Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

İLK YILLAR

Orhan Asena

 

KİŞİLER

Süleyman: Kanunî Sultan Süleyman, (Muhteşem Süleyman) İlkin 25 yaşlarında, sonra 40 yaşlarında.

İbrahim: Makbul İbrahim Paşa. İlkin 25 yaşlarında, sonra 40 yaşlarında.

Roksolan ya da Hurrem: İlkin 16 yaşlarında, sonra 30.

Daye Hatun: 40 yaşlarında, sonra 55.

Hafze Sultan: Valide Sultan (Süleyman'ın annesi) İlkin 45 yaşlarında, sonra 60.

Piri Mehmet Paşa: Süleyman'ın ilk veziriazamı.

(Yavuz Selim devrinden kalma) 60-65 yaşlarında.

Gülbahar: Süleyman'ın ilk hasekisi (Şehzade Mustafa'nın annesi) 22 yaşlarında, zaman içinde o yaşlanacaktır. 37 yaşlarında olacaktır.

Allı kız

Mavili kız

Sarılı kız

Yeşilli kız: Süleyman hareminin kızları, en büyüğü 20 yaşlarında.

Suzidil Kalfa: 30 yaşlarında.

Şemsifelek Kalfa: 30 yaşlarında.

Kızlarağası: Siyahi, başlangıçta 45, sonra 60 yaşlarında.

Alisio Ciritti: Venedik Doc'unun gayri meşru oğlu.

Josepn De Lamberg: Ferdinand'ın İstanbul'a gönderdiği elçi.

Cornelius Dupplicius: Ferdinand'ın İstanbul'a gönderdiği bir başka elçi.

Haremağaları - İç oğlanları - Ulaklar...

BİRİNCİ PERDE

SAHNE:l

Topkapı Sarayı'nda Hasbahçe. Buraya erkek olarak Süleyman bile giremez. Herkes her şey Valide Sultan'ın buyruğundadır. Renk renk çiçekler arasında renk renk giyinmiş kızlar... En büyüğü yirmi yaşındadır. Hepsi de zevkle giyinmiş, takmış takıştırmış, giydiğini taktığını yakıştırmıştır kendisine. Şu anda Daye Hatun'un zarafet hakkında dersini dinlemektedir. Daye Hatun henüz kırk yaşlarında ve hâlâ güzel bir kadındır.

Uzaktan uzağa bir ud sesi duyulur, kimbilir belki de Hasbahçe'nin bir başka köşesinde başka kızlar, bir başka kalfadan ud dersi almaktalar.

DAYE HATUN: Burada, dünyanın en büyük hükümdarı Sultan Süleyman'ın sarayında bulunduğunuz için yazgınıza şükretmelisiniz. Hünkârımız efendimizin gözü bir an için size de değebilir, sizi arzu edebilir, çağırtabilir bir gece yanına. Hünkârımız efendimizin koyunlarına girmek cennetiâlaya girmekle birdir.

Kızlar gülüşürler, biraz şehvet, biraz özlem, biraz düşkırıklığı sezdiren gülüşler...

DAYE HATUN: Peki, düşündünüz mü hiç benim hünkâr efendimize sunacağım ne? (Teker teker kızları gözden geçirir, içlerinde en göze batana buyurur.) Sen allı kız, gel buraya!

ALLI KIZ: (Gelir, esmer ırkın gerçekten güzel bir örneğidir.)

DAYE HATUN: Sanır mısın ki: Bu çekik siyah gözlerin, bu ince endamın, bu raksedercesine yürüyüşün yeter hünkârımız efendimizin gönüllerini çelmeye? Gözleri belki bir gece dinlenebilir sende, sonra bir soluk menekşe gibi atılırsın bir köşeye. (İçinde belli belirsiz biracı anı uyanmıştır.) Sen o gecenin ateşiyle yanıp tutuşurken, hünkârımız efendimizin bir ikinci vuslatını beklerken, yatağın çoktan kapışılmıştır.

ALLI KIZ: (Üzgün önüne bakar.)

DAYE HATUN: (Hepsine birden seslenir.) Gülmeyi bilmiyorsunuz. İçtenliği fettanlıkla, zarafeti soğuklukla, açıklığı saçıklıkla karıştırıyorsunuz. (Mavili kıza) Sen mavili kız! Kalk ayağa ve gülümse.

MAVİLİ KIZ: (Kalkar ve gülümser.)

DAYE HATUN: Sen yeşilli kız kalk ve gülümse!

YEŞİLLİ KIZ: (Kalkar ve gülümser.)

DAYE HATUN: Olmuyor, olmuyor! Birbirinizden ödünç mü alıyorsunuz bu iğreti öksüz kız gülüşünü? (Eliyle oturun işareti yapar.) Tanrı sizi şu göründüğünüzden çok daha güzel yaratmış. Siz birbirinize bakarak bozuyorsunuz bu nefis yapıyı. Herkes öbürünün güzelliğinden bir şeyler aşırayım derken, kendi güzelliğini bozuyor. Çünkü kendinize güveniniz yok. Aklınız fikriniz bedeninizde. Ruh olmazsa beden nedir ki? Beden şu çalınan ud gibidir. Siz onu dile getiren mızrap olmalısınız, o mızraptan dökülen ahenk olmalısınız. Size bakarken ne udu ne mızrabı görmeli göz.

Suzidil Kalfa üç yeni cariye getirir, kendi ülkelerinin giysileriyledirler. Ürkeklikleri şaşkınlıkları acınacak haldedir. Yalnız Roksolan (Sonra Hurrem) bir saraya yeni getirilmiş bir cariye değil de sarayın kraliçesiymişcesine gururlu ve cesur bakışlarla çevresini süzmektedir. Onlar kendisini değil de, kendisi onları beğenecek ya da beğenmeyecekmiş gibi hep yukarıdan bakmaktadır. Daha girişiyle büyüleyivermiştir Daye Hatunu.

SUZİDİL KALFA: Sana üç yeni kız getirdim Daye Hatun! Değer mi değmez mi bilmem ama, seni uğraştıracaklar biraz. (Birinci cariyeyi öne iter.) Bu Akdenizli korsanların armağanı saraya. Adı Mariya. Bir İtalyan. (Mariya süklüm püklüm yürür, âdeta gözlerden kaybolmak istercesine bir köşeye çekilir, büzülür kalır oraya, başını önünden kaldırmaya cesaret edemez.)

SUZİDİL KALFA: (İkinci kızı iter öne.) Bu bir nemce dilberi. Akıncılar Bey'i Sultan Zade Gazi Hüsrev Bey'in armağanı dayısı oğullarına. Adı Ester.

Ester de öbürünün yanına büzülür bir an önce.

SUZİDİL KALFA: (Roksolan'ı iter öne.) Bu bir Rus kızı. Kırım Han'ı Sahip Giray'ın yetiştirmesi. Adı Roksolan.

Roksolan dikelir, gururlu adımlarla yürür, gülüşmekte olan kızlara hışımla bakar, onların arasından kendine bir yol açar. Onların arkasında, onların da üstünde bir yere oturur.

SARILI KIZ: (Alaycı) Yoksa bir prenses mi bu Suzidil Kalfa?

SUZİDİL KALFA: (Bir kahkaha atar.) Prenses mi? Haydi canım! Bir köy papazının kızı işte.

ALLI KIZ: Yani bir köylü.

Kızlar kahkahalarla gülüşürler. Roksolan, birden çelik mavisi bakışlarını onlara çevirir, gülüşenler susuverirler.

DAYE HATUN: (Deminden beri büyülenmişcesine seyretmektedir onu, döner sarılı kıza.) Hayır kızım, bir prenses değil bu kız ama, bir prenses ruhu taşıyor. (Yürür, genç kızın yanına varır, gülümseyerek bakar Roksolan'a.) Bu kıza dikkat edin! Bir gün gelecek hepiniz onun önünde yerlere kapanacaksınız.

ROKSOLAN: (Bu dostça yaklaşımdan memnun gülümser.)

DAYE HATUN: (Heyecanla) İşte kızlar!.. Benim size bir türlü anlatamadığım gülümseme bu.

Bir haremağası girer ve haber verir.

HAREMAĞASI: Valide Sultan teşrif ederler Daye Hatun!

DAYE HATUN: (Bir el çırpar, kızlar hemen kaybolurlar, Suzidil de üç kızı birlikte götürür, Roksolan çıkarken dönüp bir daha gülümser Daye Hatun'a.)

Hafze Sultan girer. Kırkı aşmış olmasına rağmen hâlâ çok güzel bir kadındır.

DAYE HATUN: (Önünde yerlere kadar eğilir.) Sultanım!

HAFZE SULTAN: (Kaygılı) Beni üzen bir şey var Daye Hatun! Çok büyük bir titizlikle seçip aslanıma gönderdiğim o gül gibi kızların ömürleri bir gece bile sürmüyor. Hiçbirini bir ikinci kez koklamak içinden gelmiyor.

DAYE HATUN: Bu da gösterir ki, hünkârımız efendimiz haseki sultanlarına pek bağlılar... Doğrusu da şu ki: Gülbahar Hatun, aya ben doğdum, sen doğma diyecek kadar güzel. Buna bir de o doğuştan getirdiği soylu tavrı, o yapmacıksız nezaketi, o kendine güvenin yarattığı gururu eklerseniz sultanım, hünkârımız efendimizin neden bir başka visali aramadığı ortaya çıkar.

HAFZE SULTAN: (İçtenlikle) Yanlış anlama Daye Hatun! Oğlumun Gülbahar'ı üzmesini, gücendirmesini kesinlikle istemem. Ama hasekinin de ikbal gururu içinde herkesi hor görmesi hoşuma gitmez. Arada sırada onun da yüreği hop etmeli, kendine bir sırdaş, bir müttefik ararken saraydaki öbür kadınları görmeli. Kızlarımı, beni... (Kesin ve apaçık konuşur.) Bana bir kız gerek Daye Hatun! Bir süre tedirgin etsin Gülbahar'ı, uykularını kaçırsın. Ama.. (Elini çırpar gibi yapar.) ben elimi çırptığımda...

DAYE HATUN: Anlıyorum sultanım! Bugün böyle bir kız geçti elime. Adı Roksolan. Henüz çok yeni ve vahşi. Üstünde uzun süre işlemem gerek. Vaktinden önce hünkârımız efendimize sunmaktan çekinirim.

HAFZE SULTAN: Bu kızı hazır olduğunda görmek isterim Daye Hatun.

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: II

Hünkârın arz odası. Süleyman'la İbrahim. İkisi de hemen hemen aynı yaştadırlar. Aşağı yukarı yirmi beş yaşlarında. O tarihte İbrahim Ağa Süleyman'ın has odabaşısıdır.

SÜLEYMAN: (Bir pencereden dışarıya bakmaktadır). Dünya değişiyor İbrahim! Çok değişiyor. Dünya batlamyosun dünyası değil artık. Karanlıklar aydınlanıyor, karanlıkların ardında başka ülkeler... Başka kıt'alar... Başka dünyalar... Ben, dünyanın bu yarısında hüküm sürerken, öbür yarısında olup bitenler uykularımı kaçıracak, biliyorum. Kimseye veremeyeceğim bir sırrı açıklayım mı sana İbrahim: Ben galiba korkuyorum biraz.

İBRAHİM: Hiç kimse şu değersiz kulunuz kadar anlayamaz bu kaygınızı hünkârım! Çünkü dünyaya açıldıkça önünüzde sorunlar karmaşıklaşıyor.

SÜLEYMAN: (Birden döner, şaşırmışcasına bakar İbrahim'e, sonra gülümser, biraz da tehlikeli bir gülümsemedir bu.) İşte seni bunun için seviyorum İbrahim! Demek istediğimin de ötesini kavrayabiliyorsun. En içinden çıkılmaz düşüncelerim, senin dilinde birden açıklık kazanıveriyor. (Bir an susar.) Bazen düşünüyorum: Acaba ben mi senin aklınla düşünüyorum, yoksa sen mi beni benden iyi izliyorsun?

İBRAHİM: Estağfurullah hünkârım! Ben, şu lütfedip kanatlandırdığınız aklımla, sizin o en yüksekten uçan düşüncelerinize ulaşmaya çalışıyorum.

SÜLEYMAN: (Garip bir coşku içindedir.) Babam Cennet-mekan Selim Han, bir fırtına adamdı. Üç kıt'a üstünde birden esti. Üç kıt'anın altını üstüne getirdi. Ta içimden bir ses bana diyor ki: Senin görevin daha başka olmalı. Bir fırtınadan sonraki o büyük, o güzel aydınlık olmalısın sen.

İBRAHİM: Doğru düşünürsünüz hünkârım! Ülkeler kılıçla kazanılır, insanlar adaletle.

SÜLEYMAN: Öyle sanıyorum ki çok büyük yeller esecek dünyamızın üstünden. O gün geldiğinde hazır bulunmamız gerek. Senden Aristo'nun devletini bana çevirmeni isteyeceğim. Hani Manisa'dayken parça parça okurdun ya bana. Tümünü okumak istiyorum şimdi.

Piri Paşa girer, etek öper.

SÜLEYMAN: (Onu kaldırır.) Seni beklerdik sadrazam paşa!

PİRİ PAŞA: (Baş eğer.) Sultanım!

SÜLEYMAN: Şu ibrişim ticareti yasağından söz etmek isteriz Piri Paşa! (Bir an susar, Piri Paşa'nın gözleri içine bakar, sesinde hafif bir sertlik vardır.) Hünkâr babamız, ipek ticaretini yasaklamakla Safevileri bir mali baskı altında tutmak isterdi. Bu gün biz ibrişimi kendi ülkemizde dokuyabilecek hüneri elde ettik. Hâlâ ibrişim ticareti yasağı sürüp gider. Niçin paşa?

PİRİ PAŞA: Buyruğunuzla hemen kaldırabiliriz bu yasağı hünkârım!

SÜLEYMAN: Yetmez. Bu ibrişim satışı yasağı pek çok haksızlıklara neden olmuştur. O günkü ortamda ibrişim satışı yasağıyla yepyeni bir suç kavramı oluşturulmuştur. İbrişim satan her tüccar, Safevilerin çaşıdı gibi görünmüştür ya da gösterilmiştir. Dükkânları yağmalanmış, yıkılmış yakılmıştır.

PİRİ PAŞA: Bu haksızlığa uğramış olanlara devlet hazinesinden tazminat ödeyebiliriz.

SÜLEYMAN: Yetmez. Ya ölenler? Öldürenler? Kendini, işini, aşını, onurunu korumak isterken güme gidenler?

PİRİ PAŞA: Gerçi o tarihte birkaç çapulculuk olayı oldu ve pederiniz Cennetmekân Yavuz Selim Han'ın buyruklarıyla cezalandırıldılar.

SÜLEYMAN: Onlar ancak ortada görülenlerdi. El ayak takımından kimselerdi. Soygun ve cinayeti hekesin gözleri önünde işleyecek kadar düşüncesiz budalalar. Ya asıl bu yığınları kışkırtanlar? Bir devlet siyasetini kişisel hırslarına alet edenler? Cinayetle kirletip vurgun vuranlar?

PİRİ PAŞA: Hünkârımız efendimiz belli bir kişiyi ya da belli kişileri mi suçlarlar acaba?

SÜLEYMAN: Dün tersaneliden bir bölük adam gelip İbrahim Ağa'yla görüşmüşler. Kaptanı Derya Cafer Bey'i, namı diğer Kanlı Cafer'i şikâyet etmişler. (İbrahim Ağa'ya döner.) Sen anlat İbrahim!

