım efendim, bıkmadınız mı memur odalarında sabahtan akşama çay içmekten? Hah şöyle, biraz canlanın, yaşayın; sakın ha kendinizi emekli psiko-lojisine kaptırmayın. (Bir an) Size ısındım. O gün bugündür kardeşim bildim sizi... Gençler kendileri evleniyor, kendileri boşanıyorlar efendim. Bu bizim dost-luğumuzu neden bozsun, asla...

AHMET : (Biraz kuşkulu:) Çoğu zaman dostlar kardeşten yakın olurlar.

SERMET : Hem nasıl... (Bir an) (Kendini bir oyuna hazırlar:) Aslında benim bir erkek kardeşim vardı. Büyüğüm...

AHMET : Sakın, sizlere ömür?

SERMET : Yoo, yo! Ölemeyecek kadar mızmızdır o. Ölme enerjisi bile yok. Öyleyken, hayret değil mi, benim sevdiğim kadın onu seçti. Gençlikte daha. Gerçi ben kendim evlilik düşünmüyordum, ama yine de hâlâ anlayamamışımdır niye onu seçti.

AHMET : (Ona yan yan bakar.) Belki size güvenmemiştir. Ne bileyim, öyle uçarı bir haliniz var da, kusura bakmayın hani.. baba olmak, eş, çocuk mesuliyeti taşımak...

SERMET : Eh evet, yerleşik bir hayat beni hep sıkmıştır. O yüzden mesleğimi bile bıraktım. Şöyle, beni ayakta tutacak kadar bir gelir sağlar sağlamaz, özgürce yaşamayı seçtim...

AHMET : Yazık etmişsiniz.. mesleğiniz için... İnsan hali, hiç belli olmaz; hazıra dağ dayanmaz...

SERMET : Amaan, dayanmasın bakalım. Zaten sevdiğiniz kadın size bir umut veriyor, bir vermiyor...

AHMET : (Öksürür.) Affedersiniz ama, evli bir kadın size neden umut versin? Hem de abinizin karısı olan bir kadın?

SERMET : İyi ya işte, biz de çekiverdik kuyruğunu. Halbuki bir ara mesleğimde yine ciddiyetle ilerlemiştim, ikisinin de güvenini yeniden kazanmak istedim istemesine.. hiçbir şey fark etmedi. Onlar bana hep güvenilmez, ipiyle kuyuya inilmez adam gözüyle baktılar. Abim bir de küsmez mi. hıyar!.

AHMET : Rica ederim, insan abisine 'hıyar' der mi? Hem ne biliyorsunuz, belki...

SERMET : (İnadına) Ben onu tanımaz mıyım Ahmet bey! Hem hıyardır, hem sinsinin tekidir. Çocukluğunda da sinsiydi bu...

AHMET : (Biraz öfkeli:) Yooo, yo... Yani...

SERMET : Öyleydi, öyleydi. Ne yapar yapar, tavuğun en iyi parçasını o yer, çikolataları lüp lüp o indirirdi miğdeye... Bi kız sevsem, hemen ona nazik nazik cümleler düzmekler, nesir okumaklar, sessiz sedasız çiçekler taşımalar, her hafta bir ti-yatroya, sinemaya bilet ayarlamalarla, öyle, saman altından su yürüte yürüte, bir de bakmışsınız kız ona gitmiş... Hani bir de kendisini görseniz, mızmız, sanki ikti-darsız...

AHMET : (Patlar.) Ooo, durun bakalım! Bu işler hiç belli olmaz. Belki de iktidarsız olan sizsiniz?..

SERMET : Oooho, hoh, ben mi? Öyle ya, siz beni pek iyi tanımıyorsunuz. Elimden geçen kadınların sayısını bir bilseniz!.

AHMET : (Adeta ayağa fırlar; cılız bir sesle bağırır) Kadınlara şefkat, anlayış gereklidir bir kere! Bilmem ne, ne olmuş, ne çıkar?.

SERMET : (Onu geri oturtmaya çalışır.) Canım size ne oluyor böyle, abimden konuşuyoruz burda?.

AHMET : Siz konuşuyorsunuz, ayıp ediyorsunuz. O halde ben de şunu ifade edeyim ki, benim de sizin gibi bir erkek kardeşim vardı...

SERMET : Artık yok mu?

AHMET : Var, yani, var. Ne çare, yüzüne bakılacak adam değil. Ben de defettim çıkardım hayatımdan. İlk iş seyahatimde karıma el koymaya kalkacak kadar saygıdan, edepten uzak...

SERMET : (İçer.) Sakın, bunu size karınız mı söyledi?

AHMET : Hayır, karım söylemedi. (SERMET'in mutlandığı sezilir.) Eve dönüşümde bir çekmecede pusulasını buldum.

SERMET : Kardeşinizin?

AHMET : (Onun gözünün içine baka baka:) Onun ya, onun! Karıma, ruhum, diye yazmış; bana bir defalık olsun bir şans ver, seni filan saatte almaya geleceğim, yemeğe çıkalım, göreceksin büsbütün güvenilmez adamın biri değilim, sana evlenme teklif etmememin sebebi asla sana tapmıyor olmam değildir... Böyle yazmış. Güvenmekmiş! Daha ben evden dışarı adımımı atar atmaz karıma pusula gönderiyor, sonra da güven bekliyor!

SERMET : Ay bu muydu mesele?

AHMET : Haksız mı buluyorsunuz beni?

SERMET : Haksız olabilirsiniz tabii. Pusula belki siz iş seyahatine çıkmadan önce yazılmıştır, tarihine bakmamışsınızdır; hatta belki kağıdın üstünde tarih bile yoktur; postayla gönderilmemiştir, ne bileyim, hatta karınızın da evde bulunmadığı bir saatte, gizlisiz saklısız yazılmış, bırakılmıştır. Hatta hatta, kim bilir, siz ikiniz evlenmeden önce...

AHMET : (Bir an, sanki kendi kendine.) Evlenmeden önceymiş... (Birden silkinir:) Bırakın, bırakın... Kestim ilişkiyi, bitti. Bir daha tanımak bile istemedim onu. En salim yol bu.

SERMET : Halbuki, aynı kimseyi seven iki kişi; ne harikulade bir şeydir bu! Seven kimseleri ayıracağına büsbütün birleştirmelidir.

AHMET : (Dik dik bakar ona.) Onun için mi 'hıyar' diyorsunuz abinize?

SERMET : Karısına benim kadar tutkun olduğunu bilsem, demezdim. Benim abim kendin-den başka kimseyi sevmemiştir.

AHMET : Valla bence kendinden başka kimseyi sevmeyen sizsiniz. Ne evlilik, ne çocuk... Çocuk da yok değil mi?

SERMET : Sevgisiz ve sorumsuzluğumdan değil; fazla sorumlu, sevgiyle çok fazla dolu bulunmamdan...

AHMET : (Tuhaf tuhaf bakar ona.) Allah Allah..

SERMET : Boş verin... İçelim hadi. (Şişeyi uzatır, AHMET içer, ötekine verir, o da içer.) Kardeşinizi hiç özlemiyor musunuz?

AHMET : (Kaçamak bakar.) Şey... Özlerim elbet... Fakat affedemem.

SERMET : Gelse, boynunuza sarılsa, yanaklarınızdan öpse?..

AHMET : (Heyecanlanır, hemen örter.) Kuşkulanırım, istemem.

SERMET : Yaaa? (İçer. Usulca kalkar.) İzninizle. Ben bu iskelede iniyorum da... Alışık olduğum meyhane şurada.

AHMET : (Kalkmakla kalkmamak arasında:) Öyle mi?

SERMET : (Hemen hemen kalkmasını dileyerek:) Siz devam edeceksiniz galiba.

AHMET : (Değişik tonda, özlemle:) Sizinle geliyorum. (Bir önceki tona geçer:) Yoo devam etsem iyi olur.

(SERMET bir şey söyleyecektir, cayar. Beresiyle AHMET'İ selamlar,  hafif sallanarak gider. Sağ kulisten çıkarken hiç ardına bakmaz; AHMET Bey ise belli etmeden el sallar.)

MELTEM : (Bakışları uzaklarda:) Üçümüz de ayrı iskelelerde indik.

AYDIN : (Sağ önde, kederli kederli tek başına ayakta duran babasına bakar. Sonra:) Son ayrılışın bu kadar kederli olduğunu bilmiyordum.

MELTEM : Yurtdışından dönüşünde sana söylemiştim, hasta, demiştim. Ölüyor, dedim. Çocuk gibiydi. Bilsen, öyle duyarlı bir hal almıştı ki...

AHMET : (Kızı bunları anlatırken sanki hasta, bilinç kaymış. Abartılı, sayıklar gibi:) Sermet... Kardeşim! (Başı düşer. Sözde ölür ve sahneden silinircesine çıkar.)

MELTEM : Tuhaf. Öyle ya, ne karısı, ne çocukları... Ağzından çıkan son söz bu oldu. Andığı tek ad, konuşurken de dargın kaldığı kardeşinin...

AYDIN : Deliren... Annem bile yanında değildi ha? (Öfkeli:) Bir dava için kent dışında. Ne iş!