İBRAHİM: Bir bölük tersaneli gelip beni buldu hünkârım! Dediklerine göre o hengamede Cafer Bey, kendini tutan bazı tersaneliyle bu işin arkasındaymış. Vurgunun büyüğünü onlar vurmuş, üstelik hiç ortada görünmeden.

PİRİ PAŞA: (Sesinde hafif bir kırgınlık) Neden İbrahim Ağa'ya yakınmaya gelen bu tersaneliler o zamanlar seslerini yükseltmemişler?

SÜLEYMAN: Evet, bunu da sorarsınız paşa sorgulamanız sırasında. Buyruğumdur. Suçlular ortaya çıkarıla!

Piri Paşa etek öpüp geri geri giderken iç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: (Haber verir.) Mısır Valisi Hayırbey'in bir ulağı huzura kabul edilmek diler.

SÜLEYMAN: (Uğursuz bir önseziyle durdurur Piri Paşa'yı.) Bekleyiniz Paşa bakalım haber neymiş. (Bir el işaretiyle iç oğlanını savmıştır bu arada.)

İç oğlanı çıkmıştır, ulak girer.

ULAK: (Girer, üç adım atar, sonra yerlere kapanır, soluk soluğa.) Beni Mısır Valisi Hayırbey gönderir hünkârım! (Koynundan bir mektup çıkarıp uzatır.) Şam Valisi Canberdi Gazalî'nin hünkârımız efendimiz aleyhine kastı bulunduğunu kanıtlayan bu mektubu gönderirken, efendim hünkârımıza bağlılıklarını sunar.

SÜLEYMAN: (Koparırcasına alır mektubu ulağın elinden, İbrahim Ağa'ya uzatır, gürlercesine.) Oku şunu İbrahim!

İBRAHİM: (Okur.) Can kardeşim, çile arkadaşım Hayırbey! Bir karayel esti Memluklunun üstünden. Herbirimizi bir yere, ait olmadığımız, olamayacağımız yerlere dağıttı. Şam valiliğini bize Mısır valiliğini size vermekle Osmanlı, aslında kulluğumuzu tescil eyledi tarihe. Yavuz Selim, baş edilmez bir kasırgaydı. Bu yeni padişah, süsüne püsüne düşkünlüğü yüzünden babasının bile azarına uğramış bir yeni yetme. İşte ben kendi adıma hutbe okutarak Halep üzerine varıyorum. Siz de o yandan katılırsanız, tüm Anadolu beyliklerini ayaklandıra ayaklandıra Dersaadet'e varmış oluruz. Orada daha haklı bir dünyanın sınırlarını çizeriz aramızda. Canberdi Gazalî Melik Eşref.

Bir an gergin bir sessizlik.

SÜLEYMAN: (Piri Paşa'ya) Bak a paşa! İçimizdeki çürük hangi noktaya varmış! Hemen önlemlerini al! Ulaklarım uçan atlarıyla varsınlar Halep Beyi'ne. Son erinin son damla kanına dek Haleb'i savunmasını isterim kendinden. Buyruğumdur Dülkadriye Beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey'e: Haleb'e bir ayak önce yetişe Rumeli Beylerbeyi Ferhat Paşa'ya buyruğumdur: Anadolu'dan, Karaman'dan, Sivas'tan kaldıracağı timarlı sipahiyle yıldırım gibi ine Canberdi Gazalî üstüne. Buyruğumdur Anadolu Beylerbeyi Ayas Paşa: Doğu sınırım kendisine emanet. Tahmasp'tan destur almasaydı baş kaldıramazdı bu haddini bilmez eşkiya bize.

PİRİ PAŞA: (Etek öpüp çıkar.)

SÜLEYMAN: (Düşünceli) Ne demiştin sen İbrahim? Avrupa'da çanlar çalınırmış öyle mi? Papa onuncu Leon'un Roma'sında, François'in Paris'inde Şarlken'in, Eseurial sarayında, Ferdinand'ın Viyana'sında, Layoş'un Budin'inde sevinç çanları...Bir karabulut geçti Avrupa'nın üstünden, şimdi isteme sırası bize geldi. Eğer Avrupa böyle düşünüyorsa, gerçekten böyle düşünüyorsa İbrahim...

İBRAHİM: (İçtenlikle) Siz yalnız Osmanlı için değil, şu yaşlı dünya için de Tanrı'nın bir lütfusunuz, bir anlasalar bunu.

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: III

Süleyman'ın has odası. Süleyman'la Gülbahar yataktadırlar. Loş bir aydınlık. Sevişmeden sonraki an.

SÜLEYMAN: (Düşünceli) Hükümdarlığımın en sıkıntılı günlerinden geçiyorum Gülbahar!

GÜLBAHAR: (Tatlı bir yorgunluk içinde) Hünkârım efendim!

SÜLEYMAN: (Bir dertleşme ihtiyacı içindedir.) Koca bir İmparatorluk. Her şeyiyle babadan atadan kalma. Sınırlar.. Yasalar... Gelenekler... Görenekler... Sorunlar... Siyaset... Yönetim... Sadrazamın, vezirlerin, beylerbeylerin, sancakbeylerin, akıncıların, kazaskerlerin... (İç çekerler.) Ben yalnız iki kişi getirdim Manisa'dan. Biri sen. (Öper Gülbahar'ı ensesinden.)

GÜLBAHAR: (Mutlu bir kedi gibi mırıldanır.)

SÜLEYMAN: Öbürü İbrahim. (Okşar kadını.) Seni kabul ettirmem güç olmadı. Güzelliğin, tatlılığın Valide Sultanı bile büyüledi.

GÜLBAHAR: (Uykulu bir sesle) Hafze Sultan hâlâ ne kadar genç ve güzel!

SÜLEYMAN: Fakat İbrahim'i pek o kadar kolay kabul ettiremeyeceğim galiba babam gününden kalma ikbalperestlere.

GÜLBAHAR: (Zevkten mahmur) İbrahim Ağa bir özge, bir değerli kulunuzdur.

SÜLEYMAN: (Dalgın) Onun ilk önce musikisini keşfettim, bir taşra evinde bana yabancı, ama büyüleyici bir musiki. O taşra evine sığmayacak bir güzellikte. Sonra onu satın alıp Manisa'daki konağıma getirdim, baktım bir Eflatun bilgeliğinde. Ana dili Yunanca kadar, İtalyanca, Farsça, Arapça da bilir. Her türlü teşrifatı kaldırdım aradan, bilgisini bilgime, zevkini zevkime kattım, genişledim, derinleştim, onu kendime kardeş yapmakla bana öyle gelir ki artan ben oldum. Sanırım ki bu kardeşlik yadırganır burada.

GÜLBAHAR: (Hep öyle uykulu) Siz dünyanın en büyük hükümdarısınız, gücünüz sonsuzdur. Kime neyi kabul ettirmek isteseniz, ettirebilecek durumdasınız.

SÜLEYMAN: (Kalkar, dolaşmaya başlar odanın içinde.) Öyle değil Gülbahar, öyle değil. Burada etkili olan hâlâ hünkâr babamız. Mührünü öyle bir vurmuş ki Âl-i-Osman üstüne.

GÜLBAHAR: (Tam o sırada yanından geçmekte olan Süleyman'ın elini yakalar, dudaklarına götürür.) Hünkârım! Sizin de kendi ışığınız var. Tüm çağınızı aydınlatabilecek kadar.

SÜLEYMAN: (Elini çeker yavaşça, yürümesini sürdürür.) Babamızın tahtına oturduğumuzdan beri izleniriz. Acaba Yavuz Selim Han'ın oğlu, onun tahtını dolduracak mı? Validemiz Sultan bile bizi babamızla tartar, babamızla ölçer. Bense farkındayım ki, dünya değişiyor, değişen dünyada değişen dengeler kuruluyor. Kıt'alar paylaşılıyor ve biz pay alamıyoruz. Çünkü donanmamız Akdeniz'e bile egemen değil daha. Şurada burnumuzun dibindeki Rodoslu haydutlar, Sen Jan Şövalyeleri dar getiriyorlar bize Akdeniz'i. Donanma yapmada çok geç kaldık. Oysa çok büyük bir atılım yapmamız gerek. Üç kıt'aya hakimiz diye övünüyoruz, ben ise kahroluyorum, bu üç kıt'a bizi sınırlıyor diye. Öyle bir uyanış var ki Avrupa'da, hergün bir ülke düşürmekle izleyemeyiz bu uyanışı. İnsanı keşfetmek gerek Gülbahar, insanı. Avrupa'da olan bu. Anlıyor musun beni?

GÜLBAHAR: (Çoktan uyumuştur, bir ışık yüzüne, yüzündeki mutlu gülümsemeye düşer tam da.)

SÜLEYMAN: (Ona buruk bir acıyla bakar.) Uyumuş! (Tedirgin, gökyüzüne çevirir bakışlarını.) Ya ben? Ben nasıl uyuyacağım?

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: IV

Hasbahçe. Daye Hatun, Roksolan'la girerler. Daye Hatun hem yürümekte, hem de çevresini kollamaktadır.

ROKSOLAN: Beni niçin getirdiniz buraya?

DAYE HATUN: Çünkü gizli bir buluşma için en uygun yer burası. Hem herkesin gözü önünde, hem herkesin gözünden uzak.

ROKSOLAN: Bir gizli buluşma mı?

DAYE HATUN: Valide Sultan görmek ister seni. Dairelerinde kendilerini görmeye gitsek, o anda dedikodusu yayılır saraya. Oysa koskoca valide sultanların bile gizli kapaklı işleri olabilir bu sarayda.

ROKSOLAN: (Bir düşteymişcesine mırıldanır.) Valide Sultan beni görmek diler ha?

DAYE HATUN: (Kızın saçlarını okşayarak) Bak kızım! Valide Sultan, hünkârımız efendimize onu bir süre oyalayabilecek bir kız sunmak ister, kimbilir hangi nedenle. Gülbahar'ın burnunu biraz kırmak için.

ROKSOLAN: (Soluğunu keser bekler.)

DAYE HATUN: Ama benim hesabım, Valide Sultan'ın hesabının bittiği yerden başlar.

ROKSOLAN: (Çok saf bir gülüşle) Ne demek istediğinizi anlayamadım efendim!

DAYE HATUN: Haremi öğrendin artık Roksolan! Çevrendeki şu yüzlerce kızın ortak düşlerini biliyorsundur. Ama ben senin için onların düşlerinin tükendiği yerde başlayan bir düş kuruyorum.

ROKSOLAN: (Çocuksu, saf bir sesle, âdeta çok masum bir soru sorarcasına) Yani hünkârımız efendimize sunulacağım?

DAYE HATUN: (Okşaması durur, eliyle kızın çenesini tutup kendine doğru kaldırır.) Ben seni yalnızca bir solukluk çiçek gibi hünkârımız efendimizin yatağına atar mıyım hiç?

ROKSOLAN: (Hep kurnazca oynadığı masum kız rolüyle) Ben, bu saraydaki cariyelerin en deneyimsizi, ben ne umabilirim ki başka?

DAYE HATUN: Her şeyi. Ben seni boşuna mı böyle tuttum sanıyorsun? Sendeki o gizli yeteneği, o çekiciliği, o hırsı, o korkunç zekâyı, o dişi kaplan yırtıcılığını ve bunların hepsini gerçekleştirebilecek cesareti daha ilk günden keşfettim. Sen hepsi birbirine benzemeye çalışan şu maymun soylulardan değilsin.

ROKSOLAN: Benim gibi zavallı bir cariyeden ne umabilirsiniz efendim bilemiyorum.

DAYE HATUN: Hünkârı fethetmeni.

ROKSOLAN: (Titrer.) Aman efendim!

DAYE HATUN: Ve sende bu gücü görüyorum. Zavallı Gülbahar, Manisa'da Şehzade Süleyman'ın konağını doldurabildi belki, ama burada koskoca bir cihan hükümdarının sarayını dolduracak yetenekte değil. Güzelliği buzlucam ardındaki bir ışık gibi kalıyor, nezaketi soğukluk gibi görünüyor, o saf sıkılganlığı bile batıyor herkese, kendini beğenmişlik gibi yorumlanıyor. Valide Sultan da, Hatice Sultan da, Fatma Sultan da, böyle görüyorlar onu. Kalfalar, acemi kızlar da memnun değiller Gülbahar'dan. Aralarına inmiyor hatırlarını sormuyor, armağanlar sunarak gönüllerini almıyor.

ROKSOLAN: Fakat...

DAYE HATUN: (Birden sertleşir.) İkiyüzlülüğü bırak Roksolan! Benim dediğimi yapacaksın, çünkü benim dediğimi yapmaya can atıyorsun. Sen de biliyorsun; şu zavallıların güzellikleri bir tadımlıktır. Hiçbiri hünkârımız efendimizin yatağında ertesi güne hatırlanacak bir koku olsun bırakamaz.

ROKSOLAN: (Birden değişmiştir, o saf, masum kız rolünü bırakmıştır.) Hep merak etmişimdir Daye Hatun! Niçin bana bunca ayrıcalık tanıyorsunuz? Niçin belki de Valide Sultan'ı bile karşınıza alacak bir büyük oyuna giriyorsunuz?

DAYE HATUN: (Roksolan'dan kaçırdığı yüzünde gelgeç bir fırtına) Çünkü ben de gençtim, güzeldim. Bir ömür boyu bir kez daha çağrılmayı bekledim. Hafze Sultan benden daha bahtlı çıktı, o Valide Sultan oldu, ben ise onun yönettiği haremin hizmetkârı. Şimdi sen de o noktadasın. Ya sultan olacaksın, ya hizmetkâr.

ROKSOLAN: Düşkırıklığıyla biten bir gönül macerası sezinlemiştim ben de. Beni kullanarak Hafze Sultan'dan öcünüzü almak istediğinizi anlamıştım.

DAYE HATUN: Öç mü? Hayır kızım, belki sende kendimi yaşıyorum yeniden. Kendimi düzeltmeye onarmaya çalışıyorum.

ROKSOLAN: Neyi onarmaya?

DAYE HATUN: Hafze Sultan, Süleyman gibi bir oğul verdi Osmanlı'ya, kimbilir belki ben de ona eş değerde bir sultan vererek yanlışımı düzeltebilirim.

ROKSOLAN: (Bir kez daha o masum kız tavrını takınır.) Peki, ne yapmam gerek? Nasıl yapmam gerek?

DAYE HATUN: Hemen bugün oturacaksın, Hafze Sultan'a bir mendil işleyecksin.

ROKSOLAN: Bir mendil ha! Bir mendille mi kazanacağım koskoca bir Valide Sultan'ın gönlünü?

DAYE HATUN: Koskoca valide sultanların gönülleri, bazen kendilerine bir mendil işlenmediği için kırılabilir. İşte Gülbahar'ın bilmediği bir şey de bu.

Hafze Sultan girer. Daye Hatun eğilir, etek öper, Roksolan da onu taklit eder.

HAFZE SULTAN: (Yürür, Roksolan'ın önünde durur, yüzünü tutup kendine çevirir.) Roksolan sen misin kızım?

ROKSOLAN: (En güzel, en sevimli gülüşüyle gülümser.) Evet sultanım.

HAFZE SULTAN: (Daye Hatun'a döner, Daye Hatun eserine güvenle bakar bir sanatçı gibidir şu anda.) Evet Daye Hatun, bu gülüş, bu konca açarcasına gülüş, bu tan sökercesine gülüş unutulacak gibi değil.

ROKSOLAN: (Hafze Sultan'ın uzattığı eli öperken o gülüş hâlâ dudağındadır.)

HAFZE SULTAN: Bu kadar güzel gülmesini bilene Hurrem adı yakışır. Senin adın bundan böyle Hurrem olacaktır.

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: V

Süleyman'ın arz odası. Süleyman ve İbrahim yalnız.