MELTEM : O her zaman gerçekçiydi, bilmiyor musun? Para lazımdı, çok para. Babamın bakımı pahalıydı. (Dokundurucu:) Ne yaparsın, aynı ânda iki yerde birden olunamıyor.

AYDIN : Fakat cenazede, iki eksiğiyle hepimiz vardık. Metin bile... (Sağ kulisten iki kişi gelir, AHMETBey'i omuzlarına alırlar.) Yaa, Metin bile vardı. Cemil yoktu. Semih...

(Yutkunur.)

MELTEM : ... Yoktu. (Hafif seyirciye:) Sermet Amca elbet yoktu. Tenha bir cenaze töreniydi babamınki. (MELTEM'le AYDIN oldukları yerden - sahanlık - kalkarlar.) Biz de az cenaze görmedik! Fakat anneminki... (AYDIN'a) Ne kadar çok çelenk vardı, değil mi?

AYDIN : Ölümlere bile bulaşan ticari soytarılıklar!.. (Masaya yaklaşır, içki alır.) Annemizin hastalığı, amcamızın çıldırışı... Nasıl haberim olmaz?

MELTEM : (Hafif sarhoş:) Yalnızca sanat dünyanı korumak istiyordun ya? Günlük hayattan sana ne? Fakat hayret, başka bir ticari soytarılık olan bilmem ne şiir festivaline çağrılınca koşa koşa gidiyorsun pekâlâ...

AYDIN : Onur konuğuydum. Salt şiirimin kendisiyle, yalnız kendi sesiyle ulaştığı bir yer bu. Turistik değil... Ticari değil...

MELTEM : Az önce, namuslu tek başarı olmazmış gibi konuşuyordun da... (Bezgin:) Artık bütün bunları düşünmek bile istemiyorum. Öyle yorgunum ki.

AYDIN : (Alaycı:) Bir avuç okuru da mı çok görüyorsun kardeşine? Yoksa gerçek sanatın hâlâ bir yerlere ulaşabildiğini görmeyi mi hazmedemiyorsun?

MELTEM : Lütfen, keselim...

AYDIN : Kalmamı sen istedin. O halde konuş.

MELTEM : Konuşamıyoruz. Artık hiç.

AYDIN : Peki, suçla beni!

MELTEM : Hayır. Yorgunum. Gerçekten... Annemi düşünmek istiyorum.

AYDIN : (Gittikçe sarhoş:) Kendim kadar şiirimin de beş para etmediğini, hiçbir yere ulaşmadığımı söyle bana!

MELTEM : Hayır, bu değil...

AYDIN : Her kadına yenildiğimi, durmadan onların beni başkalarıyla değiştirdiğini... Sürekli sevgili değiştirdiğimi...

MELTEM : Senin sorunun...

AYDIN : (Apar:) Artık beni kıskanmıyor mu? (Yüksek:)  Söyle hadi!

MELTEM : İstemiyorum, dedim. (Apar:) Hiç mi özlemedi beni?

AYDIN : Tabii.. kendinle yüz yüze gelmekten, dün gece benim televizyon ekranında gördüğüm seni, tıpkı benim gördüğüm gözle görmekten korkuyorsun... Her öneriyi kabullenen, her an vitrinde olmak isteyen bir...

MELTEM : Sana bir şey teklif edilse, acaba? (Yükseltide FULYA SUN, telefonda konuşurken görünebilir.)

AYDIN : Konuyu çarpıtma şimdi. Kendinin değil, piyasanın istediği işi yapmanın nedeni benmişim; böyle diyordun hani? Ne demek oluyor bu? Bana bunu açıklayacağına, yok vapurdaki rastlaşmaymış, yok annemizin cenazesine gönderilen çelenklermiş, yok Semih...

MELTEM : Hiçbir şeye saygı duymuyorsun, acılara bile... Semih'in dipdiri, umutlarla dopdoluyken yitip gidişine... Onun cenazesi hepsinden kalabalıktı. Bu sana bir şey söylemiyor mu? Kırmızı karanfiller mezarında minicik bir tepe oluşturmuştu. Marşlarla, şarkılarla uğurlandı. (AYDIN'ı küçümseyici:) Pür sanatmış, soylu sanatmış!. Elli yüz kişilik şiir klüpleri dışında kim biliyor senin şiirini? Kime yararı var? (Sesi düşer.) Yooo hayır, söylemeyeceğim. Neyi anlatmaya çalışsam başka yöne çekeceksin, ne desem beni suçlu kılacaksın biliyorum. (Sesi titrer.) Oysa biz.. En acılı günlerimizde bile açmıştık perdemizi. O gece de, o yağmurlu akşam soluk soluğa tiyatroya yetiştiğimde...

AYDIN : Evet, evet? Devam et...

MELTEM : Neyse...

AYDIN : (Kışkırtıcı:) Polis hafiyesi gibi hep peşimdeydin. Hâlâ da öylesin...

MELTEM : (Yine patlar.) Allah belânı versin! Git peki, hadi git burdan. Defol! (Öteki kımıldamaz. İçerler. Bir an.) Beni yalnız bırak.

AYDIN : (Kızkardeşine yaklaşır. MELTEM hafifçe geri çekilir.) Özür dilerim, bunu demek istememiştim. (Usulca:) Tabii ya, duvağını bile beni hoşnut etmek için yaktın.

MELTEM : Ne? (Neredeyse ağlayacaktır:) Kim bilir, belki de kendimi hoşnut etmek içindi... Neyse... Unutalım. Dedim ya, bu gece annemi, yalnız onu düşünmek istiyordum. Git, evet...

AYDIN : (Duyarlı:) Burada, bu evde, şu bahçede ve hayatın ortasında onun çok renkli, ışıltılı, şenlikli gölgesinde geçen bütün çocukluğumuz, ilkgençliğimiz... (Ara) Bir lunaparkın dönme dolaplarında gibiydik. Herkes ayrı bölmededir, yalnız senle ben aynı yerde.. çılgınca dönüşlerimiz... (Ara) Herkes umut doludur, ama kimse birbirini seçemez. Yüzler silik, bulanıktır. Ancak aynı yürek inip kalkışları... Daha yükselmek, daha, daha... Saçlarımız aynı rüzgârla havalanırdı; bizimkiler birbirine karışırdı, unutmadım.

MELTEM : (Duyarlı:) Ben de...

AYDIN : Semih... Sadece o, gözucuyla ikimize bakardı. Burada... Ya da dönmedolapta; başka kimseye değil, ikimize... (Fondaki yükseltide SEMİH kaşkoluyla bir hayal gibi geçer.) Hızlı eylemlerinin karşısına sanatı dikiyorduk.

MELTEM : Onu kuşkuda bırakmış olabilir miyiz?

AYDIN : Yoo, asıl o bizi kuşkuda bırakıyordu. (Canlanır.) Yine de, düşün, neredeyse kanıtlıyorduk...

MELTEM : Neyi?

AYDIN : Hiçbir kurşunun işleyemeyeceği bir başkaldırı yolu olduğunu. Bu yolun sadece sanattan, yaratıdan geçtiğini...

MELTEM : Ama göremedi. Ne herhangi bir şeyi kanıtladığımızı, ne dağılıp gittiğimizi...

AYDIN : Saçmalama. Dağılan yalnızca tiyatromuz. Sanatsa, çağlarboyu olduğu gibi, sürüyor. (Biraz sinirli:) Aa, öyle ya, sanat deyince sen artık çoktandır hemen paraya çevrilebilir bir şeyi anlıyorsun.

MELTEM : Benden konuşmayalım. Benden ve senden konuşmayalım.

AYDIN : (İçer. Daha gergin:) Suat'dan konuşalım öyleyse, ha? Sahi, bunca yıl onu, sırtını dayayacak sağlam bir duvar gibi, hep arkanda tutmayı nasıl başardın? Röportajında ise, elinden gelse adını bile anmayacaktın. Hoş anmadın ya... Sahi, nasıl başardın onun, sen gel deyince gelmesini, git deyince gitmesini?

MELTEM : (Bir tabureye çöker.) Off, yeter...

AYDIN : Öyle ya, sen başarırsın. Her şeyi. Eh Suat da zaten konformistin tekidir; ne diye ince eleyip sık dokumalı, neden sorun yaratmalı yani?. Her buluşma Meltem Hanımın bir sorununun çözülmesi anlamına gelir. Yatırılacak vergiler, ödenecek bonolar, (İğrenerek) dökülecek kurtlar...

MELTEM : (AYDIN'dan düpedüz iğrenmektedir artık.) Alçağın birisin sen! Sefilsin. Sefil bir yürekten güzel bir şiir nasıl çıkabilir.

AYDIN : Rimbaud'dan nasıl çıktıysa...

MELTEM : Rimbaud... (Bir an) Suat çocuğumun babası... Onu sevdim.

AYDIN : Hiçbir zaman istemedin onu. Vücudunu gerçek anlamda özlemedin.

MELTEM : Nereden biliyorsun? Evlilik yatağımıza mı girdin?

AYDIN : (Kötücül) Girmedim mi?

MELTEM : Bu kadar kirlenebileceğini düşünemezdim!

AYDIN : Gerçek kirliyse ben ne yapabilirim?

MELTEM : (Öfkeden, kırgınlıklardan yorgun:) Bak... Bu evden yeni bir ölüm henüz geçti. Henüz gölgesi dolanıyor çevremizde...