SÜLEYMAN: (Üzgün bir sesle) Görüyorsun ya İbrahim, yalnız iyi, güzel, hayırlı işler yapmaya bırakmıyorlar adamı.

İBRAHİM: (Çok saygılı) Çıban çirkin bir şeydir hünkârım. Çıbanı deşmek iğrenç bir şey. Ama o çıbanı deşmekle vücudu kurtaracaksanız, bu iyi ve hayırlı bir şeydir.

SÜLEYMAN: Canberdi Gazalî, çok güzel bir düşten uyandırdı beni, bıçağını en duyarlı yanıma saplamakla.

Bir iç oğlanı girer, yerlere kapanır.

İÇ OĞLANI: Hünkârım! Bir ulak, akıncı beylerinizden Yahyapaşazade Beli Bey gönderir.

SÜLEYMAN: (Bir işaretle ulağı içeri almasını buyurur.) Düşleri yasak ettim kendime artık İbrahim. Mademki en zayıf yanım açığa çıkıyor düşlerde.

Bu arada iç oğlanı çıkmış, ulak girmiştir.

ULAK: (Yerlere kapanarak) Hünkârım! Tahtı cülusunuzu bildirmek ve dahi yıllık verginizi istemek üzere Macar Kralı Layoş'a gönderdiğiniz Behram Çavuş hakaretle katledildi.

SÜLEYMAN: (Taş kesilir, yüzünde seğirtiler dolaşır.)

İBRAHİM: (Ona doğru bir adım atar.) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Ürkünç) Yanlış anlamadım değil mi İbrahim? Layoş atadan kalma bir hakkımızı çiğnemekle kalmadı, elçiye zeval olmaz kuralını da bozarak, insanlığa aykırı bir suç işledi.

İBRAHİM: (Başını önüne eğer.)

Gergin bir sessizlik.

SÜLEYMAN: (Bir el hareketiyle savar ulağı.) Neyine güvenir bu Layoş? Bilmez mi yumruğumu kaldırdığım an altında ezileceğini?

O gergin sessizlik.

SÜLEYMAN: Kayınbiraderi Viyana Arşıdükü Ferdinand'a mı güveniyor yoksa? Ben istediğim an gidip Viyana'sını alabilirim elinden?

Gergin bir sessizlik.

SÜLEYMAN: Yoksa ikisinin birden güvendiği İspanya Kralı Şarlken midir? Hani, şu miraslar, miraslar, miraslar yoluyla toprağını genişletip, kendine bilmem ne kralı, bilmem ne imparatoru, adını yakıştıran Güzel Filip'in oğlu? Ne sanırlar? Gözümü yıldıracaklarını mı? Ben ki, sultanlar sultanı, Akdeniz'in, Karadeniz'in, Rumeli'nin ve Anadolu'nun, Karaman'ın, Dulkadriye'nin, Diyarbekir'in, Azerbeycan'ın, Acem'in, Şam'ın, Haleb'in, Mısır'ın, Mekke'nin, Medine'nin, Kudüs'ün ve tüm Arap ülkelerinin sahibi, ben! Benim yılarak bu hakareti sindireceğimi sanırlar öyle mi? Ben bu ülkeleri Şarlken gibi miraslar, miraslar yoluyla elde etmedim. İmparatorluğumu meşruluğu söz götürür birtakım anlaşmalardan, sözleşmelerden sonra, bir günde şunun bunun oylarıyla kazanmadım. İki yüz yıldan artık bir zamandır, atalarım kılıç hakkıyla bir araya getirdi bu ülkeleri ve bana emanet etti. Ne sanırlar? Bizim eşsiz gücümüzün farkında olmadığımızı mı? Şu anda Avrupa'nın ne kadar karışık bir durumda olduğunu görmediğimizi mi? Bu karışıklıktan yararlanmadıysak bugüne dek, kan dökmekten hoşlanmadığımız içindir. Yoksa onlar bizim bu yüce ruhluluğumuzu korkaklığımıza mı verirler? (El çırpar.)

İç oğlanı girer.

SÜLEYMAN: Tez bana veziriazam paşayı çağır.

İç oğlanı çıkar.

SÜLEYMAN: (Artık taşmıştır.) Layoş! Ezeceğim seni! Mademki zorladın beni kan dökmeye, seninle başlayacağım ilk. Sen benim çavuşumu silâhsız ve gafil avladın. Ben seni silahlılarının arasından arayıp bulacağım. Ve Behram Çavuş'un öcünü alacağım. (Birden durur İbrahim'in önünde.) Başlangıçta düşündüğümüz dünya siyaseti bu değildi İbrahim.

İBRAHİM: Değişen koşullara göre değişmek, sanırım siyasetin tabiatında bu var hünkârım!

SÜLEYMAN: Evet, değişen koşullar... Biz bu değişen koşulları değerlendirmede geç kaldık. Hünkâr babamız çoktan farketmişti. Tüm Avrupa'nın olgun bir yemiş gibi dalında sallandığını, ağacı ilk sarsanın kucağına düşeceğini görmüştü. Asıl amacı da buydu. Doğuya yöneldiyse ilk, bu o büyük planın ilk parçasıydı. Anadolu'nun birliğini sağlamak, tüm İslam ülkelerini arkasına almak, sonra da taa Atlas Okyanusu'na dek yürümek. Son seferine bunun için çıkmıştı, yolda kaldı yazık.

İBRAHİM: (Birden kendinden beklenmeyen bir coşkuyla atılır.) Siz bunu yapabilirsiniz hünkârım! Yapmak kaçınılmaz görevinizdir. Çünkü gençsiniz. Önünüzde zaman var, bir vursanız, Avrupa'nın kralcıkları birbirleri üstüne yıkılırlar, birbirlerini de çökerterek. Ebedi barış düşlerdiniz hünkârım! İşte ebedi barış! Hünkârımızın adaletli gözetimi altında kavgasız dövüşsüz bir dünya.

SÜLEYMAN: (Aynı coşkuyla kaptırmıştır kendini.) Evet, evet, İbrahim! Benim dünya siyasetim bu olmalı. Mademki evrensel bir barış istiyorum ve mademki bu barışı ancak kılıçla sağlayabilirim.

İBRAHİM: Avrupa'nın bugünkü haline bir bakın hünkârım! Kan içinde. Almanların Şarlken'i, Fransa'nın François'ı ile gırtlaklaşır, Papa onuncu Leon kendine baş kaldırmış Luthercilerle boğuşur. Ve tüm irili ufaklı Avrupa kralcıkları, prensleri bir o safta bir bu safta tepişip dururlar...

SÜLEYMAN: (Düşler içinde) Evet, birinin bunlara yeter diye bağırması gerek. Sesi en gür birinin. Sözü en geçerli birinin. Kılıcı en keskin birinin.

İBRAHİM: Bana öyle geliyor ki hünkârım! Böyle biri, İstanbul'u fethetmiş ulu atanız Fatih Sultan Mehmet Han'dan daha büyük, daha hayırlı bir iş yapmış olacaktır.

Piri Mehmet Paşa girer.

SÜLEYMAN: (Hemen ona seğirtir, garip bir heyecan içindedir.) Hemen hazırlığa başla paşa! Bahar gelende, gerekirse tüm Avrupa'yı ele geçirmeye yetecek bir ordu istiyorum sizden.

PİRİ PAŞA: Canberdi Gazalî gailesi giderildi hünkârım! Kâfirin kellesi vurularak...

SÜLEYMAN: Sana Canberdi Gazalî'den söz eden kim paşa! Sana Layoş'tan söz ediyorum. Aslında Layoş bahane. Tanrı beni uyandırdı,o kadar.

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: VI

Hasbahçe. Bir yanda allı, mavili, sarılı, yeşilli kızlar... Öbür yanda Hurrem'le Daye Hatun. Işıklar bir sahnenin o yanını bir bu yanını aydınlatacaktır. Arada bir kızlardan biri udunu tıngırdatacaktır. Şimdilik ışık, kızların üstündedir.

ALLI KIZ: (Fısıldar.) Daye Hatun yine neler öğretiyor yeni gözdesine kimbilir?

YEŞİLLİ KIZ: Hangi alicengiz oyununu?

MAVİLİ K/Z:Derler ki bu kıza Hurrem adını Valide Sultan vermiş.

SARILI KIZ: Hadi canım, bunlar hep o Roksolan şeytanının uydurmaları... Bu tür lafları yayarak çalım satmak istiyor.

Işıklar Hurrem'le Daye Hatun'un üstüne kayar.

DAYE HATUN: Daha şimdiden çevrendeki kızların kıskançlıklarını üstüne çektiğinin farkında mısın? Bir gün, ilerde, hünkârımız efendimizin gözdesi olursan, bu kıskançlıklara daha nice duyguların karıştığını göreceksin. Nefretler... İftiralar... Kışkırtmalar... Bunca düşmanla başa çıkabilecek gücü buluyor musun kendinde?

HURREM: (Gözleri çakmak çakmak) Hepsini yok ederim.

DAYE HATUN: (Gülümser, yersiz sözetmiş bir öğrencisini azarlayan bir öğretmen tavrıyla.) Hiç de bir padişah gözdesine yaraşır biçimde konuşmuyorsun Hurrem! Zarafet ilkin düşüncede başlar, oradan dile, bakışa, davranışa ve yaşama yansır. O göz diktiğin mevkide birçok şeyleri görmezliğe, duymazlığa gelmeyi öğrenmelisin.

Işıklar kızların üstünde.

ALLI KIZ: Ama yine de bir şeyler dönüyor ortada.

MAVİLİ KIZ: Havada fırtına bulutları dolaşıyor.

YEŞİLLİ KIZ: Daye Hatun'un yeni yetmeye bu kadar yüz vermesi boşuna değil.

SARILI KIZ: Dikkat edelim, yoksa bir gün içinde eski sarayı boylayabiliriz.

Işıklar Hurrem'le Daye Hatun'un üstünde.

DAYE HATUN: Haremağalarının, özellikle kızlarağasının gönlünü hoş tutmaya bak! O kadar da alıngandırlar ki.

HURREM: Bu haremağalarını da mı hoş tutacağım? Şu erkek mi, kadın mı ne oldukları bilinmeyen siyahilerden de öyle nefret ederim ki.

DAYE HATUN: Ama bilmelisin ki, bu haremağaları elde edilmedikçe harem de elde edilemez. En güçlü sadrazamların bile kızlarağasından nasıl korktuklarını bir bilsen! Çünkü sadrazamın bile bir halvet anında padişaha sokulabilmesi kızlarağasının iznine bağlıdır.

HURREM: Kızlarağası ha! Şu pelte suratlı, yağ tulumu midemi bulandırıyor benim.

DAYE HATUN: Unutma ki, o pelte suratlı yağ tulumu, gece gündüz, günün her saatinde hünkârımız efendimizi görebilme ayrıcalığını taşıyor. Yani gece gündüz, günün her saatinde efendimizin kulağına bir şeyler fısıldama olanağı bir onda var. Yoo, Tanrı kimseye düşman etmesin bir kızlarağasını.

Işıklar kızların üstünde.

ALLI KIZ: Bir gün bir de baktım, bir ağacın dibinde bizim prenses, (Alaycı bir bakış fırlatmıştır Hurrem'e.) önünde koskoca bir kitap, heceleye heceleye bir şeyler okumaya çalışıyor. Kuran-ı Kerim sandım ilkin, yanına vardım ki bir divan.

MAVİLİ KIZ: Divan ha! Ne anlarmış prensesimiz şiirden?

SARILI KIZ: Anlamaya çalışıyor, ezberlemeye çalışıyor.

YEŞİLLİ KIZ: (Bir küçük kahkaha atar.) Malum ya, hünkârımız efendimiz şiiri pek sever.

SARILI KIZ: Yani hünkârımız efendimizin yatağını fethetti de, sıra yüreğine ve kafasına geldi, öyle mi?

Kızlar hep birden bir kahkaha koparırlar. Işıklar Hurrem'le Daye Hatun'un üstüne kayar.

HURREM: (Gözleri çakmak çakmak) Adımın Hurrem olduğunu nasıl biliyorsam, bu kızların da şu anda benden söz ettiklerini, bana güldüklerini öyle biliyorum.

DAYE HATUN: (Kurnaz gülümser.) Bırak senden söz etsinler Hurrem, bırak gülsünler... Farkında olmadan seni biçimliyor onlar... Gün ışığına çıkarıyorlar... Bugün padişahımız efendimiz farkında bile değiller senin, yarın adını bir yerden, diyelim ki haremağalarından birinin ağzından, kızlarağasından ya da kıskançlıktan kudurmuş hasekisinin yatağında duyduğunda merak etmeyecek mi seni?

HURREM: (Keyifle bir kahkaha atar.) Gülün kızlar gülün! Yayın adımı sarayın köşe bucaklarına. Duymayan kulaklara duyurun, görmeyen gözlere sokun.

Kızlarağası girer.

KIZLARAĞASI: Valide Sultan buyururlar: Hünkârımız efendimiz Belgrat önlerinde canpazarındayken, İstanbul'da salgın ocaklar söndürürken, sarayda Şehzade Murat hastalıkla boğuşurken, bu kızların bu şamatası da ne demek olur, diye sorarlar.

Daye Hatun'un bir işaretiyle kızlar öteberilerini alıp çekilirler. Daye Hatun da çıkmak üzeredir.

KIZLARAĞASI: Sen bekle Daye Hatun! Valide Sultan'ın sana diyecekleri varmış.

DAYE HATUN: (Durur.) Neler oluyor ağa! Gerçekten o kadar önemli mi şehzadenin hastalığı?

KIZLARAĞASI: Hekimbaşı Ahmet Çelebi, Valide Sultan'a fısıldarken duydum. Ortalıktaki hastalık: Çiçek.

DAYE HATUN: (Ürküyle) Hıh!.. Tanrı korusun! Hünkârımız efendimiz de o kadar uzaklarda ki.

KIZLARAĞASI: Sanki şu uğursuz salgın, hünkârımız efendimizin savaşa çıkmasını beklermiş.

DAYE HATUN: (Araştırıcı) Ne kadar üzülüyordur Haseki Sultan kimbilir?

KIZLARAĞASI: Üzülmek mi? Kahroluyor. Kurudu kaldı zavallıcık. Artık ağlayamıyor da. Öyle dalgın, sessiz, taş kesilmiş sanki. Bereket versin Valide Sultan'ın o demirden iradesi var da. Hah, işte kendileri de geliyorlar. (Eğilir.)

HAFZE SULTAN: (Bir el hareketiyle savar kızlarağasını.) Ah Daye Hatun! Tanrı bizi cezalandırır korkarım. Bugün Şehzade Mahmut'la Raziye Sultan'da da görüldü aynı belirtiler...

DAYE HATUN: (Ürküyle) Tanrım! Onlar da öyle mi?

HAFZE SULTAN: (Gözünü siler.) Bu çocuklara, bu çocuklara bir şey olursa ben nasıl bakarım aslanımın yüzüne?

DAYE HATUN: (İç çeker.) Tanrı'dan umut kesilmez.

HAFZE SULTAN: Korkarım Tanrı kesmiş umudu bizden. Biz günahkâr kullarından.

DAYE HATUN: (İtiraz edecek olur.) Sultanım!

HAFZE SULTAN: (Bir el hareketiyle susturur.) Öyle Daye Hatun, öyle. Kendi küçük dertlerimizi, küçük hesaplarımızı öyle şişirdik, öyle büyüttük ki, bizi uyarma zamanı gelmişti Tanrı'nın.

DAYE HATUN: Ne diyeceğimi bilemiyorum sultanım!