AYDIN : (Bir an) Ne yapalım? Şu ölümlü dünya diye mi yaşayalım? Gerçeğin yüzünü aramaktan böyle mi kurutulalım? Ölüm, kaçışların bahanesini mi olsun? Sıçan delikleri... Sıçan delikleri...

MELTEM : Sarhoşsun sen. (Bir an) Hızı düşünebilirdik. Çünkü zaman beklemiyor.

AYDIN : (Yine kötücül:) Her şey, her an değişiyor. Onun için de sahici ebedi aşk yoktur. Mutlusu, mutsuzu; birliktelik yoktur. Sadece bedenin tutkuları...

MELTEM : (Hafif umutlu:) Neden aşktan söz açıyorsun ki? (Hemen toplanır, ironiye sığınır.) Epeydir Fulya ile yaşıyormuşsun? Fulya Sun. (NUR "Sahne sanatçısı" FULYA SUN kılığıyla dipteki yükseltiden geçer.)

AYDIN : Evet, ne olmuş? Onun kendisini böyle hiç yoktan var edebilmesine de büyük saygı duyuyorum. Toplumun Zehra'lara, Zülfiye'lere ayırdığı yerle yetinmemesi-ne... Üstelik bu meydan okuyuşu başarmasına çok saygı duyuyorum. Ee, buna bir şey demeyecek misin? (MELTEM bu arada merdivenlere yönelmiştir. İnatla susmakta.) Konuş, lanet olası! Yüreğini bir kezcik doğru dürüst aç bana! Aç da, burada karşılaşmamızın bir anlamı olsun! (FULYA SUN, yükseltide "sahne sanatçısı" pozuyla kendi çevresinde, kırıtarak şöyle bir dönüp, kırıtarak çıkmıştır.)

MELTEM : (Yarım döner. Tok:) Yoo, açarsam onu da kirletebileceğini çok iyi biliyorum. (Soğukkanlılığını koruyamayacak gibidir. Yutkunur. Birkaç basamak daha çıkar.)

AYDIN : Hadi artık, şu sahne! Muzip bir hafiye gibi beni enselemeye ant içmiş kız kardeşimin zafer sahnesi! Bir türlü 'ifşa edilemeyen', başlanıp başlanıp da sonu getirilemeyen...

MELTEM : Korkunçsun!

AYDIN : Ben sadece bir ozanım.

MELTEM : (Son kerte aşağılayıcı:) Ozan...

AYDIN : Bekle, gitme... Ne bulacaksın ki annemizin odasında? Hadi, hadi, açık ol. Dürüst ol. Yağmur hani? Hani kucağında birbuçuk yıllık oğlun? Sana yardım etmeyen anne, bulunmayan taksi? Asıl ondan sonrasını söyleyecektin, caydın. Caydın, çünkü biliyordun...

MELTEM : Neyi biliyormuşum?

AYDIN : Kovaladığının tiyatro, perdeyi yeniden açtırmak falan olmadığını...

MELTEM : (Hafif ürker, yan gözle kitlediği kapıya bakar.) Yine kuruyorsun. Ama bunu, artık olmayan bir tiyatronun sahnesi için değil, olan, sahici bir sahne için yapabilirsin pekâlâ. Örnekse, benim firmam için yapabilirsin. Bana kendi senaryonu yazabilirsin, ben de çekerim. Harika olur.

AYDIN : (Daha sarhoş) Hah, hah, haahhh!. Kızkardeşim elimden tutmak, zavallı hayatımı kurtarmak istiyor. Beni cilalayıp parlatıp vitrine koymak istiyor. Belli etmeden, gururumu kırmadan... incelikle bir iş öneriyor bana. Bir dehanın böyle, bir köşede unutulup gitmesini gönlü elvermiyor. Yoksaa.. Nur'lardan, Fulya'lardan, Hülyalardan, Necla'lardan mı kurtarmak istiyor beni? (MELTEM'e, dik:) Ya da damarıma basmak istiyorsun. Firmasıymış! Çıkar çöplüğü...

MELTEM : (Birden karar verir, merdivenleri geri inmeye başlar.) Pekâlâ, söyle bakalım, kim sağlıyor geçimini? Pekâlâ, pekâlâ, kim? Fulya mı, Hülya mı, Necla mı, kim? Soylu sanatçılığını şimdi kime taşıtıyorsun?

AYDIN : Oo, tabii, işverenin intikamı büyük olur. (Bir an) Sürekli ithalle beslenen bir ülkede çevirmen neden aç kalsın ki? Sürünse de ölmez! (Ansızın tıkanır; ağlamamak için kendini güç tutar.) Bana hiç güvenmedin. O gün bugündür, hiç... Amcamı çıldırtan güvensizlik...

MELTEM : Ne oluyorsun?

AYDIN : (Sürdürür.) Hayatımın gerçekten yalnızca sanat, şiir, benim şiirim olduğuna inanmadın. Böyle yaşanabileceğine... (Yenik) Yanlış adımlar atmış olabilirim. Seçtiğim kadınlar yanlış kadınlar olabilir. Budala rolüne çıkmak hoşuma gidiyor olabilir. Açık adiliği kabulden haz alıyor olabilirim. Basitlik insan kardeşime yaklaştırıyor olabilir beni; ne bileyim, onda kendi üstünlüğümü seviyor olabilirim. .. (Silkinir.) Fulya ile yaşamıyorum, hayır. Yanlış istihbarat!... (Usulca gözlerini siler.) Pekâlâ işveren! Şimdi de aynada sizi görelim. (Hemen hemen tehditkâr:) Nur, Fulya ya da Hülya ya da başka bir kadın... Senin için hepsi tehlikeli, öyle değil mi?

MELTEM : (Yağmurluğunu alır, giyer.) Başım çatlıyor, biraz hava alacağım...

AYDIN : (Hafifçe dili dolanır:) Evet, ne olmuş? Bir defacık.. istediği an'da, hiç erteleme-den yani.. Tam o an'da tenin çağrısına uydum...

MELTEM : (Mırıldanır:) Hayvan... (Kapıyı açar. Dışarda ıslak gece.)

AYDIN : (Hafif, ortalığa:) İnsan, iş işten geçtikten sonra hayıflanmak, yazıklanmak mı? "Ahhh keşke," mi demeli? Hayatlarınız baştan sona "Ahh keşke!"lerle dolu değil mi sanki? Kendisine engel koyan, başkasının özgürlüğüne nasıl katlanır? Ayrıca unutmayalım, çok gencim henüz. Yirmi dörtlerimdeyim. Yazıp yönettiğim oyunlardan biri nihayet yerine, hedefine ulaşmış... El üstünde tutulmaktayım... (Usulca kafasına vurur:) Bundan şımarmış olabilirsin, salak! Yapılır mı bu? (MELTEM, kapı önünde döner, usulca güler. AYDIN, toplanır.) Öyle öyle, herke-sin hayatı "Ahhhh keşke"lerle dolu, ben de buna başkaldırdım işte. Bir defacık olsun! Ama bunu açığa vurmak olmaz, değil mi? Düzen bozulur. Aile yıkılır. Devlet sarsılır...

MELTEM : Aklanma telaşına bakın şunun!

AYDIN : Ya bu duruş, bu bakış!. O gece bundan da kötüydü. En katı, en acımasız savcıdan daha katı, acımasız... (MELTEM yavaş yavaş tarife uyar sanki) Çünkü genç yönetmen ve baş kadın oyuncu senin isteklerine uydular. (Gömlek yakasını açarken, muzip:) Birlikte, kızkardeşin dahi bulamayacağını umdukları bir otelde, bir aşk odası tuttular. Öğleden sonra aşk! (MELTEM'e döner; kahroluşunu abartılı bir alayla örtmeye çalışarak:) Kiminle sevişmiştim o öğleüstü? Bana zamanı unutturan başaktrisimiz kimdi? Nur mu? Öyle ya, Nuur! Nur ki, Zehra kardeşinin çokbilmişi, gelişip olgunlaşmışıdır. Fulya kadar yırtılmışı da değil. Tam karar.

MELTEM : Utanmıyorsun...

AYDIN : (Kışkırtıcı:) Harika bir gövde. Müthiş bir tad veriyor... Her zaman olmaz bu.. tenlerin bu uyumu... Ahh, ayrılmayalım, beni bırakma, yine, yine... (MELTEM, kapının önünde, üşümüş gibi kollarını göğsünde kavuşturur. AYDIN, bir soluk aldıktan sonra:) Yağmur camları yıkıyor ve onlar.. doygun, yorgun yatağa serilip kaldıklarında.. oyunun birinci perdesi çoktan bitmiş olmalıydı. Tabii oynansaydı. Nokta. (MELTEM, usulca dışarı süzülür; gider, ağacın gerisinde, yüzünü yukarı kaldırarak durur. AYDIN da çıkar; banka doğru yürür; oturmaz. Ortalık yere:) Ve sayın bayanlar, baylar, her gün, hep aynı saatte, hep aynı şeyi isteyen hayata bir defacık başkaldıran bu iki isyankâr vücut, şimdi otelin yeşilliklere boğulmuş rufundalar! Bir masada diz dize göz göze oturuyorlar. (Piyanoda Schumann'dan Arabeske, Op. 18 işitilir.) Adamda nasılsa pişmanlıktan eser yok. Uzun sürmüş bir başkaldırı tadı, sanki sanatın tadından üstün. (Arabeske'yi mırıldanır. Sonra, usulca:) Belki de, ne yapalım, olan oldu artık, deyip, kendini buna inandırmaya çalışıyordur.

MELTEM : (Geriden, boğuk:) Amma uzattın!

AYDIN : (Teatral, keser.) Yuhalasınlar beni! Lanetlesinler! Ancak şu bilinsin: Her gün, hep aynı saatte açılmayabilir perdeler! Açıldığında ise, sahiden açılmalı. (Bir an) Bunu ben mi söyledim? (Gider, MELTEM'i yanına çekmek ister.) Hadi sen Nur ol... (MELTEM, çok abartılı bir red işareti yapar.) Sadece Nur'u oynayacaksın, o kadar. (MELTEM, ikircikli kalır.) Evveeet, otelin şık lokantasında, mumların ışığında, etin, kanın, kemiğin doygunluğunda ve Schumann'ın hafifçe tarçın kokulu melodisi Arabeske'nin kanatlarında sevgilimle kendime bir şişe yakut renkli şarap açtırıyorum. (Sözde açar.) (Elini MELTEM'e uzatır.) Gel hadi... (Kız kardeşini hafifçe koltuklardan birine çeker.) Ne duruyoruz, oturalım? (Pek zarif bir hareketle onu oturtur. Kendisi de otururken:) Denize karşı, böyle işte, diz dize. (Diz dize otururlar. MELTEM, AYDIN'a uyar, kendini oyuna bırakır.) Ötede, gece-nin ıslak karanlığında ışıklarıyla akıp giden gemiler, ticaret tekneleri, tankerler, az sonra çoğu, bizim az önce yaptığımız şeyi yapacak olan insanlarla dolu yüzer lokantalar, kıyıda göbek atanlar, sur diplerinde, hela kovuklarında yatanlar, oğlanlıkları kullanıma açık oğlanlar, kızlıkları bedavaya gitmiş küçük orospular. .. Ben? Ooo, dedim ya, ben sevgilimle el ele, göz gözeyim. (MELTEM'in elini tutar, gözlerine bakar; sonra onu birden iter:) Hayır, seninle olmaz! Sana öyle bakamam... (MELTEM, omuz silker, kollarını kavuşturur, bacak bacak üstüne atar, sırtını arkaya dayar, rahatça oturur orada. AYDIN, sol kulise seslenir:) Nur! Hadi... (NUR, girer. Düğün sahnesinde gördüğümüz ZEHRA'dır ama artık ondan çok farklı, kendine güvenli; yine az önce yükseltide gördüğümüz frapan FULYA'dır aynı zamanda, fakat onun kadar pişmiş değil. Orta ağırlıklı giyim-kuşam içinde, ancak sözü edilen sevgili o değilmiş gibi, gelir. AYDIN, prova sırasında bir oyun yönetmeni rolünde:) Nur'cuğum, çılgıncasına seven, sevilen kadını oynar mısın? Anna Karenina'da hani, öyle işte, Anna'nın Vronski'yle olan...

NUR : Haa, şu, kocasını, çocuğunu bırakıp da çapkın adama kaçan?

MELTEM : (Patlar.) Tolstoy'u da, Anna'yı da rahat bırakın lütfen!.

AYDIN : (MELTEM'e) Yerini Nur'a ver. Hadi, lütfen. (MELTEM, isteksiz kalkar.) Sen henüz yoksun. Henüz iz sürmektesin. Telefonla aranabilecek evler, bakılabilecek kahveler, lokantalar, otel lobileri...

MELTEM : O rol bana göre değil!

AYDIN : (İnandırıcı yönetmen) Nasıl değil Meltem'ciğim? Sevgi, endişe, öfke, sorumluluk duygusu! Ruhunda fırtınalar... Büyük karmaşa. Kafada durmadan değişen ihti-maller... Karakter buna denir işte! (Havaya sokuyormuş gibi.) Nerede olabilir bun-lar? Nerdeler? Gece oyunu ne olacak? Tiyatromuz ne olacak? Sakın bir kaza mı, yoksa? Hadi...

MELTEM : (Soldan çıkarken) Saçma! Kaza mı, hı?

AYDIN : İşte böyle. Evet.. evet, böyle... Gerçekten merak ediyorsun: Neredeler, ne yapıyor olabilirler? (Kafasındaki MELTEM'i oynamaya başlar:) Efendim, Aydın size uğradı mı? Aydın'ı gören var mı içinizde? Affedersiniz bayım, acaba kayıtlarınızda Aydın Tura diye biri var mı. (MELTEM'in arkasından:) Sen aramaya devam et... (NUR 'a:) Elini ver bana. Geç şöyle... (MELTEM çıkmıştır..) Gözlerin... Gözlerini de...

NUR : (Banka oturur, elini AYDIN'a verir.) Deliyiz biz...

(Uzun uzun bakışırlar. Schumann, daha ön plana çıkmıştır. Bir süre.)

AYDIN : (Aşık sesi) Güzelim benim... Canım... İyi misin?

NUR : (Kötü oynar.) Çok. Ama biraz suçlu duyuyorum kendimi.

AYDIN : Şışşşt... Sakın! Müziği dinle. (Bardaklara sözde şarap koyar, içerler, bir süre müziği dinlerler.) Bak, yağmur dindi. Ay çıkıyor...

NUR : Her şeyi yüzüstü bıraktık. Çocuklara ne diyeceğiz şimdi?

AYDIN : (Asıl kendisi düşünmekten kaçarcasına. İkimizden başka her şeyi unut. (MELTEM herhalde kuliste görünmüştür.)

NUR : Aaa, Meltem!

AYDIN : (Bambaşka, Hamletvari bir tona geçer: Eyy akan zaman! Ey çiğ ışık! İşte, aşkın büyüsü bozuldu. Yumuşaklık bitti. Günlük gerçeğin katı yüzü işte karşınızda! Geliyor işte: Açılmayan perde, ödenecek senetler, yapılacak anlaşmalar, elektrik, telefon faturaları, belediye 'rüsum'ları, bizler için can veren ve bizlerden kaçan kardeşler, beceriksiz babalar, despot anneler, -hayır, bencil-, bencil anneler, tuhaf amcalar, daha ilk kabul görüşümüzde, ilk alkışlarla eksilen dostlar, artan ve yaklaşan düşmanlar, tıkanan yollar, satılmayan biletler, kitaplar, "seyirci ne istiyor acaba, neyi seviyor?" lar, savcılara ve basına ayrılacak başköşeler, tenin isteklerini gemlemesini bilmeyen yönetmenler, hep başrol bekleyen yeteneksiz, cahil oyuncular, kötü oyun yazarları, kendini yorumlamaktan aciz oyun yorumlayıcılar, kendini toplumda bir yere oturtamamış sahneye koyucular, sansür kuruluna ayrı, oyunculara ayrı metinler, (O bunları saydıkça MELTEM de adım adım onlara yaklaşır.) ülkenin henüz yazılamamış, kimsenin umurunda olmadığına göre de yazılamayacak oyunları, kötü oyunlara alkış tutan seyirciler, okumadığını okumuş, anlamadığını anlamış gibi yapanlar, oyuncuların güvencesiz yarınları, ilk geceler, patlamış spot lambaları, kırılmış koltuk, yetmeyen kumaş, bulunamayan perukalar, bitpazarları, taşra turneleri, gazino patronları... Hepsi, hepsi geliyor bayanlar, baylar! (Derin bir soluk alır. NUR'un kulağına:) Sakın istifini bozma. (NUR, küstahça arkasına yaslanır. AYDIN, karşılarında jandarma edasıyla dikilen MELTEM'i görmemiş ya da aldırmıyormuş gibi şarabını yudumlar, NUR'un elini okşar vb...)

MELTEM :  Demek...

AYDIN : Aaaa, bak kim gelmiş!

MELTEM : (Gayet teatral oynar:) Yaptığınızdan utanmalısınız!

NUR : Aşkolsun... İnsan hali...

AYDIN : (NUR 'a engel olarak) Hadi canım, sevişmeyi hiç tanımadığını söyleme bana. Suat'a karı olduğun gecenin sabahında ben sana 'Utanmalısın' dedim mi?

MELTEM : Biz seyirciye saygısızlık etmedik.

AYDIN : İkisini de gerçek bir aşkla, tutkuyla yapmıyorsunuz da ondan.

NUR : (Biraz rahatlamış gibi) Ayrıca, sevişen iki insanı böyle suçüstü yakalamış gibi davranman hiç hoş değil doğrusu. Faşistlere karşı mücadele vereceğin yerde, tutmuş, birbirini seven iki insanı...

AYDIN : (Apar) Haydaaa...

MELTEM : Faşistlerle mücadeleymiş... Ben burda gece oyununun ne olacağını, yarın perdenin açılıp açılmayacağını bilmek istiyorum.

NUR : Bu senin işin değil ki. Yönetmenimiz isterse açılır, istemezse açılmaz.

AYDIN : Harika! Sevgilimle kız kardeşim benim yüzümden birbirinin gözünü oyacaklar.

MELTEM : Sakın.. Sakın seni bundan kıskandığım için burada olduğumu söyleme! Bir de bu pisliği yapma.