HAFZE SULTAN: Gülbahar'ı öyle yıkık gördükçe içim parçalanıyor. Ben nasıl, ben nasıl, kıyacaktım ona az daha? Hatırladıkça utanıyorum. (Parmağından değerli bir yüzük çıkarıp uzatır ona.) Bu yüzüğü o güzel kıza ver. Neydi adı?

DAYE HATUN: (Anlamlı) Artık adı Hurrem'dir sultanım!

HAFZE SULTAN: (Biraz dalgın) Hurrem, evet. Farzetsin ki hiç karşılaşmadık. Farzetsin ki o uğursuz konuşma hiç geçmedi aramızda. Seninle de Daye Hatun, seninle de hiçbir şey konuşmadık. Anlıyorsun değil mi?

DAYE HATUN: Anlıyorum sultanım!

HAFZE SULTAN: Bunca felaketten sonra, bunca felaketten sonra, Gülbahar'ı kimsenin incitmesini istemiyorum. (Şahane adımlarla çıkar.)

DAYE HATUN: (Yüzünde buruk bir ifade ile bakakalır ardından.) İşte bu kadar Hurrem!

PERDE: l

SAHNE: VII

Topkapı'da bir oda. Bir küçük kapıyla Topkapı'nın bitmez tükenmez dehlizlerinden birine açılır. Arkada daha da küçük bir kapı bir başka odaya açılır. Daye Hatun içerdedir, Hurrem girer.

DAYE HATUN: (Ayağa kalkar, kapıdan karşılar Hurrem'i, yüzünde gizlemeye çalıştığı bir acı vardır.) Gel Hurrem, seni çağırttım ki...

HURREM: (Kaygıyla bakar, Daye Hatun'un yüzüne.) Bir şey mi var?

DAYE HATUN: (Kendi parmağına taktığı yüzüğü çıkarıp Hurrem'e uzatır.) Bu yüzük sana Valide Sultanın armağanı.

HURREM: (Gözleri parlar.) Valide Sultan'ın ha!

DAYE HATUN: (Gözlerini kaçırır.) Zamanla öğreneceksin ki Hurrem, böyle ansızın gelen armağanların bazen sevindirici, bazen de üzücü nedenleri vardır.

HURREM: (Şaşkın bakar Daye Hatun'un yüzüne.) Peki, bu armağanın nedeni?

DAYE HATUN: Valide Sultan bu armağanla gönlünü almak diler ve sana verdiği umudu unutturmak.

HURREM: (Başı döner gibi olur, el yordamıyla sediri bulur, kendini bırakır sedire.) Fakat, fakat ben ona ne yaptım ki? Niçin böyle birden yüz çevirir benden!

DAYE HATUN: Yüz çevirdiği yok Hurrem! Ancak şu arka arkaya üç ölüm Valide Sultan'ı çok üzdü. Bunca acıdan sonra daha fazla yaralamak istemez hasekiyi.

HURREM: (Birden bir kaplan çevikliğiyle fırlar yerinden, gözleri çakmak çakmaktır, karşısındaki Daye Hatun değil de Valide Sultanın kendisiymişcesine haykırır.) Ne sanırsınız beni? Gerçekten bir aciz, bir miskin cariye mi? Yüz çevirecek olursanız, durduğu yerde çürüyecek bir odalık ha?

DAYE HATUN: (Şaşırmıştır.) Kendine gel Hurrem! Valide Sultan istemedikçe, kimse kimseyi padişaha sunamaz. Haremin kendine özgü kuralları, teşrifatı vardır.

HURREM: (Öfkeden boğulurcasına) Hıh! Gelenekler... Kurallar, teşrifat... Ve şurada beş yüz kurban. Bu gelenekleri, bu kuralları, bu teşrifatı aşamadıkları için. Ben bu uzun can çekişmeye razı olur muyum, sanıyorsunuz? Padişahı göreceğim ve kendimi ona kendim sunacağım.

DAYE HATUN: (Gözleri fal taşı gibi açılmış) Çıldırmışsın sen!

HURREM: (Önüne dikilir Daye Hatun'un, âdeta ona meydan okurcasına.) Bana iyi bak Daye Hatun, bana iyi bak! Çok şeyler öğrettin bana, her dediğini yaptım, her öğrettiğini kaptım ve seni çok aştım. Onun için tanıyamıyorsun beni, tanıyamazsın da.

DAYE HATUN: (Alttan alır.) Hurrem kızım! Bir gün bizim de günümüz gelecektir, inan!

HURREM: (Korkunç bir kahkaha atar.) Yani beklemek ha! Onların bekledikleri gibi. (Karşısındakini iğnelercesine süzer.) Senin beklediğin gibi. Bir ömür boyu. Sonra da bildiklerini başka ikballere öğretmeye memur bir yaşlı kadın olarak, hiç değilse çırağının mürüvvetiyle avunmak! Ancak bu kadarını umut edebilmek! Sen beni hiç anlayamamışsın Daye Hatun! Ben Tanrı'nın bana verdiği gücü biliyorum. Hani şu senin yetenek dediğin. Ben ona ateş diyorum. Bir ateş ki ya yakacaktır, ya yana-caktır. Ben bu ateşi kullanacağım işte. Küllenmeden önce. (Öfkeyle çıkar.)

DAYE HATUN: (Arkasından atılır.) Hurrem! Beni korkutuyorsun Hurrem!

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: VIII

Gülbahar'ın odası. Gülbahar ile Şemsifelek Kalfa. Gülbahar sessiz, donuk kalakalmıştır bir köşede. Dışarda Belgrat zaferini ve hünkârın dönüşünü muştulamakta olan top sesleri.

ŞEMSİFELEK: Zafer topları bu sultanım! Tüm İstanbul ayakta. Tüm İstanbul Belgrat fatihini alkışlıyor.

GÜLBAHAR: Ya içimdeki yıkıntılar?

ŞEMSİFELEK: (Bir ayna ve tarak getirir.) Sizi süsleyeyim.

GÜLBAHAR: (İstemez.) İstemez. Hiçbir şey güzelleştiremez üç ölü anasını.

ŞEMSİFELEK: (Üsteler.) Sultanım!

GÜLBAHAR: Bırak Şemsifelek! Kıracı yeşertemezsin.

ŞEMSİFELEK: Ama az sonra burada olacak hünkârımız efendimiz.

GÜLBAHAR: İyi ya, nasılsam öyle görsün beni. O orada kazandı, ben burada kaybettim. Bilmem onun aldığıyla benim burada verdiklerim denk mi?

Bu sırada Hafze Sultan girmiştir. Son sözlerini duymuştur Gülbahar'ın.

HAFZE SULTAN: (Bir işaretle savar Şemsifelek'i.) Aslanım Bab-ü-saadet'ten girmek üzere Gülbahar, biliyorsun.

GÜLBAHAR: (Yalnızca başıyla evetler.)

HAFZE SULTAN: Ve sen onu böyle gözü yaşlı karşılayacaksın?

GÜLBAHAR: Ah, bir ağlayabilsem!

HAFZE SULTAN: (Acımış) Evet, bir ağlayabilsen! içinin tüm ağusunu akıtabilsen! Yağmurdan sonraki güneş daha parlak görünür insana. Ama ağlayamıyorsun.

GÜLBAHAR: (Boğuk bir sesle) Ağlayamıyorum.

HAFZE SULTAN: (Uyarıcı) Bu gelen senin erkeğindir.

GÜLBAHAR: (Başıyla evetler.)

HAFZE SULTAN: Altı aylık bir özlemle dönüyor sana!

GÜLBAHAR: Boşaldım ben.

HAFZE SULTAN: Altı ay süren bir savaştan dönüyor sana.

GÜLBAHAR: Kurudum.

HAFZE SULTAN: Altı aydır gördüğü yalnızca kandır, gözyaşıdır, ateştir, ölümdür.

GÜLBAHAR: Ben de ölüm gördüm, en yakınlarımın ölümünü, yavrularımın ölümünü. Onlarla öldüm ben de.

HAFZE SULTAN: O çocuklar onun da çocuklarıydı, sanır mısın ki yarası daha az derindir?

GÜLBAHAR: (Adeta suçlarcasına) O yoktu, ben herbiriyle bir kez daha ölürken yanımda değildi o.

HAFZE SULTAN: Ne yapabilirdi burada olsaydı?

GÜLBAHAR: Kafamı taştan taşa vururken tutardı beni. En azından bunu yapabilirdi.

HAFZE SULTAN: Bir güzel kadının acılarını dindirmeye çalışmaktan çok daha önemli işleri vardır hükümdarların.

GÜLBAHAR: (Yüzünde bir tiksinti) Evet, insanlar öldürüp zaferler kazanmak.

HAFZE SULTAN: Padişah oğlu padişahlık yapmak için doğar.

GÜLBAHAR: (Korkunç bir acı içinde) O orada kaleler düşürürken ben burada çürüyordum. Çocuklar ellerimden kayıp gidiyorlardı, hiçbirini, hiçbirini tutamıyordum.

HAFZE SULTAN: Unutma ki yalnız bir baba değil o. Bir hükümdar.

GÜLBAHAR: Evet, ben de öyle düşünüyordum işte. Tanrı orada hükümdarı ödüllendirirken, burada da babayı cezalandırıyor diye düşünüyordum. Ama ben, yalnızca bir ana olarak, zavallı bir ana olarak ancak buradaki acıyı yaşayabiliyordum. Avunmuyordum oradaki zaferlerle.

HAFZE SULTAN: (Anlayışlı, okşar genç kadını.) Az sonra burada olacak. Gözünü yalnız alnındaki zafer ışıltısı kamaştırmasın, o zaman yüreğindeki o üç yarayı görebilirsin. Ama sen de o da içinize gömmelisiniz acınızı. Çünkü şu dışardaki çılgın kalabalık unuttu bile Şehzade Murad'ı, Abdullah'ı, Raziye Sultan'ı. Onlar için bugünün bayramı en önde geliyor unutma bunu. Ve katıl bu bayrama.

GÜLBAHAR: (Birden diz çöker Hafze Sultan'ın önünde, kahrolurcasına.) Yapamıyorum sultanım, yapamıyorum.

İç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Hünkârımız efendimiz.

Aynı anda Süleyman girmiştir. Bu arada Gülbahar ancak doğrulabilmiştir.

SÜLEYMAN: (İlkin annesinin elini öper.) Valide! (Sonra Gülbahar'a yönelir, onu ellerinden tutmak ister.) Gülbahar!

GÜLBAHAR: (İrkilir ve istemsiz olarak elini çeker.)

SÜLEYMAN: (Biraz kırgın, biraz şaşkın bakar Gülbahar'a) Nen var Gülbahar?

HAFZE SULTAN: (Araştırıcı bir bakışla süzer Gülbahar'ı.) Gülbahar?

GÜLBAHAR: (Birden atılır Süleyman'ın ayakları dibine, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.) Siz geldiniz de, nihayet akabildi gözyaşlarım. (Sitemle) Altı ay sürdü yokluğunuz hünkârım, altı ay.

SÜLEYMAN: (Sevecen okşar saçlarını Gülbahar'ın.) Alışman gerek Gülbahar. Benim mesleğim bu. Hiçbir yengi daha kısa zamanda kazanılmazdı.

GÜLBAHAR: (Birden kalkar Süleyman'ın önünden taşkın bir öfkeyle.) Yenginizden bana ne? Çocuklarım...

SÜLEYMAN: (Bir seğirti dolaşır yüzünde, sinirli birkaç adım atar, sonra birden gelir Gülbahar'ın önünde durur.) Onlar benim de çocuklarımdı Gülbahar! Yanarım. Ama sen, sen, bana ne yenginizden diyemezsin.

GÜLBAHAR: (Eline kapanır Süleyman'ın, gözyaşları içinde öpücüklere boğar.) Bağışlayın hünkârım! Ne dediğimi bilemiyorum. İçimde bir duygu, beni amansızca ezen bir ağırlık. Sanki siz burada olsaydınız, ölüm bu saraya yaklaşamazdı, üç çocuğumu birden alıp kaçamazdı, siz önlerdiniz bunu. Ne yapıp yapıp önlerdiniz.

SÜLEYMAN: Ben mucizeler yaratamam.

GÜBAHAR: Siz mucizeler yaratırdınız. Elbette mucizeler yaratırdınız. Bir zavallı aciz kadın gibi, benim gibi boyun mu eğerdiniz ölüme. (Âdeta isyanla) Haksızlık Tanrı'dan da gelse haksızlıktır. Hele öyle bir zamanda sizin benim yanımda olmayışınız en büyük haksızlıktır.

SÜLEYMAN: Beni suçluyorsun Gülbahar!

GÜLBAHAR: (Hıçkırır.)

SÜLEYMAN: Hastaları iyileştirmek gibi bir kerametim yok benim Gülbahar. O iş hekimbaşının işidir ve hekimbaşı buradaydı. Benim işim ise devleti yönetmek, ordulara komuta vermekti. Ve görev beni senden de çocuklardan da uzak tutuyordu.

GÜLBAHAR: Siz eskiden bu kadar acımasız değildiniz hünkârım! Pederiniz Cennetmekân Selim Han'ı kınardınız. Ülkeler ülkeler zaptetmekten başka bir şey düşünmüyor diye. Sizin için önde gelen insandı.

SÜLEYMAN: O günleri unuttuğumu mu, o günlere özlem duymadığımı mı sanıyorsun Gülbahar. Ama Hükümdar Süleyman'ı, Şehzade Süleyman'ın düşünceleriyle, sözleriyle bağlayamazsın.

GÜLBAHAR: Bu kadar yücelerde bulunmanın çok da yüksek bir bedeli olacağını biliyordum.

SÜLEYMAN: Öyleyse?

GÜLBAHAR: Ama bu kadarı gücümün üstünde.

SÜLEYMAN: Yani sen şimdi yazgından yakınıyorsun.

GÜLBAHAR: Meğer bir hükümdarı sevmek ne güç işmiş.

SÜLEYMAN: (Gene okşamak ister kadını.) Öyle olmalı. Bir hükümdarın özel yaşamı olmaz pek.

GÜLBAHAR: (Gülbahar bir küçük çocuk gibi bırakmıştır kendini bu okşamaya.) Ben hiçbir vakit, hiçbir vakit hünkârım efendimle tenha kalamam, arada her zaman birileri vardır, bir şeyler vardır, insanlar, olaylar, sorunlar, benim hiçbir zaman anlayamadığım kaygılar, kuşkular, durumlar vardır.

SÜLEYMAN: Daha da ötesi Gülbahar, ben de hiçbir zaman kendimle tenha kalamıyorum.

GÜLBAHAR: (Sayıklamasına) Ama Manisa'dayken...

SÜLEYMAN: (Aynı sayıklama içinde) Manisa'dayken sen, çocuklar... Mustafam, Mahmudum, Muradım, Raziyem, İbrahim. Yetiyorduk birbirimize. Muradımın diş çıkarması bile olaydı bizim için. İbrahim bulup getirdiği bir İbni Bibi tarihi bir olaydı. Bunları yaşadık biz Gülbahar. Ama artık bunlara yer olamaz yaşamımızda. Hep aynı sığ kıyılarda diz boyu derinliklerde kulaç atamam ben. Koskoca bir dünya karşımda, bana düşman. Ben gitmesem üstlerine, onlar gelecek üstüme.

GÜLBAHAR: (Yavaşça sıyrılır kollarından Süleyman'ın.) Yani bir Belgrat'la kalmayacak bu.

SÜLEYMAN: Sanır mısın ki savaşı başlatan bitirir. Yedi başlı bir ejderhadır savaş. Ben yalnızca bir başını kestim Belgrat'ta. Layoş karşıma çıkmadı. Belgrat'ı zaptetmedikçe, bir Osmanlı uç kalesi haline getirmedikçe Budin'e yürümemiz tehlikeli görüldü.