NUR : Hıh sanki, Aydın'ı burada bir erkek arkadaşıyla yemek yerken bulsan, ona karşı tutumun yine böyle mi olurdu?

MELTEM : Daha kötü olurdu. Onu tokatlamakta kendimi daha özgür duyardım.

AYDIN : Şışşttt. Bağırma. Etraftan bize bakıyorlar.

MELTEM : (Ağlamaklı) Ah Aydın, nasıl yaptın bunu? Tiyatroya, seyirciye saygıdan söz açan sen...

AYDIN : (Birden kalkar. Arkasını iki genç kadına döner:) Tiyatro bitti canım.

NUR : (Fırlar:) Nasıl? Bütün bütüne mi? Mevsim ortasında hangi tiyatroda iş bulurum ben?.

AYDIN : (Yan döner, ona ters ters bakar.) Çılgınlıkların bir bedeli olduğunu, hele böylesinin pahalı ödeneceğini bilmiyor muydun yoksa? Her özgür davranışın bir bedeli olduğunu?.

NUR : Kendimi sana verişimin karşılığı bu mu olacaktı? (Boş bulunur.) Ben daha büyük rol beklerken, tiyatrosuz kalmak... (Toparlanır, MELTEM'e:) Hem ne yiyip, ne içeriz, değil mi ama?

MELTEM : (AYDIN'a:) Herkesi yüzüstü bırakamazsın. Kendini cezalandırırken başkalarını daha ağır cezalandırıyorsun. Sonra borçlar, anlaşmalar, önceden satılmış biletler...

AYDIN : Demedim mi?

NUR : (Elini MELTEM'e uzatır.) Haklısın. Sorumsuzluktu yaptığımız. (MELTEM kaçınır.) Kadınsın, beni anlayabilirsin. Gözün bir an hiçbir şey görmeyebilir, Sürüklenirsin...

AYDIN : Sürüklenmek ha? Pis suda bir saman çöpü, tufanda bir kedi leşi gibi...

NUR : (Onu öpmek ister.) Yine birlikte oluruz. (MELTEM ona tiksintiyle bakar; AYDIN bu bakışı görür.) İstersen evleniriz. Onun için de önce tabii işimiz, sorumluluk-larımız...

AYDIN : (Büyük bir kahkaha.) Birliktelik? İşte dayanışma buna derim ben! Hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey ödemeden kaldığın yerden sürdürmek... (Birden MELTEM'e haykırır:) Çek git! Dönmüyorum. (NUR'a, biraz daha yumuşak) Sen de git. Beni yalnız bırakın.

MELTEM : Ne hakla kovuyorsun beni? Her şeyi göğüsleyecek olan ben değil miyim önünde sonunda? (Bir an, yeni bir şey yakalamış gibi.) Öyle yaaa, tabiii! Suat'la evlenişim. Teklifini neden hemen olumlu karşıladım acaba, diye düşünüp durdum. Neden, sensin... Senin bütün gençliğin Suat'a yaslanmakla geçti. Onun ilgisini sömürdün. Ona sırtını dayayan ben değilim, asıl sendin. Dekor, diye ona uykusuz geçirttiğin geceler, para, deyip ondan beklediğin çözümler... O kadar borçluluk duygusuyla...

AYDIN : (Keser) Benim olan borçları benim yerime ödeyen bir kardeş! Hem de evlene-rek. . .Bunu istedim mi senden?

NUR : Tabii ya, her şeyi kim göğüsleyecek sen dönmezsen!. Anlasana.

AYDIN : Sen de, sana ilk kez başrollerden birini verdim diye yattın benimle öyleyse?

NUR : Aaaa, delisin sen! (MELTEM'e) İnan bunun o kadar sorumsuz olduğunu bilmi-yordum. Hem ne bileyim, matine olmayabilirmiş gibi şeydince... (AYDIN'a, dalka vuk:) Hadi canım, toparla kendini, hadi gidiyoruz.

AYDIN : Beni unutun, unutun...

NUR : Aman, boşver, gelmezse gelmesin. Biz işi kendi kendimize de götürürüz şekerim.

AYDIN : Sanata sorumlu olanlara bakın. İşi götürecekler.. İşi götürecekler... İşi.. işi.. işşşş... (Sarhoş gibidir.)

MELTEM : Yürü, gidelim.

NUR : Gidelim. Odayı ben öderim şekerim, sen merak etme. (MELTEM'in koluna girer.)

AYDIN : Neden benim yerime bir şeyler yapıp duruyorsunuz?

NUR : (MELTEM'in kulağına:) Sakın daha ileri gidip oyununu çekmeye kalkmasın?

MELTEM : (Son bir kez AYDIN'a:) Ne yapacaksın?

AYDIN : Sadece şiir yazacağım.

MELTEM : Şiirle hayatı sürdüremezsin ki...

AYDIN : Artık ticarete bakmamış tek gerçek sanat, şiir.

NUR : Buna hep inanmak istiyorsan, sakın siyasal inançlarından ötürü tutuklanma ya da inançlarından ötürü peygamber ilan etmesinler seni. O zaman şiir gider, geriye şair kalır ve her gün, her fırsatta satışa çıkarılırsın şekerim.

AYDIN : Hiç fena değil!

MELTEM : (NUR'a yakınlıkla bakar:) Bu konularla ilgilendiğini bilmiyordum.

NUR : Aman canım, bugünlerde film setlerinde sıralarını bekleyenler hep böyle şeyler konuşuyorlar nedense, ondan aklıma geldi. Haa sahi, Ömer'e gidecekmişsin. Yeni bir senaryon varmış galiba. Dün söyledi. Okumak istiyor. Seni gücendirmeyi hiç istememiş... Sahiden bak, istersen birlikte gidelim. Söylesene, senaryonda bana uygun bir rol var mı? Bakarsın beğenilir, çekmek isterler; beni unutursan gücenirim...

AYDIN : Tanrım, birkaç saat önce kollarımdaki kadın bu mu? Kiminle seviştim ben? (MELTEM, kopuştan hoşnut, muzaffer bir eda takınır.) Sen nerde belirsen, ayakta sandığım kadın yıkılır. (MELTEM toparlanır.)

NUR : Budalaca konuşma lütfen. Bakarsın yine birlikte oluruz... (MELTEM'e) Hadi şekerim. (Çıkar.)

MELTEM : (Bir an, geri döner:) Aydın... (Sanki koşup ona sarılmak ister.) Gel... Bir buh-randı, deriz çocuklara... Herkese olabilir...

AYDIN : Git, diyorum. Git, durma! (MELTEM, süklüm püklüm giderken:) Bir daha da ne yaparsan kendin için yap. Benim için sakın bir şey yapma! (MELTEM de soldan çıkar. AYDIN sırtüstü yere uzanır:) Eyy hülyalar, elveda! Elveda gençlik! Tutkulara elveda!..

MELTEM : (Tek başına döner gelir; çılgın gibi eve dalar, kardeşini yerde ölmüş gibi görür, üstüne atılır. Abartılı bir oyun, çünkü bu da o an, onun zihninden geçen sahnedir.) Hayır, ne olur, hayır! Ölemezsin! Yıkılmanı istemiyorum, yok olmanı istemiyorum! (Saçlarını okşar.) Seni yargılamak istememiştim... Lütfen. Aç gözlerini, lütfen... (Dikkatle bakar ona:) Hem, bu kadar dürüst olmak zorunda mıydın?

AYDIN : (Gözlerini aralar. Doğrulurken şimdiki zaman tonu:) Kadın oyuncuyu yanımdan alıp gitmiştin. Kopuşumuzdan ne kadar mutluydun.

MELTEM : (Şimdiki zaman:) Mutlu mu dedin? Tiyatroda her şey başıma kalmış, bütün borçları harçlarıyla. Nasıl mutlu olabilirim, neden?

AYDIN : (Yerde oturmakta:) Kendine sor.

MELTEM : (Gözlerini kaçırır.) Sen o kadından kendin soğumuştun artık. O yüzden de zaten... (Hafif hafif hıçkırır.)

AYDIN : Meltem...

MELTEM : Hayır, bırak beni...

AYDIN : Ağlama, ne olur...

MELTEM : Yıkmak istedin, evet. Her şeyi. Ama neden?

AYDIN : (Yine değişir.) Benden uzaklaştırdığın kadının koluna girip hemen film şirketinin yolunu tuttun mu, tutmadın mı?

MELTEM : (Gözlerini siler.) Hemen değil. Ama gideceğim. Buna zorunluyum, çünkü... (Onu omzundan usulca iter:) Pekâlâ, şimdi gerçekten uzanabilirsin. Ölüme bir adım atabilirsin...

AYDIN : (İster istemez sahnenin sol önüne gider uzanır.) Ama o gece otelde ikinizin ve bütün tiyatro kadromuzun içebileceği kadar içmiştim, unutma. (Işıklar değişir.)

MELTEM : Sus artık. Zaten konuşacak durumda değilsin. (Banka doğru yürürken boşluğa:) O gece Aydın'sız atlaya sıçraya oynadık. Tatsız. (Bir an) Onda bir şey vardı. Bir büyü. Sahnede varlığı, hatta sadece orada, perde gerisinde olduğunu bilmek bile oyunumuzu ışıltılara boğardı. Perde kapandı. Arkadaşların hepsi, bir köşede bir iki lokma yemeye gittiler. Fakat ben hiçbir yere gidemem. Can var. Hesaplara bakmalıyım. Küllükleri denetlemeli, ışıkları söndürmeliyim. (Oynar.) Bu ayki toplam gelir yine de ücretleri ödemeye yetmiyor. Marangoza borç ne olacak? Boyacı, matbaa, vergi... (Öfkeli) Allah cezanı vermesin Aydın! Tam zamanını buldun... (Kulise doğru:) Gecenin bir saati. Neredeyse sabaha yakın. (Telefonun zili.) Alo? Efendim? Evet, evet. Burası, evet. Benim. Meltem Tura benim evet. Buyrun. Nerden? Hastaneden mi? Acil? Ne demek? Nasıl olur? Şimdi geliyorum... (Fırlar. Bahçeyi geçip sokak kapısından yeniden girecektir. Bu arada:) Allahım, Allahım, Allahım, nasıl yapar bunu, neden? Ölemez. Olmaz. Ölmemeli... Ah şekerim, Aydın'cığım, o kadar sevildiğini nasıl anlamazsın? Bir oyuncu parçası seni bıraktı diye... Yoo, olamaz, bunun için yapmadın. Peki, niçin, niçin, niçin? Hastane. (Son kerte trajik biçimde AYDIN'ın üstüne kapanır.) Ah Aydın'cığım, Aydın, ne oldu sana? Aydın, hayatım, bitanem... Aydın, şekerim, şekerciğim. (Ton değiştirir.) Acilde. (Ton değiştirir.) Bu ne? Demek miğdesi yıkandı? Yaşayacak mı? Yaşayacak, değil mi doktor? Ah, gidiyorsunuz. Tabii. Evet. (Sanki biri çıkar.) Aydın? (Kardeşinin bileğini tutar.) Yaşıyor, evet. Yaşayacak. Çok şükür. Canım, canım beni işitiyor musun? Seni sevdiğimi, sana ne kadar muhtaç olduğumu nasıl bilmezsin? (Birden, utanmış gibi, anlam değiştirir.) Senin tiyatron orası. Bu duruma sen getirdin orayı, sana ihtiyacı var. Bunu nasıl anlamazsın? Sensiz ne oluruz? Daha sürdüreceğiz. Birlikte, sanatların en soylusunu, en dayanıklısını yapacağız. (AYDIN, doğrulur, kalkar. MELTEM de ayağa kalkar. Duygu havası birden bıçak gibi kesilir.) Neden yapmıştın bunu?

AYDIN : (Üstünü başını silkeler.) Yürek başkaldırır, hayat sınar ve asla bağışlamaz.

MELTEM : (Yarı şaka, yarı ciddi:) Hayata başkaldırının bedeli: Otelle hastanenin yüklüce faturası. Zaman ilerledikçe sensiz yürütemez olduğumuz tiyatronun üst üste yığılan borçları. Bir de film şirketine gittim, ne pahasına olursa olsun senaryomu sattım, diye kınıyorsun beni.

AYDIN : Sana, benim borçlarımı öde demedim ki. (Yeniden içer.)

MELTEM : Kim ödeyecekti?

AYDIN : Kendim.

MELTEM : (Küçümseyici:) Neyle?

AYDIN : (Bağırır.) Ödeyemezsem de ödeyemem! Hayat benim hayatım.

MELTEM : Tutuklanırdınız efendim. Kardeşim borç, dolandırıcılık gibi adi suçlardan...

AYDIN : Hah hah haa! Beni kollarmış gibi toplumda kendi saygınlığını korumak istemişsen, ödediğin faturalar benim faturalarım olamaz.

MELTEM : (Bağırır.) Reddedebilirdin! Hiçbir zaman reddetmedin. Onun yerine, hasta-nede, daha gözlerini açar açmaz... (Kendi eline bakar.) Bu elimi tuttun. (AYDIN, tutar.)

AYDIN : (Ton değiştirir.) Bağışla... (Bakışırlar. AYDIN, utangaçtır.) Ve sağol.

MELTEM : (Yutkunur.) Daha sonra, evine çıktığında seni görmeye geldim. Tıraş olmuştun. Giyinmiştin. Bana karşı çok inceydin.

AYDIN : (O günde: İncelikli, kardeşine sarılır, yanaklarından öper.) Her şey için tekrar teşekkürler.

MELTEM : (Uyumlu.) Değmez. Bir buhrandı. Hepimize olabilir...

AYDIN : (Başını eğer.) Çocuklar... evdekiler... onlar biliyorlar mı?

MELTEM : Yooo, hayır. (Gülümser.) Galiba, üstlerine bir yük düşer mi diye, bilmek de istemiyor kimse... Artık kim biliyorsa, kim yüklenirse... (AYDIN'ın gerildiğini algılar.) (Bir an) Beni nasıl korkuttun bilsen! (Yine bir an) Şey... O hapları nereden buldun?

AYDIN : (Sıkılgan, gülümser.) Nur'la sen gittikten sonra, odaya indim. Ben.. boşlukta yüzüyor gibiydim. Başoyuncumuz ise, iki şişe uyku hapını yatağın başucunda bırakmış. Pardon, unutmuş...

MELTEM : Neden 'bırakmış' demek istemedin?

AYDIN : Öyle desem, bu hayattan, vazgeçilmez bir kadın uğruna ayrılmaya karar verdiğim anlamı çıkar mıydı? Sonra, işin içine bir kasıt, bir çeşit cinayete teşebbüs suçu karışmaz mı?

MELTEM : Neler düşünebiliyorsun...

AYDIN : Çünkü ruhum kirli benim.

MELTEM : (Ona sarılır.) Hayır canım, sen temizsin. Çok temiz. Bembeyazsın. O nedenle de her kir çarçabuk görünüyor üstünde.

AYDIN : Yapma! Bana bu kadar yaklaşma!

MELTEM : (Onu iter.) Pekâlâ. Yeni yazacağın oyunda kullanırsın bu cümleyi.

AYDIN : Evime bunun için mi geldin yoksa? Beni tiyatroya döndürmeye?.. (MELTEM önüne bakar.) Sana bir şey söyleyeyim mi küçükhanım? Artık oyun yazmayacağım. Yönetmenlik de etmeyeceğim. Sahneye de çıkmayacağım. Tiyatro bitti.

MELTEM : Ben de salt şiirle yaşayamayacağını söylüyorum. Hiç gerçekçi değilsin.

AYDIN : Hayatın anlamını ve sanatın gerçeğini arıyorum Yalnız onu. Bunun için de hiç hak etmemişken hiç kimseye ne 'harikasınız' diyeceğim, ne de 'özgün ve teksiniz.' Ama sen diyeceksin ve ben bir gün seni, bütün mukavemetini yitirmiş, yalanın yalan olduğunu bile artık ayırdedemez hale gelmiş yüzünle göreceğim. (Şimdiki zaman) İşte, TV'de gördüm: Bütün mukavemetini yitirmişsin. Sanatın istediği sabrı gösterememişsin.

MELTEM : (Şimdiki zaman) Sen de hayatın istediği sabrı gösteremedin; onun hiçbir çağırışına kulak vermedin, sonuçta da hiçbir yere ulaşmadın.

AYDIN : (Cebinde bir mektup çıkarır, gözgezdirir. Başta okuduğu bir bölümü okur:) "Efendim, size bu satırları yazmayı kendime bir borç bildim. On altı yıla hükümlü bir siyasi tutukluyum. Dünyanın sadece, sadece silahla değiştirilebileceğine inanıyor, sanatın hiçbir işlevi olmadığını düşünüyordum. Ancak, bugün şunu itiraf etmek zorundayım: Aylarca kapalı kaldığım hücrede, o karanlık dünyada ben ışığı da, ayakta kalmak, hayata bağlılığımı sürdürebilmek gücünü de ezberimdeki birkaç şiirinizle bulabildim. Bazen bu dizelerde ne var, diye düşünürüm. (AYDIN, kâğıdı MELTEM'e verir. Bundan sonraki satırlar ezberindedir.) Bağırmayan, çığlık atmayan, yumruk sıkmayan söz dizileri. Ama insanı çok daha derin bir yerden ha-rekete geçiriyor. Lütfen okurunuza ihanet etmeyin." (Bir an)

MELTEM : (Son birkaç cümleyi o okur şimdi; sesi titrer:) Yumruk sıkmayan söz dizileri... İnsan bazen sözün gücünü unutuyor. AYDIN : Aynı oranda da tehlikelidir sözcükler. Birçok insan hayatını söndürebilir. Sorumluluktan söz açılıyor da sık sık... MELTEM : (Yengin) Evet. Özür dilerim. Şiirinin bir yere ulaşmış olması.. Sürdürebilmen için de belki... (Kağıdı geri uzatır.) (Sessizlik. AYDIN silkinir. Mektup sahnesi kafasından geçmiştir tabii. Şimdiki gerçek zamana dönülür:) Tabii... Peki... Hayat senin hayatın... Şiirle bir yere ulaşmış olman, onu sürdürebilmen için de gerekli zaten. (AYDIN'ın tuhaf tuhaf bakışından tedirgin olur.) Öyle değil mi? (Yanıt alamaz. AYDIN, bardağına konyak koyar.) Bir parça da bana. (AYDIN, koyar. İçerler. Koltuğa otururken:) Buraya gelince... Şu bahçe kapısından geçerken, ne tuhaf değil mi, kendimi, hiçbir şey annemin anısını bölemezmiş gibi duyuyordum... Oysa daha ilk adımda babamla Sermet Amca... Ama, düşünüyorum da, senden ötürü. Anıları bölen hep sen. Annemse... (Dalar.) Çekimdeydik. İşte şu TV'de izlediğin konuşmanın çekimi. Hastaneden telefon ettiler. Hemen gittim, fakat yetişemedim. Öleli birkaç dakika olmuştu. Yanakları sıcacıktı daha. Yanında beş çocuğundan hiçbiri yok.