GÜLBAHAR: Yani mutlaka cezalandırmanız gerek Layoş'u.

SÜLEYMAN: (Sabırsız) Ne kadar basite alıyorsun devletler ilişkisini Gülbahar. Savaş açtım Layoş'a, ilk devreyi ben kazandım. Ne ben memnunum bu sonuçtan ne o. Birimizden birimizin yok olması gerek. Birimizden birinin tam kazanması.

GÜLBAHAR: Tıpkı pederiniz Cennetmekan Selim Han'a benziyorsunuz hünkârım! Onun için de yalnız yengiler vardı, yengiler... Yengiler... Ve insanlar bir sayıydı onun için. Bu sayı ne kadar fazlaysa yengi de o kadar kesin demekti.

SÜLEYMAN: (Öfkeyle haykırır.) Yeter!

GÜLBAHAR: (Soğuk ve uzak bir sesle) Ama bunu siz söylerdiniz hünkârım ve tıpkı böyle söylerdiniz.

SÜLEYMAN: Sen ille de bir suçlu arıyorsun Gülbahar. Çektiğin acıyı üstüne yıkacağın bir suçlu. Sanki ben de aynı acıyı çekmiyormuşum gibi. Bu ilk gecemizin böyle geçmesini istemezdim. (Öfkeyle çıkar.)

GÜLBAHAR: (Bir heykel gibi hareketsiz kalır.)

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: IX

Daye Hatun'un odası. Dışardaki dehlizin gümüş şamdanları bu gece fevkaladeden aydınlatılmıştır. İçerde ise Daye Hatunla Hurrem, ikisi de ayakta, ikisinin de tir tir titredikleri gözlenmektedir heyecandan.

DAYE HATUN: (Tir tir titreyen bir sesle) Seni son kez uyarıyorum Hurrem. Şu yapmayı tasarladığın şeyi şeytan bile yapmaya cesaret edemez.

HURREM: (Kalbi çarpar, bir heyecan içindedir.) Biliyorum.

DAYE HATUN: Sonunda belki de şu haremdeki yaşamından değil, yaşamından olabilirsin.

HURREM: Biliyorum.

DAYE HATUN: Hünkârımız efendimiz, hasekileri sultanı, ya da herhangi bir cariyelerini ziyarete gittiklerinde, kızlarağası önde gider ve yol boyu halvet diye çağırır. Bu tüm saray halkına bir çağrıdır. Öyleki yollar boşalsın. Kimse kalmasın padişahımız efendimizin yolu üstünde.

HURREM: (Titreyen bir sesle) İşte o anda ben, şu kapıyı açıp, dışarıya fırlayacağım.

DAYE HATUN: Eğer o anda kızlarağasının hançeri yüreğini bulmazsa, en hafif cezan, eski saraya sürülmektir.

HURREM: Her şeyi göze alıyorum.

DAYE HATUN: Ne diyeceğini, nasıl diyeceğini biliyor musun bari?

HURREM: O anda aklıma ne gelirse.

DAYE HATUN: (Arka plandaki küçük kapıya doğru yürürken birden durur, geri döner, Hurrem'i kucaklar.) Senin şu çılgınlığından ben ne denli suçluyum, Valide Sultan ne denli suçludur, bilemiyorum Hurrem. Senin için dua edeceğim, ama doğrusu o korkunç anda yanında bulunmaya cesaretim yok. Gidiyorum, seni yazgınla başbaşa bırakarak.

HURREM: (Soğuk bir sesle) Hakkını helal et. Belki de bir daha görüşemeyiz.

Daye Hatun çıkar, Hurrem sırtını dehlize açılan kapıya dayar, gergin bir heyecan içinde beklemeye başlar. Az sonra uzaktan uzağa kızlarağasının sesi duyulmaya başlar. "Halvet! Halvet! Halvet!" Ses yaklaşmaktadır, Hurrem, bir eli kapının tokmağında, bir eli yüreğinde gerili bir yay gibi beklemektedir. Gümüş şamdanların aydınlattığı koridorda kızlarağasının gelip geçtiği görülür, az arkasından Süleyman yürümektedir. Tam Hurrem'in kapısı önünden geçerken Hurrem birden açar kapıyı, kendini Süleyman'ın ayakları dibine atar.

HURREM: Merhamet hünkârım!... Merhamet!... Merhamet!..

SÜLEYMAN: (ister istemez durmuştur.)

HURREM: (Başını yerden kaldırmadan) Beni bağışlayın hünkârım! Lütfedin serbest bırakın beni! Memleketime döneyim. Hareminizde ben olmuşum ya da olmamışım, ne yitirirsiniz.

KIZLARAĞASI: (O anda yetişmiş, kucakladığı gibi Hurrem'i odasına sokuvermiştir. Yılan ıslığı gibi bir sesle fısıldar Hurrem'in kulağına.) Seninle yarın görüşürüz.

HURREM: (Sesi içerden gelmektedir hâlâ.) Dünyanın en büyük hükümdarı bir mutsuz kulunu azat etse çok mudur?

SÜLEYMAN: (Bu çığlığın etkisinde bir süre olduğu yerde kalakalır, sonra birkaç adım atar, kulağı seste yine durur.)

KIZLARAĞASI: (Tedirgin) Hünkârım bağışlayın, bu görülmemiş olay cezasız kalmayacaktır.

SÜLEYMAN: Kim bu kız?

KIZLARAĞASI: Yarın eski saraya sürülmeden önce bir iyice kırbaçlanacaktır.

SÜLEYMAN: (İrkilir.) Kırbaçlanacak mı? Niçin?

KIZLARAĞASI: Öbür kızlara da örnek olsun diye hünkârım! Yeterince cezalandırılmazsa her gece bir sürü kız, bu haddini bilmez cariyeniz gibi odalarından fırlayıp, kendilerini ayaklarınız dibine fırlatabilirler.

SÜLEYMAN: Yok canım, o kadar da değil.

KIZLARAĞASI: Hem bakalım niyeti o kadar masum mudur?

SÜLEYMAN: (Hurrem'in mi etkisindedir, olayın mı, bilinmez, yüzünde garip bir gülümseme.) Onu kendimiz sorguya çekmek isteriz.

KIZLARAĞASI: (Gücenik) Ama hünkârım!

SÜLEYMAN: Gel benimle!

Dönerler. Hurrem'in kapısı önünde dururlar. Süleyman bir baş işaretiyle buyurur kızlarağasına.

KIZLARAĞASI: (Kapıya vurur hafifçe.)

HURREM: (Kapının arkasından ayrılmamıştır zaten. Eli gene kapının tokmağında. Kulağı en hafif seste, gene öyle gergin bir yay gibi beklemektedir, kapının vurulmasıyla açar kapıyı ve hemen ayakları dibine düşer hünkârın. Zaferinin sarhoşluğundan mı, korkudan mı, tutkudan mı, bilinmez, tiril tiril titremektedir.) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Neden sonra buyurur.) Kalk!

HURREM: (Doğrulur, gözü hâlâ yerdedir ve hâlâ öyle titremektedir.)

SÜLEYMAN: (Onun gözlerini arar.) Tiril tiril titriyorsun.

HURREM: (Sesi de titrer.) Korkuyorum hünkârım! Biliyorum, bir haddini bilmezlik yaptım ben.

SÜLEYMAN: Yaptığının bir suç olduğunu bilmiyor muydun?

HURREM: (Ancak duyulan bir fısıltıyla) Biliyordum hünkârım!

SÜLEYMAN: (Bir süre inceler karşısındaki genç kızı.) Demek bildiğin halde.

Hurrem, ilk kez başını kaldırır, yalvarırcasına bakar genç hünkâra. İkisi de irkilmişlerdir bu bakışmadan.

SÜLEYMAN: Peki, niçin yaptın?

HURREM: (Birden tekrar diz çöker.) Ben... Ben aciz kulunuz... Cariyeniz... Ben sandım ki...

SÜLEYMAN: (Tutup kaldırır genç kızı, sesinde en hafif sertlik yoktur.) Ne sandın?

HURREM: (Hıçkırır.) Siz anlayamazsınız efendimiz, anlayamazsınız. Bir umutsuzun mutsuzluğunu anlayamazsınız. Güneş gibi ışık saçan, gecenin şerrinden korkar mı? Böyle bir şeyin farkında mıdır? Umdum ki: Lütfeder beni azat edersiniz belki. Bu kadarını umabilirim sandım yüce gönüllü efendimizden.

SÜLEYMAN: Mutsuzsun demek? Benim haremimde mutsuz bir kadın bulunabileceği hiç aklıma gelmezdi. Eksiğin ne?

HURREM: Böyle sorulduğunda hiçbir eksiğim yok diyebilirim. Ama öyle bir yerde yaşıyorum ki: Güzel süslü giysiler içinde, artık ömürlerinin sonuna yaklaşmış yüzlerce kadın, peki, başka benim nem var diye soruyorlar.

SÜLEYMAN: (Meraklanmış) Yani şimdi sen demek istiyorsun ki: Süleyman'ın hareminde mutsuz olan yalnız ben değilim, daha yüzlerce kadın.

HURREM: Beni böyle ürküten de onların o korkunç yalnızlıkları.

SÜLEYMAN: Bir de bana Büyük Süleyman derler, Muhteşem Süleyman derler. Mutlu Süleyman derler. Eşiğimi aşan herkesin, her şeyin kutsandığını söylerler.

HURREM: (Süleyman'ın okşayıcı sesinden etkilenmiş, o eşsiz gülümsemesiyle gülümser.) Hareminizde bulunmak elbette en büyük onurdur hünkârım! Ama ancak gözünüzün değdiği kişilerdir ki, kendilerini böyle kutsanmış, mutlanmış duyarlar.

SÜLEYMAN: (O ender keyifli kahkahalarından birini atar, kızlarağasına döner.) İşte bir kadın ki Reyhan Ağa! Ne istediğini bilir, ne diyeceğini bilir. Valide Sultan'a bildir. Cuma gecesi bu kızı isterim kendilerinden. (Hurrem'e döner.) Sana gelince... Ha, sahi neydi adın?

HURREM: (En tatlı gülümseyişiyle gülümser.) Hurrem cariyeniz hünkârım.

SÜLEYMAN: (Ezberlemek istercesine) Hurrem!... Hurrem!...Hurrem!... Ne güzel bir isim bu. Ne kadar da yakışmış sahibine. Evet, sana gelince Hurrem, sohbetimize sonra devam ederiz. Cuma gecesi.

HURREM: (En baştan çıkarıcı bakışıyla bakar Süleyman'a.) Bakın efendimiz! Gözleriniz bir an bana değdi, nasıl kutsandım, nasıl mutlandım!

SÜLEYMAN: (Gene o kahkahasını atar ve çıkar.)

Kızlarağası .Süleyman'ı izler.

Hurrem bir an yalnız kalır.

HURREM: (Kendi kendine) Ah Daye Hatun! Bana hep padişahtan söz ettin, hep teşrifattan söz ettin.

Arkadaki küçük kapıdan Daye Hatun girer.

HURREM: (Daye Hatun'un boynuna sarılır, yüzünü gözünü küçücük öpücüklere boğar.) Başardım Daye Hatun, başardım! Cumaya takdim edileceğim hünkâra. Hem de Valide Sultan tarafından.

DAYE HATUN: Nasıl başardın bu işi kız?

HURREM: Tüm öğrettiklerini unutarak. Tam zamanında karşımdakinin bir padişah olmadan önce bir erkek olduğunu keşfederek. (İç çekerek) Tanrım! Hem de ne erkek!

PERDE: l

SAHNE: X

Hasbahçe. Bir yanda acemi kızlar, aralarında Şemsifelek de göze çarpar. Bir yanda Hurrem'le Daye Hatun. Hurrem'le Daye Hatun satranç oynamaktadırlar. Işıklar acemi kızların üstünde.

ALLI KIZ: Hurrem gebeymiş kızlar!... Oğlan diyor, başka şey demiyor.

MAVİLİ KIZ: Bu da Hurrem'in bir başka tafrası.

YEŞİLLİ KIZ: Ne dedi de olmadı? Onu göreceğim dedi, gördü. Koynuna gireceğim dedi, girdi. Aklını başından alacağım dedi, aldı. Şimdi de oğlan doğuracağım diyor, doğuracak, göreceksiniz.

SARILI KIZ: İşte o zaman kurumundan yanına varılmaz.

Işıklar Hurrem'le Daye Hatun'un üstünde.

HURREM: İyi ki öğrettin bu oyunu bana Daye Hatun! Vezirlerle şahlarla oynamak çok hoşuma gidiyor.

DAYE HATUN: (Bir taş sürerken) Yanlış yapıyorsun Hurrem! Çok erken başladın haseki sultan havalarına. Çocuğun doğmasını bekleseydin hiç değilse.

HURREM: (Karşı taşı sürer.) Ne farkım var benim haseki sultandan?

DAYE HATUN: (Eli bir taşın üstünde durur.) Bir gün bir fırtına patlak verebilir. (Onu bırakır, bir başka taşı oynar.)

HURREM: İşte aramızdaki fark Daye Hatun! Ben elime aldığım taşı oynarım. İsterse fırtına değil, kasırga kopsun.

DAYE HATUN: (Araştırıcı bakar Hurrem'in yüzüne.) Korkmuyor musun?

HURREM: Ben kendimi sınamak istiyorum Daye Hatun! Kendimi sınamak. Bir fırtına belki beni yerime oturtabilir.

DAYE HATUN: (Düşünceli bakar Hurrem'in yüzüne.) Hâlâ neyi sınamak istiyorsun?

HURREM: Bir kadın olarak kanıtladım kendimi. Şimdi de bir sultan olarak sınamak.

DAYE HATUN: (Eliyle kapar Hurrem'in ağzını.) Bunu ne sen söylemiş ol ne de ben duymuş olayım.

HURREM: (Şiddetle iter Daye Hatun'un elini.) Neden? Nem eksik benim Hurrem Sultan olmak için?

DAYE HATUN: (Sevecen) Bak kızım! İstediğin hünkârımız efendimizin gönlüydü, kazandın. Bu senin için onurların en yücesi. Bundan ötesine istese de yüceltemez seni hünkârımız efendimiz.

HURREM: Niçin? En büyük, en yüce o değil mi?

DAYE HATUN: Evet, en büyük, en yüce o.

HURREM: En son söz onun değil mi?

DAYE HATUN: En son söz onun.

HURREM: Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi değil mi?

DAYE HATUN: Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi.

HURREM: (Ayağa fırlar, sinirli bir sesle âdeta haykırır.) Öyleyse niçin?

DAYE HATUN: (Elini çeker oturtur Hurrem'i, âdeta fısıldarcasına.) Çünkü hünkârımız efendimizin yaşamında, gözetmek zorunda olduğu bir takım dengeler var.

HURREM: Nasıl dengeler?

DAYE HATUN: İlkin bir Valide Sultan var, gelenek de görenek de haremde en yüce yeri ona vermiştir. Ve hünkârımız efendimizin validelerine karşı ayrıca sevgi ve saygıları vardır.

HURREM: Bir gün Valide Sultan ya benden yana olacaktır ya da bana karşı.

DAYE HATUN: (Bir taş sürer, çekingen bir sesle.) Sana hiç tavsiye etmem Hurrem! Valide Sultan'ı buna zorlama.

HURREM: (Bir taş sürerken) Bu satrancı senden öğrendim Daye Hatun, Bak şimdi sana şah ya da vezir diyorum.

DAYE HATUN: (Şahı kaçırır.) Vezirimi aldın Hurrem! Ama yaşamda bu oyun böyle oynanmaz.