AYDIN : (Etkilenmiştir. MELTEM'in yanına oturur. Cebinden bir fotoğraf çıkarır.) Bunu odasında buldum. Başucundaki çekmecede. Bir hırsızlık yaptım; aldım. Bak. (Birlikte bakarlar.) Fotoğrafın çekildiği günü hatırlıyorum. Bir pazar sabahı. Hem kar, hem güneş vardı. Annem araba ehliyetini yeni almıştı; bizleri gezdirecek... Yıllar sonra, yeni bir fakülte bitirmiş gibi, kendinden müthiş hoşnut, baksana, arabasının önünde...

MELTEM : Sahi, bu şapkası!. Hani, Celia Johnson'm Kısa Tesadüfler filminde giydiği? Şapkanın tıpkısını yaptırmış. Bana komik gelirdi: Kasketle türban arası, sol yanında da taşlı iğneyle tutturulan fiyongası... Ah anne! Hele şu Shirley Temple çizmeleri... Zaten onun o, Feriha Tevfık mantoları, Marie Bell dudakları, Mevhibe İnönü emprimeleri...

AYDIN : (Güler.) Yaz deyince daha çok Doris Day kılıkları... O böyle tuhaf bir karmaşaydı işte. (Bir an) Fotoğrafı Semih çekmişti. Burada onun için yok. Cemil sağdı daha. Metin gitmemişti. Babama bak. Hemen hemen evin altıncı çocuğu... (Gülerler.)

MELTEM : Bir kısa paça bahriyelisi eksik üstünde. Yüzünde, şu an güvence altındaki oğlan çocuk tebessümü... Annem kolunun altına aldığı için...

AYDIN : Metin'in bakışları uzak. Sanki orada değil. Cemil, fotoğraftan fırlayıp çıkacak dersin, başında kaskıyla...

MELTEM : Bize bak...

AYDIN : Sen işte. Bakışların ne kadar saf, berrak. Gülüşün...

MELTEM : (Kaçınmasına) Senin geniş beyaz kazağını giymişim yine.

AYDIN : (Duyarlı:) Elin her zaman elimde olurdu. Burada da öyle. Nasıl sıkı sıkıya tutmuşuz... (Elini usulca MELTEM'in eline uzatır.) Elin elimde olunca... (MELTEM de elini uzatır.) garip, coşkulu bir müzik, içinde müthiş bir çağıltıyla...

MELTEM : (Elini hemen çeker.) O, amcama âşık mıydı peki?

AYDIN : Kim? Haa, annemiz?.. Kim bilir. Bildiğim, kendisine biçilmiş kadınlık rolünü aşkınlıkla oynadığı. Amcamsa... Artık bilemiyorum, o mu hayatı yendi, hayat mı onu. Ne olursa olsun, başkalarına küçük görünen büyük bir hayatı yaşadı o.

MELTEM : Evet ama, o büyük hayatın hurdasını başkalarına taşıtarak. Asıl gerçek bu işte!

AYDIN : (Sokak kapısına doğru yürür.) Gerçek mi dedin? Gerçek korkutuyor beni. Yalnız o. (Bahçeye çıkar.) Yağmur dinmiş. Gökyüzünde yıldızlar... Hoşça kal.

MELTEM : (Ardından yürür.) Böyle gitmemelisin... Babamla Sermet amcadan daha kötü olacağız. Daha gülünç ya da daha acıklı. Bir gün sahiden tanımayacağız birbirimi-zi. Oysa, geleceği birlikte düşlemez miydik? Dinle... Hiçbir şeyimiz olmasa, oyunlarımız var bizim.

AYDIN : Öyle ya, oyunlar... (Suçlu gibi önlerine bakarlar. Kısa bir sessizlik ardından hemen değişir, ilkgençlik günlerinin canlılığına bürünerek sanki bir oyunu prova ederler.) (Oynar.) Yalnız mısınız Nina?

MELTEM : Treplev. Çehov'un Martı'sındaki. (Oynar.) Evet, yalnızım. (Orta ön basa-makta:)

AYDIN : (Sözde ölü bir martıyı MELTEM'in ayakları dibine bırakır.) İşte...

MELTEM : (Oynar.) Ne demek bu?

AYDIN : (Oynar.) Bu martıyı alçakça vurdum. Buyrun, size armağanım olsun. (Düzeltir.) Size bir hatıram olsun. (Yanına oturur.)

MELTEM : (Martıyı sözde alır, evirip çevirerek:) Teşekkür ederim, ama neyiniz var, bir tuhafsınız?

AYDIN : (Kısa bir sessizlikten sonra, hep oynayarak) Yakında kendimi de böyle vuracağım işte...

MELTEM : (Oynar.) Sizi neredeyse tanıyamayacağım Konstantin Gavriloviç.

AYDIN : (Oynar.) Ben de sizi tanıyamamaya başladım. Bana karşı değiştiniz Nina. Varlığımdan sıkılıyorsunuz. Bakışlarınızdaki şu ilgisizlik... (Metin dışı, ekleyerek.) Ellerinizi elimden çekişiniz...

MELTEM : (Oyun dışı) Ekleme yapma. (Oynar.) Son zamanlarda hep hırçınsınız. İğneli sözler ediyor, birtakım sembollerle konuşuyorsunuz. Şu martı da bir anlama gelmeli, ama ne, bilemiyorum. Ben basit bir kızım, sizi anlayamıyorum.

AYDIN : (Oynar.) Yoo, yo, oyunum fiyaskoyla sonuçlandığından beri anlamamaya başladınız beni. Zaten kadınlar başarısızlığı hoşgörmezler. Yaktım o oyunu. Geriye tek sayfasını bile bırakmadım. Ah, ne kadar mutsuzum bilemezsiniz Nina! Bana karşı soğuk davranmaya başlamanız öylesi birdenbire oldu ki, bir sabah uyandığımda şu gölü kurumuş bulsam, bu kadar şaşırıp sarsılmazdım. Beni basitliğinizden ötürü anlayamadığınızı söylüyorsunuz. Ortada anlaşılamayacak bir şey yok ki... Oyunum beğenilmedi, siz de benden yüz çevirdiniz. Eserimi ve beni küçümsüyorsunuz. Gözünüzde sıradan biri olup çıktım. Lanet olası, şu kırılan onurumun acısı dinmiyor içimde, beynime burgu gibi işliyor... (Sanki birini gösterir.) İşte Trigorin, gerçek bir dahi o, değil mi? Yürüyüşü bile Hamlet'inki gibi. Elinde kitap... (Trigorin'i taklit eder:) "sözler... sözler... sözler..."

SEMİH : (İlk göründüğü sahnedeki kılığında sahanlıkta görünür. İkisine) Laf... laf... laf... Bütün yaptığınız bu. Hayatı böyle mi değiştireceksiniz? Doğrusu, değişmesi gerektiğini siz ikiniz öğrettiniz bana, ama böyle değişmeyeceğini de... (Geri gider.)

AYDIN : Ne kadar aceleci...

MELTEM : (Hiçbir şey olmamış, az önce SEMİH yanlarından geçip gitmemiş gibi çevresine bakınır.) Hayır, öyle değil. (AYDIN'ın arkasına geçer.) Burada... Böyle, her akşam karanlığı körebe oynardık seninle.

AYDIN : (Silkinir.) Ne dedin? Haa, evet. Körebe.

MELTEM : (Ağacın arkasına geçer. Yeni bir oyun başlamak üzeredir.) Saklanırdım... Beni aramaya başlardın. (Usul usul boynundaki eşarbı çözer.)

AYDIN : (Biraz tedirgin, ama yine de kız kardeşinin yanına gelir.) Oynamak mı istiyorsun? Yani, Nina'yi oynamak istemiyor musun?

MELTEM : (Çoktan yeni oyunun içinde, ses tonu geçmişe değişirken) Bunu bağlıyorum. (Eşarbını AYDIN'ın gözlerine bağlar.) Bu sefer bulamayacaksın. (Der demez sanki on üç-on dört yaşlarında olur.) Bu-la-maaaa-yaaa-cak-sın! (Sessizce kaçar. Bir süre, bahçede, tutkuyla oynanan körebe oyunu:)

AYDIN : (Geçmişte) Bi bulursam ama?..

MELTEM : (AYDIN yaklaşırken kaçar; durmadan yer değiştirerek bir şiir okur.)*

 "Bir zaman düşlerimde çılgın, ateşli aşklar,

Güzel saçlar, mersinler, muhabbet çiçekleri,

Tatlı dudaklar, acı sözler,

Yaşlı şarkıların üzgün ahenkleri..."

(AYDIN, gözleri bağlı, aranırken sürdürür.)

 "Soldu sarardı, uçup gitti o düşler

Savruldu rüzgârlarda rüyalarımın sultanı!

Bana yalnız, o günlerde yumuşak şiirlere

Alevli, çılgın ne döktümse o kaldı."

(Ciddi, duyarlı bir atmosferin ardından  yeniden kızışan çocuksu oyun havasında)

MELTEM : (Ağaca sarılır, çevresinde dönerken şiiri muzip bir tonla bitirir.)

 "Sen kaldın öksüz şarkı!

Sen de uç git şimdi,

Ara o hayali, düşlerde çoktan silik, (Gülerek)

Bulursan selam söyle Eyy havalı gölgeye gönderdiğim hafif soluk..."

(Ağaçtan uzaklaşır, rüzgâr gibi ıslık çalar ve)

Bulursan selam söyle... Bulursan selam söyle!..

(AYDIN, şiirin havasından bir süre çıkamamıştır, ama şimdi sesin geldiği yöne doğru ani bir hamle yapar. Bir köşe kapmaca daha:)

AYDIN : (Soluk soluğa, aranırken) Ahh Heine, büyük ozan!.. (Mırıldanır.)

"Bir zaman düşlerimde çılgın, ateşli aşklar,

Güzel saçlar, mersinler, muhabbet çiçekleri,

Tatlı dudaklar, acı sözler, Yaşlı şarkıların üzgün ahenkleri..."

MELTEM : (Yine ağacın yanında) "Yaşlı şarkıların üzgün ahenkleri..." (AYDIN bir atılımda sesin geldiği yere varır; MELTEM'i belinden yakalar; sözde oyun gereği yapıyormuş gibi kardeşinin gövdesini yoklar, duyarlıkla dokunur ona. ikisinin de heyecanlandığı anlaşılır. MELTEM, AYDIN'ı usulca iterek kurtulur. Göğsü inip çıkmakta. Sanki bir bekleyiş içinde)

AYDIN : (Gözleri hâlâ bağlı, elleri yine boşlukta, aranarak)

"Soldu sarardı, uçup gitti o düşler,

Savruldu rüzgârlarda rüyalarımın sultanı!.." (Bir an, aranış.)

MELTEM : (Fısıltıyla) Söyle... Durma, söyle... Yine söyle...

AYDIN : (Ona doğru ilerler.) Bana yalnız, o günlerde yumuşak şiirlere Alevli, çılgın ne döktümse o kaldı. (MELTEM çok yakın; ona değmekle değmemek arası, çok zarif bir okşama eğilimi. MELTEM de aynı eğilimle ona çok yakın olmak üzeredir.)

SEMİH : (Yükseltide, sislerde, bir süredir onlara bakıyor.) On iki yaşlarında sözde Yine oynuyorlar. Hep ikisi oynuyor!.. (Yükseltiden iner, gözden ağır ağır kaybolurken)

AYDIN : (SEMİH'in gelişi ve sesiyle irkilmiştir. Bocalar.) Bul...dum... buldum seni! (MELTEM'i hoyratça iter.)

MELTEM : (Toparlanır.) Aa, amaaan!.. (Kekeler.) Sanki... Bu Semih de...

AYDIN : Körebe!

MELTEM : Ee, peki napalım!..

AYDIN : Kaçmadın?

MELTEM : Üff, bıktım, kaça kaça... kaçmaktan bitkin düşmüşüm zaten!.. (Bir an. ikisi de suçlu dururlar.) Hep böyle mi duracaksın?

AYDIN : Nasıl?

MELTEM : Gözlerin bağlı? (AYDIN istemeye istemeye eşarbı çözerken) Hayır, açma!

AYDIN : (Eşarbı yine de çözerken, şimdiki zaman tonunda, alaycı)

Sen kaldın öksüz şarkı! Sen de uç git şimdi...

(Hiç yüzüne bakmadan eşarbı MELTEM'e uzatır. Bu sefer o kendi gözlerini bağlarken şimdiki zaman tonuna geçer.)

MELTEM : Burada... böyle, her akşamüstü körebe oynardık seninle... şiirlerle... (Elyordamıyla bahçede dolanır. AYDIN, sürekli olarak onun kendine değmesinden kaçınır.) Semih bilirdi... Oyunlarımızı kıskanırdı...

AYDIN : Oyunlarımıza kızardı.

MELTEM : Bize hiç katılmadı.

AYDIN : Onu hiç istemedik. (Şeytansı) Her zaman ikimiz oynadık. Yalnız ikimiz... (Bir an.) Onu vurdular. Martıyı... (Ton değiştirir.) Konstantin Gavriloviç, neden vurdunuz bu martıyı?

MELTEM : (Koltuğa çöker, eşarbı gözlerinden çözer.) Ne?

AYDIN : (Toparlanır.) Hiç. (Bir an)

MELTEM : Ne dedin?

AYDIN : Onu vurdular! Onu vurdum. Semih'i... Unuttuk.

MELTEM : (Ellerine bakar.) Nasıl yorgunum! (Sessizlik. Loşluk artar. Kurbağa sesleri.)

AYDIN : (Kardeşinin yanına gelir, şiirsel) Seni hep büyük ölçüler, engin ufuklar kadını olarak düşünürdüm.

MELTEM : Hayat ortalama. Düşlerse... Yıllardır düş kurmaya hiç vaktim olmadı. (Kalkar. Gider, olmayan bir aynada kendine bakar.)

AYDIN : Nasıl görüyorsun orda kendini?

MELTEM : Yorgun. Yaşlı. Bezgin. Senden ve her şeyden ötürü.

AYDIN : Dergilerde, gazetelerdeki fotoğraflarında çok hoşsun. Televizyon ekranında da pırıl pırıldın. Hâlâ çok havalı... nasıl desem, çekici.

MELTEM : (Boş bulunur.) Beğendin mi sahi?

AYDIN : Başarmış bir kadının kendinden hoşnutluğuyla her yanından ışıklar saçılıyordu.

MELTEM : O zaman annemiz ölmemişti daha! (Sessizlik)

AYDIN : (MELTEM'e yaklaşır.) Beni hoşgör.

MELTEM : Ne dedin?

AYDIN : Bencilliğimi hoşgör. Oğlunu yetiştirmen gerektiğini aklıma bile getirmedim. Annemizin iki ameliyat geçirdiği dönemlerden haberim yok. O hastaneler... Oralara katlanmak bile başlı başına...

MELTEM : Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun bana?

AYDIN : Nasıl?

MELTEM : Acır gibi. (Sessizce ağlar.) Ah, ne kadar şiirsiz bir hayat yaşıyoruz.

AYDIN : (Bir şiir okur.)* *

"İncelikle sevdiler birbirlerini her zaman

Derin bir tasayla, çılgınca, isyancı bir tutkuyla!

Kaçıyorlardı itiraftan ve karşılaşmaktan,

Düşman gibi; boştu ve soğuktu konuşmaları da..."

(Sessizlik) Ağzım kurudu. Bir şey içelim. (Sözde şişeyi alır.) Bu boş.

MELTEM : (Mutfak kapısına doğru yönelir.) En iyisi çay yapayım.

AYDIN : (İşitilir işitilmez) Gitme...

MELTEM : Ne dedin?

AYDIN : Ne dedim?

MELTEM : (Dikkatli bakar ona. Çıkarken) Çayı şimdi yaparım.

AYDIN : (Ardından bir süre bakar. Döner, sokak kapısı önüne çıkar, başını gökyüzüne kaldırır.) Bulutlar iyice açılmış. Bol yıldızlı bir gece.... Ortalık mis gibi kokuyor. (Bir an) Hiç gitme, demiştim ona. Gitme... (Müzik başlar.) Hâlâ birlikte çıkabiliriz. Hayatın içine içine yürüyebiliriz... Suskun ve gururlu... (Tam geri doğru bir adım atacakken)

MELTEM : (İçerden sesi gelir) Bu mutfak dolabı da her zaman kırıktır böyle. Kapaklar ikide bir düşer. (Sesi daha yakın) Sahi, ne yapacağız burayı, satacak mıyız?

AYDIN : (Hemen bahçeye yürür, çıkar. Sahnenin önünden sol kulise doğru ilerlerken:)

"Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar

Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi."

MELTEM : (Geri gelir.) Çay suyunu koydum. (AYDIN'ı göremez.) Aydın? (Bahçe kapısına gider; açıktır. O da çıkar.) Aydın? (Yıldızlı gökyüzüne bakar. Sessizlik) Aydın, dinle... Yalnızca mezarlıklarda buluşmayalım! (Sessizlik. AYDIN'ın gittiğini anlar.) (AYDIN ağır ağır, yükseltiye çıkıp sisli aydınlıkta dururken MELTEM:)

"Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar

Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi

Fakat orada da tanımadılar birbirlerini..."

(Şimdi AYDIN ve MELTEM başlangıçtaki duruşlarından ters yönde durmakta, yani farklı ama, —sağsa sol/solsa sağ gibi — yine ters yönlere bakmaktadırlar.) (MELTEM ürperir.) Ne uzaklık... Bunca bir yakınlıkta... (Müzik. Tabloyu bir süre izleriz.)