HURREM: Ben oynarım.

DAYE HATUN: Unutma ki Gülbahar, hünkârımız efendimizin kucağına ilk oğlunu verendir. Hem de ne oğul!

Işıklar acemi kızların üstünde.

ALLIK KIZ: Hurrem kazandığı yerde duracak kızlardan değil.

YEŞİLLİ KIZ: Hep çoğunu, daha çoğunu, en çoğunu ister.

SARILI KIZ: Şimdiden gözü Haseki Sultanlıkta değilse adam değilim.

MAVİLİ KIZ: Hele bir de oğlu olsun, ne yapar yapar keser Şehzade Mustafa'nın yolunu.

Şemsifelek Kalfa yavaşça sıvışır. Işıklar Hurrem'le Daye Hatun'un üstüne kayar.

HURREM: (Ayaktadır, küçük adımlarla dolaşmaktadır ileri geri, bir yandan da sayıklarcasına.) Evet, Mustafa! Nereye baksam onu görüyorum. Hangi yöne yönelsem o. Tüm köşe başlarını bu bacaksız tutmuş. Tüm yolları o kesmiş.

DAYE HATUN: Mustafa yalnız Valide Sultan'ın değil tüm sarayın, saray halkının gözdesidir, âdeta tapındığıdır. Ulemanın, ordunun, halkın gözbebeğidir. Hünkârımız efendimizin devletinden sonra en sevdiğidir.

HURREM: (Oturur, gözleri parlamaktadır.) Evet, ama devletinden sonra en sevdiği.

DAYE HATUN: (Kuşkulu bir bakışla bakar ona.) Ne demek istiyorsun?

HURREM: Ya bir gün devletiyle Mustafa'sı arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa hünkârımız efendimiz?

DAYE HATUN: Böyle bir tercih yapmak zorunda hiçbir zaman kalmayacaklardır.

HURREM: (Şeytanca gülümser.) Son zamanlarda çok ilginç bir kitap getirdi bana kızlarağası.

DAYE HATUN: (Şaşırmıştır.) Kızlarağası mı?

HURREM: (Alaycı göz kırpar.) Sen dememiş miydin bana, kızlarağasıyla iyi geçin diye.

DAYE HATUN: Nasıl bir kitap?

HURREM: Şunları öğrendim: Osmanlı'da gerçi tahtın en büyük oğula geçmesi bir gelenekse de bir yasa değil. Örneğin Cennetmekân Selim Han bile tahtı büyük karındaşından kapmış.

DAYE HATUN: Ama öz babasıyla savaşmak pahasına.

HURREM: Baba-oğul çekişmesi de az değil.

DAYE HATUN: İyi ama, nasıl olsa bir gün kendine kalacak bir taht için Şehzade Mustafa niçin hünkâr babasıyla bir ölüm-kalım kavgasına atılsın?

HURREM: (Esrarlı) Kimbilir?

Gülbahar, yanında Şemsifelek Kalfa olduğu halde girer. İlk kez o soğuk nezaketinin yerini korkunç bir öfke almıştır.

GÜLBAHAR: (Girer girmez el çırpar.) Çabuk boşaltın burayı!

Kızlar hemen boşaltırlar bahçeyi. Daye Hatunla Hurrem de çıkacak olur.

GÜLBAHAR: (Buyururcasına) Sen kal Hurrem!

DAYE HATUN: (Fısıldar Hurrem'in kulağına.) Dinleme Hurrem! Bir ceza verecekse sana, Valide Sultan ya da hünkârımız efendimiz versin.

HURREM: (Birden bir yengi gülümsemesi yayılır yüzüne.) Nasıl dinlemem Daye Hatun! Haseki Sultan buyuruyorlar ya!

GÜLBAHAR: (Buyururcasına) Sen gidebilirsin Daye Hatun!

DAYE HATUN: Öyleyse ben de kalıyorum.

HURREM: (Hırçın bir sesle fısıldar Daye Hatun'un kulağına.) Git Daye Hatun, git! Bir fırtına kopabilir demiştin ya, işte o fırtına kopuyor, bakalım kimi nereye savuracak?

Daye Hatun çıkarken dönüp dönüp bakmaktadır ikisine.

Şimdi sahnede iki kadın karşı karşıyadır.

GÜLBAHAR: (Gözleri çakmak çakmak) Gel buraya Roksolan!

HURREM: (Onun üstüne sıçramak için gerçekten zavallı bir cariye pozunda ilerler, ama yüzünde karşısındakini çileden çıkartacak, alaycı bir gülüş vardır.)

GÜLBAHAR: (Bu gülüşle çileden çıkmıştır, gerçekten de.) Seni Rus dönmesi seni! Sen kim! Sultanlık kim? Sen bir cariyeden başka bir şey değilsin!

HURREM: (Yalnızca o ısırgan, alaycı bakışla bakar Gülbahar'ın yüzüne, o kadar.)

GÜLBAHAR: (Artık öfkeden kudurmuştur.) Bir de utanmadan sırıtıyor. Seni et parçası seni! (Tokatlar.) Hünkârımız efendimizin gönlünü eğlemekle sultan olunur sanıyor, şuna da bakın!

HURREM: (Hep o alaycı, çileden çıkaran gülüşüyle bakmaktadır Gülbahar'a tek söz etmeksizin.)

GÜLBAHAR: (Hurrem'in saçlarını eline dolar, yere çarpar, yerlerde sürükler.) Geberteceğim seni, geberteceğim, geberteceğim...

O anda Daye Hatun'la Hafze Sultan girerler.

HAFZE SULTAN: (Atılıp kurtarır Hurrem'i öfkeli Haseki'nin elinden.) Çıldırdın mı sen Gülbahar? Hünkârımız efendimizin hareminde bu ne rezalet?

GÜLBAHAR: (Kendine gelir, şaşkın bakakalır yaptıklarına.)

HURREM: (Bu arada yüzü gözü tırmık içinde, perişan, içli içli ağlamaktadır Daye Hatun'un omuzunda.)

GÜLBAHAR: (Birden eliyle yüzünü kapar, ürkü içinde.) Tanrım! Ne yaptım ben? Şeytanı, şeytanı sıçrattım üstüme. (Koşar çıkar.)

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: XI

Hünkârın arz odası. Süleyman, Piri Paşa ve İbrahim.

SÜLEYMAN: Oku bakalım İbrahim! Venedik hükümeti bizimle nasıl bir ticaret anlaşması istermiş?

İBRAHİM: (Elindeki metne göz gezdirir ve doğrudan doğruya Türkçe'ye çevirir.) Şöyle özetleyebilirim hünkârım! Ticaret her iki ülkede de serbest olacak. Güvenlik ilgili devletlerce sağlanacak. Üç yılda bir değişmek üzere, İstanbul'da devamlı bir Venedik elçisi bulundurulacak. Venedik tüccarlarının ruhsatını Venedik elçisi denetleyecek. Venedik elçisinin izni olmadıkça, Venedik tüccarı Osmanlı ülkelerinde yolculuk yapamayacak. Venedik'in Cezayir'le ve Trablusgarp'la ticaretine zarar verilmeyecek. Venedik gemileri ancak Çanakkale Boğazı'na, ya da İstanbul'a girdiklerinde araştırılabilecek. Kaçak köleler geri verilecek. Bunlar eğer Müslüman olmuşlarsa biner akçe bedel ödenecek.

PİRİ PAŞA: Yüce hünkârımın bağışlamalarına sığınarak sormak isterim: Böyle bir anlaşma kabul buyurulmayacak değil mi?

SÜLEYMAN: (Yarı döner.) Niçin?

PİRİ PAŞA: Hünkârım efendim! Venedik sözümona bizimle karşılıklı bir ticaret anlaşması yapar görünüyor. İki tarafı da bağlayacak bir takım hükümler getiriyor. Venedik'te bizim tüccarlarımız bulunmadığına göre, aslında bizi bağlıyor bu anlaşma.

SÜLEYMAN: (Gülümser.) Anlıyorum sadrazam paşa! Daha ötesini de anlıyorum. Venedik bizi kendi tüccarına, kendi tüccarını da İstanbul'daki elçisine bağlayarak, nerdeyse bizi kendine bağlamayı tasarlıyor.

PİRİ PAŞA: (Rahatlamış) Evet efendimiz!

SÜLEYMAN: Buna rağmen biz bu anlaşmaya evet diyebiliriz. Karşılığında da bir şeyler... Bir şeyler... Örneğin, Kıbrıs adası için yılda bin, Zonta adası için de beş yüz duka altını haraç isteyebiliriz.

PİRİ PAŞA: Hünkârım! Bu çok az olmaz mı?

SÜLEYMAN: (Birden döner, Piri Paşa'nın önüne gelir, onun gözleri içine bakarak.) Elbette çok az. Bırak paşa! Bu sırada Venedikli bizden alacaklı kalsın! Vazgeçemeyeceği kadar alacaklı. Tüccar gözü yalnız önündeki yağlı lokmayı görsün. Tüccar burnu yalnız paranın kokusunu alsın. Ben bu küçük bahşişi ona, yarın, Akdeniz'i kopararak ödeteceğim. Yeter ki otuz yıl soluk versinler bize.

PİRİ PAŞA: Fakat hünkârım!

SÜLEYMAN: (Birden keser Piri Paşa'nın sözünü.) Anlıyor musun paşa ! Ağzımın içinde sancılı bir diş gibi Rodos, yutamıyorum.

Bir an gergin bir sessizlik.

SÜLEYMAN: (Biraz öne çıkar, düşler içinde bir yüz.) Akdeniz'i düşlüyorum. Akdeniz'i tüm limanları, koyakları, takımadalarıyla düşlüyorum. Akdeniz'i şu Marmara'yı görür gibi görüyorum. Yani bir büyük Osmanlı içdenizi olarak. Gemilerimin Cebelitarık'tan öteye yelken açtıklarını düşlüyorum. Yeni yeni kıtalara, yeni yeni denizlere.... Rodos, Kıbrıs, Malta, Balear takımadaları, Cebelitarık, bu yanda donanım merkezlerimiz. Bunun için de Akdeniz'i bir korsanlar denizi olmaktan kurtarmamız gerek. (Birden döner, Piri Paşa'nın önünde durur.) Ya ne görüyorum paşa: Ben Akdeniz'de hâlâ savunmadayım. Burnumun dibindeki Rodos'u mülküme katabilmek için Venedikli'ye içime sindiremediğim ödünler veriyorum! Bereket Barbaroslar, Turgut Reisler, Salih ve Murat Reisler, benim donanmamın eksiğini gideriyorlar da ben burada soluk alabiliyorum. Şimdi Piri Paşa! Senden isteğim donanmadır. Bir donanma ki şimdilik asker taşımada, kuşatmada, kuşatma sırasında yöredeki küçük düşman adalarını düşürmede yeterli olabilsin ve sindirebilsin, Venedik'e yardımı düşünecek devletlere çıkabilesin.

Piri Paşa çıkar.

SÜLEYMAN: Şimdi sen anlat İbrahim! Ne haberler toplayabildin Rodos hakkında.

İBRAHİM: Rodos'taki çaşıtlarımızın ilettikleri habere göre; Rodos şövalyeleri üstad-ı azamı Philippe Williera de Lisle Adam, Venedikli ünlü istihkam ve topçu uzmanı Gabriel Martinengo'yu adaya davet ederek bir iç kale daha yapılmasını buyurmuş. Martinengo yalnız bu iç kaleyi yapmakla kalmayıp surlar arasında gidiş gelişi sağlayacak yollar, tüneller de yapmış.

SÜLEYMAN: Sonra!

İBRAHİM: Üstad-ı azamın aldığı ikinci önlem: Tüm köyleri boşaltmak. Tüm köylüleri, ürünleri kaleden içeriye almak. Rodos bir kaplumbağa gibi kollarını bacaklarını, kafasını içeri çekmiş bekliyormuş.

SÜLEYMAN: Demek ki İbrahim! Bizim Rodos'ta nasıl gözümüz kulağımız varsa, onların da bizim içimizde var.

Kızlarağası girer üç kez dize gelir.

KIZLARAĞASI: Hurrem kulunuz istirham buyururlar, hünkârımız efendimiz beni bu gece için bağışlasınlar, çünkü karşılarına çıkamayacak kadar çirkinim derler.

SÜLEYMAN: Bu ne demek?

KIZLARAĞASI: Bugün çok üzücü bir olay oldu hünkârım! Haseki Sultan Hurrem'i (Devam edemez, susar.)

SÜLEYMAN: (Boğuk bir sesle) Dövdü mü yoksa?

KIZLARAĞASI: (Bakışlarını yere indirerek evetler bu soruyu.)

SÜLEYMAN: (Öfkeyle haykırır.) Ne cesaretle! (Fırlayıp çıkar.)

İbrahim şaşkın iki adım atar arkasından sonra kararlı geri döner, düşüncelidir. Hafze Sultan girer.

HAFZE SULTAN: (Telaşlıdır.) Yalnız mısınız İbrahim Ağa?

İBRAHİM: (Saygıyla eğilir.) Efendimiz az önce çıktılar. Can sıkıcı bir haber getirmişti kızlarağası.

HAFZE SULTAN: (Gerçek bir korkuyla) Eyvah! Geç kaldım demek. Benden önce davrandı Hurrem. Tanrım!

İBRAHİM: Ben hünkârımız efendimizi hiç böyle öfkeli görmemiştim.

HAFZE SULTAN: (Üzgün) Çok korkunç bir kadın şu Hurrem İbrahim Ağa! Yalnız fırsatlardan yararlanmakla kalmaz, fırsat yaratmakta da çok ustadır. Nerede gücünü nerede güçsüzlüğünü kullanacağını çok iyi bilir. Hasmının gücüyle hasmını yenmekte üstüne yoktur. Korkarım, çok felaket getirecektir ilerde Âl-i-Osman'ın başına.

İBRAHİM: (Valide Sultan'ın kendine bu kadar açılmasından biraz tedirgin.) Hünkârımız efendimiz çıkarlarken beklememizi ya da gitmemizi buyurmadılar, burada kendilerini bekleriz.

HAFZE SULTAN: Birinin ona açıklaması gerek: Şu anda Hurrem, kaplanın pençesinden zorlukla kurtarılmış bir ceylana benzer, tuzağına düşürmüştür Gülbahar'ı ve o kurtulabileceğe benzemez.

İBRAHİM: Sultanım!

HAFZE SULTAN: Ta başından beri atakta olan Hurrem'di. O Haseki Sultan tavırları takınışı, o yaydığı söylentiler, o yüksek çıkan sesi, bakışı, edası bir şeyi amaçlıyordu hep. Gülbahar'ı üstüne sıçratmayı.

Bir an gergin sessizlik.

HAFZE SULTAN: Zavallı Gülbahar! Yüreği paramparça, umudu paramparça, gururu paramparça elindeki tek şeyi korumaya çalışıyordu. Oğlunun, gelecekteki hünkârın anası olarak itibarını. Şimdi o da yok.

Gene gergin sessizlik.

HAFZE SULTAN: Ona yardım etmemiz gerek oğlum!. Evet, oğlum diyorum sana, çünkü seni hep oğlumun yanında gördüm. Onun yanındaki değerini bilirim.

İBRAHİM: Ben ne yapabilirim ki sultanım?

HAFZE SULTAN: Bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir şey var. Biz yardım edemezsek Gülbahar mahvolur ve kimbilir daha neler neler mahvolur.

İBRAHİM: Bir bilsem nasıl yardım edebileceğimi.

HAFZE SULTAN: O, gururu içine kapanmış kadının zayıf noktalarını çok iyi biliyordu Hurrem. Oraya oraya vurdu hep. Üstüne sıçratıncaya dek. İsteseydi kaçabilirdi Hasekinin önünden, kaçmadı. Çünkü aşağılanmak, dövülmek istiyordu Gülbahar tarafından. Kendini rahatlıkla savunabilirdi, hatta hakkından bile gelebilirdi Gülbahar'ın. Savunmadı, sonuna dek haklı görünmek istiyordu çünkü. Haklı olmak başka şey, haklı görünmek başka şey. Onu öyle alçalmış, ezilmiş, yaralanmış berelenmiş gören gözlerin artık haklıyı değil suçluyu arayacağını biliyordu. Biz araya girdiğimizde bitkin haldeydi gerçekten, ama kazanmıştı.

Süleyman girer.

SÜLEYMAN: (Öfkeden nefes alıp alıp vermektedir.) Burada mısınız valide? Ben de sizi aratıyordum. Yarından tezi yok, Gülbahar eski saraya çekilecektir. Bir daha görmek istemiyorum onu.

HAFZE SULTAN: (Birden diz çöker oğlunun önünde.) Önünüzde dize geliyorum hünkârım! Merhamet edin!

SÜLEYMAN: (Ürküyle atılır, kaldırır annesini yerden.) Valide!

HAFZE SULTAN: (Bir kez daha dize gelmek ister, ama Süleyman tutar, bırakmaz.) Yakarıyorum!

SÜLEYMAN: (Kesin) Lütfen valide, lütfen! Kararım üzerinde kimseyle tartışmaktan hoşlanmam biliyorsunuz!

HAFZE SULTAN: Kararınız üstünde tartışmak istemiyorum. Gülbahar'ı suçlu buluyorsunuz, Gülbahar suçludur. Sizin seçtiğiniz bir kadına el kaldırmıştır çünkü.

SÜLEYMAN: (Öfkeyle) O, bana el kaldırmıştır valide, bana. Her kimi ki istersem onu seçerim.

HAFZE SULTAN: Ama siz de, siz de Haseki Sultanı hakettiğinden de fazla bir cezayla cezalandırmakla haksız duruma düşmüş olacaksınız.

SÜLEYMAN: Gittim konuştum kendisiyle. En ufak bir pişmanlık gösterseydi bağışlayabilirdim belki, oysa...

HAFZE SULTAN: Ah oğul, pişmanlığı tanısaydınız eğer, onu ille de dudaklarında, dilinde aramazdınız.

SÜLEYMAN: Yüreğinde de yoktu valide, yüreğinde de.

HAFZE SULTAN: Yıkılmış, ezilmiş, parçalanmış, tanınmaz hale gelmiş duygularının, aşkının, analığının ve gururunun altında yıkılmış, parçalanmış, tanınmaz hale gelmiş bir pişmanlık. Artık pişmanlığa benzer yanı kalmamış bir pişmanlık. Görseydiniz bile tanıyamazdınız oğlum!

SÜLEYMAN: Ve hâlâ saygısızca konuşurdu, saygısızca davranırdı.

HAFZE SULTAN: Bu bile nasıl bir perişanlık içinde bulunduğunu göstermez mi onun? (Birden İbrahim'e döner.) Siz ne dersiniz oğlum?

SÜLEYMAN: (Şaşkın ve öfkeli) Onun bu konuda söyleyeceği hiçbir şey yoktur.

İBRAHİM: (Gayet soğukkanlı) Hayır, vardır sultanım!

SÜLEYMAN: (Şaşkınlık ve öfkeden karmakarışık olmuş bir yüzle) Nasıl?

İBRAHİM: Bir konu ki, hünkârımız efendimizi bu kadar üzer, benim ilgisiz kalmam mümkün mü?

SÜLEYMAN: Yoksa sen de mi Gülbahar için şefaatta bulunacaksın?

İBRAHİM: Hayır hünkârım! Gülbahar Sultan için şefaatta bulunmak ne haddime? Ama gerekliyse kendi başımızı ortaya koyarak, devlet için şefaatte bulunmak görevimizdir.

SÜLEYMAN: (Hâlâ öyle şaşkın öfkeli) Bu işin devletle ilişkisi ne?

İBRAHİM: Unutmayın ki hünkârım! Ne siz yalnızca bir erkeksiniz, ne de Gülbahar Sultan yalnızca yanlışlık yapmış bir kadın. Soruna bir de Şehzade Mustafa'nın hakları açısından bakacak olursak.

SÜLEYMAN: (Sabırsız keser İbrahim'in sözünü.) Şehzade Mustafa'nın hakları Şehzade Mustafa'ya aittir.

İBRAHİM: Hiç kuşkusuz hünkârım, sizin sağlığınızda bu böyledir, böyle olacaktır. Tanrı geçinden versin, sizden sonra, validesi bunca aşağılanmış bir şehzade itibarından bir şeyler yitirmiş olmaz mı acaba? Ona daha akbahtlı validelerin şehzadelerinden rakipler çıkmaz mı? Ya maazallah o zaman devlet bu şehzadeler arasında bölünmez mi? İşte ben bu devletiniz için şefaatta bulunmak isterim.

SÜLEYMAN: (Kederli bir sesle) Ah! O kaldırdığım tokatı indirebilseydim keşke.

Işıklar kararır.

PERDE: l

SAHNE: XII

Hurrem'in dairesi. Hurrem ve Daye Hatun

HURREM: (Yaralı bir kaplan gibi dolaşmaktadır odası içinde.) Ne? Gülbahar cadısı bağışlandı ha!

DAYE HATUN: Hayır. Yalnız eski saraya gönderilmekten vazgeçildi. Ama artık hünkârımız efendimizin ışıklarından uzakta, Valide Sultan'ın korumalığında yaşayacak.

HURREM: (Tir tir titremektedir öfkeden.) Ben, ben bu kadar alçalayım, onu üstüme kışkırtmak için bir köle gibi davranayım karşısında, tokatlatayım kendimi, yerlerde sürükleneyim ve o gene bağışlansın!

DAYE HATUN: Artık tam anlamıyla rakipsizsin Hurrem! Gülbahar silindi karşında, daha ne istersin?

HURREM: Kim çeldi fikrini hünkârın? Valide Sultan bile beceremez bu işi. Öyleyse kim?

DAYE HATUN: Bu İbrahim Ağa'nın işi olmalı. Bir tek o, öyle sözler bulabilir ki, doğruca hünkârımız efendimizin yüreğini bulur.

HURREM: Kim bu İbrahim Ağa?

DAYE HATUN: Hünkârımız efendimizin has odacıbaşı. Dostlukları çok eskilere dayanır. Hünkârımız efendimizin karındaşları yerine tuttuğu biri.

HURREM: (Kıskançlığı büyür.) Dostluk mu? Bir hükümdar kullarından birini nasıl seçer de onu dostluk mertebesine çıkarır? Ben ki ona bu kadar yakınım, dostu olabilmiş değilim.

DAYE HATUN: Derler ki: Orada, gökyüzünde iki yıldız vardır: Birbirinden parlak. Parlar ki; biri hünkârımız efendimizin yıldızıdır, biri İbrahim'in. Ama kimse bilmez, hangisi hünkârımız efendimizin, hangisi makbulünün. Derler ki Harun Reşit bile makbulü Cafer Bermeki'yi bu kadar aziz tutmamıştır.

HURREM: (Kıskançlıktan çılgın) Sonunda ne oldu şu Cafer Bermeki?

DAYE HATUN: (Gırtlaklandığını ima eden bir jest yapar.) Hem de tüm soyu sopuyla.

HURREM: (Birden gülümser, korkunç bir gülümseme.) Ve hâlâ gökyüzünde o iki yıldız. Işığından hiçbir şey yitirmemiş öyle parlar. Bu kez Süleyman'ın ve İbrahim'in yıldızıdırlar derler... Öyle de değil mi Daye Hatun?

DAYE HATUN: (Ürküyle bakar Hurrem'e.) Beni korkutuyorsun Hurrem!

HURREM: (Öne çıkar, yüzünde korkunç bir ifade vardır.) Bundan sonra gözüm üstünde olacak İbrahim! Ya sen ya ben!

PERDE: II

SAHNE: l

Aradan on yıl geçmiştir. İbrahim Paşa'nın At meydanındaki konağının bahçesi. Diana, Hercül ve Apollon heykelleri olmasa bu sahne daha önceki Hasbahçe sahnelerinden pek de ayırt edilemez. Giritti, Avusturya elçisi Joseph de Lamberg'i karşılar.

ALİOSİO GİRİTTİ: Veziriazam İbrahim Paşa, sizi karşılamak için beni gönderdiler.

JOSEPH DE LAMBERG: Siz Osmanlı'nın mı memurusunuz, yoksa Venedik'in mi? Sanırım Venedik Doku Massimo Giritti'nin de şeysisiniz (Bir ifade çaresizliği içinde susar.)

ALİOSİO GİRİTTİ: (Bu duraksamanın farkına varmıştır, alaycı.) Piçi, Şövalye de Lamberg! Eğer sizi utandıran bu sözcüğün çırılçıplaklığı ise, biz daha da soyalım. Ama inanınız ki bir piç ne kadar bağlıysa babasına, ben de o kadar bağlıyım Venedik Doku'na. Ama nasıl öz oğlu değilsem babamın, Venedik'in de resmi elçisi değilim. Bu bana Osmanlı hükümeti katında büyük bir pazarlık rahatlığı sağlıyor. Bu nedenle İstanbul'a gelen elçiler Venedik'in resmi elçisinden önce bana koşarlar.

JOSEPH DE LAMBERG: Yanlış anladınız beni sayın Aliosio Giritti! Amacım incitmek değildi sizi. (Heykelleri görür.) Yazık, şu Hercül, Diana ve Apollon heykelleri kimbilir nasıl sıla özlemi çekmektedirler burada.

ALİOSİO GİRİTTİ: (Hep öyle hafif alaycı) Herhalde Hercül'ün, Diana'nın Apollo'nun dini bütün Hıristiyan olduklarını iddia buyurmayacaklardır Joseph de Lamberg cenapları.

JOSEPH DE LAMBERG: Ama bunlar Hıristiyan kültürünün eserleri. İbrahim Paşa'nın konağından çok, Macar Kralı Layoş'un Budin'deki sarayına yakışırdı. Sanırım İbrahim Paşa'da bunları oradan kaldırıp getirdiler.

GİRİTTİ: Evet. Mohaç meydan muharebesinden sonra, ölü kralın mirasına konanlar çok oldu. Örneğin Ferdinand'ınız tüm Macaristan'ı, kız kardeşleri Kraliçe Mari'nin çeyizi olarak kendine ait sayar. İbrahim Paşa da Budin'i zapteden ordunun serdarı olarak bunları kendine ayırdılar.

JOSEPH DE LAMBERG: (Üzüntüyle sallar başını.) Hıristiyan kültüründen koparılıp buraya getirilmiş şu üç eserden Avrupa'nın yazgısını okuyorum.

GİRİTTİ: İnanınız, Apollon'unuzun, Hercül'ünüzün, Diana'nızın Hıristiyanlıkta sataşanı olmadı hiç. Ama İbrahim Paşa'ya sataşanlar çok oldu bu kâfir icadını ülkeye soktuğu için. Müslümanlığı sahteymiş diyenler oldu. Adını Erenk İbrahim Paşa'ya çıkaranlar oldu. Hatta şairin biri bir de hicviyle yazdı (Durur, düşünür gibi yapar.) Bir Halil'i evvel geldi putları kıldı imha - Sen Halil'im sonra geldin onları ettin ihya.

JOSEPH DE LAMBERG: Anlaşıldığına göre bu İbrahim Paşa pek sevilmiyor halk tarafından.

GİRİTTİ: İbrahim Paşa'yı sevmeyenler var: En başta hünkârın gözdesi Hurrem. Hünkârla olan dostlukları çoğu kişinin gözüne batar, hızla yükselişi, Piri Paşa'nın çekilişinden sonra, hünkârın onu geleneğe göreneğe aykırı, kaç vezirden kaç paşadan öne alıp veziriazamlığa getirişi, Mısır'da ve İstanbul'da karışıklıklara yol açtı. Ama gene de yanlış bir seçimi denilemez Süleyman'ın.

JOSEPH DE LAMBERG: Niçin?

GİRİTTİ: Çünkü Mısır'daki karışıklıkları, tek damla kan dökmeden yine o bastırdı. Çağını biliyor, içinde Osmanlı'nın yerini biliyor. Devleti göz kararı el yardımıyla yönetmiyor. Üstelik iyi de bir asker. Serdar olarak katıldığı her savaşı kazanmıştır.

JOSEPH DE LAMBERG: Ya Viyana?

GİRİTTİ: (Sözcüğün üstüne bastırarak) Evet, Viyana.

JOSEPH DE LAMBERG: (Çalımlı) Yüz elli bin kişilik bir orduyla geldiler, yenildiler gittiler.

GİRİTTİ: İbrahim Paşa da der ki: Gittik, Budin'lerini bir kez daha zaptettik. Ferdinand'ı Budin'de bulamayınca Viyana'sında aradık, orada yoktu, selam bırakıp döndük.

JOSEPH DE LAMBERG: Yüz elli bin kişilik bir orduyla Viyana önlerine gelip geri dönmek yenilgi değil de nedir?

GİRİTTİ: İbrahim Paşa da der ki: Amacımız Viyana'yı zaptetmek değildi. Ne yapıp yapıp, Ferdinand'ı kendi topraklarında yakalayarak savaşa zorlamaktı. Hatta bu yüzden ağır toplarımızı geride bırakmıştık, daha hızlı kovalayabilmek için. Ama o bizden daha hızlıymış kaçmada.

JOSEPH DE LAMBERG: Kuzum siz kimden yanasınız? Hıristiyan dindaşlarınızdan mı yana, yoksa şu barbar Osmanlı'dan mı yana?

GİRİTTİ: Hıristiyan bir babanın günah ürünü olarak ben, dindaşlarım arasında bulamadığım itibarı burada, barbar Osmanlılar arasında buldum. Hem de o kadar ki, çok geçmedi, babamız bile hatırladı bizi. Venedik'in en karmaşık çıkarlarını kendi resmi elçisi yoluyla değil, benim aracılığımla savunma yolunu tuttu. Şimdi söyler misiniz? Ne yapabilirim sizin için?

JOSEPH DE LAMBERG: Buraya bir barış anlaşması için geldik. Budin bizde kalmak koşuluyla her fedakârlığa hazırız.

GİRİTTİ: (Belli belirsiz bir eğlenişle.) O zaman İbrahim Paşa Budin'i verdikten sonra ne kalır bize?

JOSEPH DE LAMBERG: Yanoş Zapolay'ın padişaha verdiği güvenceyi biz de vermeye hazırız.

GİRİTTİ: (Düşünceli.) Size Budin'den pahalıya mal olur bu fedakârlık.

JOSEPH DE LAMBERG: Yanoş Zapolay'ın padişaha verdiği vergiyi biz de üstlenebiliriz.

GİRİTTİ: Peki ama niçin sizi ona yeğlesin?

JOSEPH DE LAMBERG: Bu barış önerimizin padişaha iletilmesinde bize yardımcı olursanız.

(Anlamlı susar.)

GİRİTTİ: Aklınıza gelen şeyi hemen unutunuz.

JOSEPH DE LAMBERG: İbrahim Paşa'yı da unutmuş değiliz, yeter ki fiyatını söyleyin siz!

O anda İbrahim Paşa girmiştir ve duymuştur Avusturya elçisinin sözünü.

İBRAHİM PAŞA: (Alaycı) Fiyatımı mı soruyorsunuz? (Yürür, sahnenin önüne gelir, seyircilerin üstünden bir yerlere bakar.) Buraya gelir misiniz?

JOSEPH DE LAMBERG: (Tek adım atacak halde değildir, kaçamak Giritti'ye bakar.)

İBRAHİM PAŞA: (Dönmeden, yalnızca parmak işaretiyle çağırır.) Geliniz! Geliniz!

JOSEPH DE LAMBERG: (Medet umarcasına bakar Giritti'ye.)

GİRİTTİ: (Bir baş hareketiyle gitmesini işaret eder.)

JOSEPH DE LAMBERG: (Yaklaşır, İbrahim Paşa'ya, tam gerisinde durur.)

İBRAHİM PAŞA: (Bir yerleri gösterir.) Buradan baktığınızda ne görüyorsunuz?

JOSEPH DE LAMBERG: (Bakar, ama paşanın neyi kastettiğini bilmediği için susar.)

İBRAHİM PAŞA: (Bu arada sürdürür konuşmasını.) Bir kuleler dizisi. Yedi kuledir adı. Tepelemesine altın doludur bu kuleler. (Cebinden bir altın anahtar çıkarır.) Ve anahtarı bendedir. Hünkârımız efendimiz bu parayı dilediğim gibi harcama yetkisini tanımıştır bana. Söyler misiniz: Tüm Avrupa kralları bir araya gelecek olsalar daha fazlasını verebilirler mi bana?

JOSEPH DE LAMBERG: Bizim istediğimiz.

İBRAHİM PAŞA: (Bir el hareketiyle susturur onu.) Yetkilerime gelince hünkârımız efendimiz, kullanmadığı, kullanmak istemediği tüm yetkilerini bağışlamışlardır bana. Ve bu kendilerine ayırdıklarından artıktır, eksik değil... Vezirleri dışında, beylerbeyi, sancakbeyi, İstanbul, Anadolu, Rumeli kadıları, subaşıları, defterdarları, tüm yüce memurları ben seçerim. Hünkârın bir yaramaz kulunu idam ettirmek ya da sağ bırakmak benim yetkim içindedir. Bu halimle ben kendimi bir Avrupa kralı yetkileriyle donatılmış bulurum, sizin bundan öte verebileceğiniz bir şey var mı bana?

JOSEPH DE LAMBERG: Veziriazam Paşa'ya arz etmek isteriz ki...

İBRAHİM PAŞA: (Bitirmemiştir sözünü.) Savaş ve barış kararını kuşkusuz efendimiz verir. Ama savaş kararı vermişse, ordulara ben komuta ederim. Barış kararı vermişse müzakereleri ben sürdürürüm. Birçok kralın, krallıkların yazgısı şu iki dudağım arasındadır. (Birden döner, Joseph de Lamberg'in gözleri içine bakarak.) Şimdi söyler misiniz bana: Benim fiyatım nedir?

JOSEPH DE LAMBERG: (Saygısına ürkü de karışmış) Ünü dünyayı tutmuş, hanlar hanı Muhteşem Süleyman'ın yüce ruhlu veziriazamı! Biz kralımız adına geldik ki, Avrupa barışının esaslarını konuşalım kendileriyle.

İBRAHİM PAŞA: (Gülümser.) Bu biraz aşırı bir istek olmuyor mu dersiniz? Ben söyleyeyim hünkârımız efendimizin size vereceği cevabı: Kimmiş bu Ferdinand diyecektir. Hani şu, Şarlken'in Viyana valisi mi? Niçin Veziriazamım İbrahim Paşa'yla görüşmez?

JOSEPH DE LAMBERG: Şimdi biz kralımıza efendinizin bu yanıtını mı götüreceğiz?

İBRAHİM PAŞA: Sizi kabul buyurmalarını hünkârımız efendimizden isteyeceğim. Gerekirse yakaracağım. Yalnız sorarlarsa bana Budin hakkında ne düşünüyorlar diye.

JOSEPH DE LAMBERG: (Söze başlayacak olur.) Budin...

İBRAHİM PAŞA: (Alaycı çeker içini.) Ben olsam hiç söz etmem Budin'den. Budin'den sonrasının güvencesini isterim.

Bir ulak girer.

ULAK: (İbrahim Paşa'nın önünde dize gelir.) Belgrat'tan Bali Bey gönderir beni devletlû! Ferdinand elçisini göndererek hünkârımız efendimizi bu yanda oyalarken, o yanda da Von Roggendorf komutasındaki ordusuyla Budin'i kuşatmıştır. Bali Bey hemen imdada koşarken beni de, durumu arzetmek üzere Dersaadet'e gönderdi.

İBRAHİM PAŞA: (Gözleri öfkeden çakmak çakmak, döner Joseph de Lamberg'e.) Bu ne cür'et!

JOSEPH DE LAMBERG: (Dize gelir.) Yemin ederim ki devletlû! Haberim yok benim bundan.

İBRAHİM PAŞA: (Korkunç bir gülümseme yüzüne yayılırken) Anlaşıldı. Efendinize cevabımızı kendimiz götürmemiz gerekecek. Tabii, karşımıza çıkmayı göze alabilirlerse.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: II

Hurrem'in dairesi. Hurrem ile Daye Hatun. Bir kafesli pencere ardında kızlarağası. Fısıl fısıl anlatmaktadır Hurrem'e.

KIZLARAĞASI: Hünkârın Ferdinand üzere seferi var. Seraskerliğe Veziriazam İbrahim Paşa getirildi. Tüm yetkileriyle. İki yüz bin kişilik ordu onun buyruğuna verildi.

HURREM: (Buruk bir sesle) Ve hünkâr vedaya bile gelmez bize. O İbrahim mel'ununun Mısır'dan bulup getirdiği Gülfem'den gözünü ayırıp kimselere bakmaz.

KIZLARAĞASI: İlk kez hünkârımız efendimiz bir komutanını üç tuğla değil de yedi tuğla ödüllendiriyor.

HURREM: (Bu yanda Daye Hatun'a yakınmaktadır durmadan.) Oysa ben Gülbahar'ın yaptığı gibi aptalca da davranmadım. Bağrıma taş bastım, sustum. Hatta kendimi tümüyle geri çektim. Geri çektim ki iyice doysun yeni gözdesine.

KIZLARAĞASI: Davut Paşa çayırında otağ kuruldu, cümle vezirler, ulema, devlet erkânı ve kapıkulu cem oldu.

HURREM: Umdum ki kısa zamanda farkedecektir hünkâr efendimiz Gülfem'in yalınkat güzelliğini.

KIZLARAĞASI: İlkin yeniçeri ağası, hünkârımız efendimizin beratıyla birlikte sungularını getirdi.

HURREM: Bir güzellik ki, kendini hemen ele verir, verdiği yerde de tükenir. Gençlik, naz eda, tutku hepsi var, ötesi yok. Bir parlak yıldız onun ki, gökyüzü değil.

KIZLARAĞASI: Birbirinden güzel, birbirinden çevik dokuz Arap atı. Birinin takımı gözler kamaştıran taşlarla süslü. Anlayanlar bir hazineye bedel bulur.

HURREM: Kendi elimle süsleyip püsleyip gönderirdim onu hünkâra.

KIZLARAĞASI: Üç teşrifat kürkü, bir benzeri hünkârımız efendimizin sırtında.

HURREM: Hiç mi farkına varmadı efendimiz kim böyle işler bu mücevheri. Bir imzamız eksik altında.

KIZLARAĞASI: Hünkârımız efendimiz, yedi tuğlu kavuğunu kendi eliyle İbrahim Paşa'nın başına oturttuğunda mehter vurdu.

HURREM: Gülfem'e seçtiğim giysilere iyice kör olmamış her gözün farkına varacağı işaretler koydum.

KIZLARAĞASI: Derler ki hasları da otuz kez yüz bin akçeye çıkarılmış paşanın.

HURREM: Saçlarının her kıvrımına bir ateşli mektup yerleştirdim beni anımsatacak.

KIZLARAĞASI: Derler ki bir de söz vermişler İbrahim Paşa'ya. Hem dost hem padişah sözü.

HURREM: (İlk kez meraklanmıştır.) Neymiş o söz?

KIZLARAĞASI: Ne olursa olsun İbrahim Paşa'yı öldürtmeyeceklermiş.

HURREM: (Heyecanla) En büyük müjdeyi neden en sonraya saklarsın Reyhan Ağa. (Parmağından çıkardığı bir yüzüğü verir kızlarağasına.) Teşekkür ederim Ağa! Sadakatini unutmayacağım. Gidebilirsin.

Kızlarağası çıkar.

DAYE HATUN: Anlayamadım Hurrem! Bu sözde seni sevindirecek ne var.

HURREM: (Yüzünde gizemli bir ifade) Ölüm! Bir kez adın anılmasın bir yerde. Sen artık oradasın demektir.

Süleyman girer, Hurrem yerlere dek eğilir. Daye Hatun arka küçük kapıdan kaybolur.

SÜLEYMAN: (Hurrem'i elinden tutup kaldırır yerden, gözleri içine bakar.) Bir başka Süleyman olarak dönüyorum sana Hurrem! Adı Hurrem olan bir büyücü kızın büyülediği bir erkek değilim şu anda. Seni tartmış, güzelliğini daha güzellerle ölçmüş ve sonunda seni seçmiş bir Süleymanım ben! Beni bağışlar mısın?

HURREM: (Gözyaşları içinde boynuna sarılır Süleyman'ın.) Efendim benim, galiba, galiba siz asıl şimdi benim oluyorsunuz. Dört çocuğumdan sonra benim. Gülfem'den sonra benim. Gülfem'e teşekkür edeceğim.

SÜLEYMAN: Gülfem'i başıma kakma Hurrem! Çünkü artık hiçbir Gülfem girmeyecek aramıza. Çünkü aradığım neyseki ben de bilemiyorum bir sende var, buna inandım ben.

HURREM: (Mutluluk coşkusu içinde) Gülfem'e teşekkür edeceğim. En ufak bir sitem yok bu sözümde hünkârım! Bana çok çektirdi, istemeden çektirdi biliyorum. Ben de, ben de kendimi sınamış oldum bu arada. Aşkımın bencil bir aşk olmadığını keşfettim. O çektiğim acılardan sonra bu noktaya vardım işte hünkârım! Güneşi kucaklayabilmek ne haddime? Işınlarından bir demet donatır beni. Başka yüzlerde parlamasını ise Tanrı'nın hikmeti sayarım.

SÜLEYMAN: (Kucaklar Hurrem'i.) Ne o, ne de bir başkası Hurrem. Sana söz veriyorum.

HURREM: Gene de teşekkür edeceğim Gülfem'e. Çünkü beni, benim yokluğumda keşfettirdi size. (Sımsıkı birbirlerine sarılmış, dururlar bir an.)

Işıklar kararır.

Işıklar yandığında sahne aynıdır. Yalnızca bir gece geçmiştir aradan. Belki de şu anda ikisi de aşk mahmurudurlar. Gün doğmak üzeredir.

HURREM: Hünkârıma uzak düştüğüm o kara günlerde, bir şeylere tutunmak, bir şeylere dayanmak, ölmeden ölüme, yaşamadan yaşama alışmak ihtiyacı duydum. Hıristiyan kadınların manastıra kapanma duygularının nasıl bir gereksinmeden doğduğunu anladım.

SÜLEYMAN: (Pencerenin önündedir, ilk ışıkların kıpırdayışını izlemektedir dışarda.) İyi ki bizde manastıra kapanma geleneği yokmuş.

HURREM: Ama böyle bir gereksinmeyi yok saymak olanaksız. Bir kadın ki ancak Tanrı'sı için yaşayabilecektir, Tanrı'dan aldığı güçle yaşayabilecektir. Nereye başvursun?

SÜLEYMAN: (Döner ona, gülümser.) Ne yapacaksın? Bir daha yalnız kalacak değilsin ki.

HURREM: (Sığınır onun kollarına.) Biliyorum hünkârım! Sizinle aramda hemen hemen hiçbir engel kalmadı.

SÜLEYMAN: (Şaşırmışcasına bakar Hurrem'e.) Ne demek hemen hemen? Tüm engelleri aştın Hurrem!

HURREM: (Süleyman'ın yüzüne bakar, çok masum ve sevimli bir gülücükle.) Bir tanesi dışında?

SÜLEYMAN: (Şaşkın bakar ona.) Ne demek istersin?

HURREM: (Hep o dünyanın en masum gülümseyişiyle) İşte o kara günlerde keşfettim bunu. Benim sizi sevmeye hakkım yok.

SÜLEYMAN: (Bir an sinirli) Bu ne demek?

HURREM: Öyle ya, bir köle sevebilir mi?

SÜLEYMAN: Yüreği olan sever. (Bunu derken bırakmıştır kadını.)

HURREM: Özgürlüğü olan sever hünkârım!

SÜLEYMAN: (Birden döner, gene Hurrem'in önüne gelir, kulaklarına inanmıyor gibidir.) Peki sen? Sen özgür değil misin şimdi.

HURREM: (Buruk bir gülümsemeyle) Değilim.

SÜLEYMAN: Bu da nerden çıktı.

HURREM: Bilgisiyle çağımızı ısıtan İbni Kemal'e sordurdum. Mekke'de bir bimarhane yaptırmak isterim, sevabı nedir diye. Cevap verdi o akbahtlı, dedi ki: Bir kölenin hayratı efendisinin sevabına sevap katar. Çünkü Tanrı hayrını da şerrini de kendisinden değil efendisinden sorar kölenin. İşte o anda anladım ki siz beni ne kadar yüceltmek isterseniz isteyiniz, ben zincirlenmişim bir kez kölelik batağına.

SÜLEYMAN: (Öfkeyle) Saçma bir şey bu.

HURREM: Benim de ilk tepkim böyle oldu, ama düşündükçe...

SÜLEYMAN: (Araştırıcı) Düşündükçe

HURREM: Bir cariyeyim ben. Yani bir köle. Satılıp alınan bir mal.

SÜLEYMAN: (Sinirli) Üç oğlumun bir kızımın anasısın.

HURREM: Ama gene de bir mal. Nadide de olsa, değerli de olsa bir mal. Diyelim ki bir mücevher. Bir mücevher ki, Kırım Han'ı Sahip Giray kendilerine bile yakıştıramayıp hünkârımız efendimize takdim kılmıştır. Takdim kılmayabilirlerdi. Kendine alıkoyabilirlerdi.

SÜLEYMAN: (Şiddetle) Ama şimdi buradasın, benimlesin, benimsin.

HURREM: (İç çekerek, biraz kırgın) Evet, sizinleyim, sizinim. Benim de demek istediğim buydu zaten.

SÜLEYMAN: (Okşayıcı) Öyle demek istemedim. Benimsin, çünkü seni seviyorum.

HURREM: Aşkta karşılıklı sahip olma duygusu vardır hünkârım! Biri "benimsin, çünkü seni seviyorum" diyebiliyorsa, o biri bunu diyemiyorsa, tek yanlı sahiplik vardır. Yani kölelik.

SÜLEYMAN: (Bir an durur, düşünür.) Niçin? Niçin söyleyemeyecekmişsin bunu?

HURREM: Çünkü inandırıcı olmaz. (Gözleri dolmuştur.) Size efendimiz, size olan aşkım, ancak Tanrı'ya duyduğum tapınmayla ölçülebilir. Ama sizi hiç sevmeseydim ve siz beni yatağınıza çağırsaydınız sahibim olarak, size yine itaat etmek zorundaydım. Yoksa siz beni satabilir, hediye edebilir, hatta öldürebilirdiniz.

SÜLEYMAN: (Gerçekten şaşırmıştır.) Ne tuhaf! Hiç böyle düşünmemiştim ben.

HURREM: Şimdi eşit sayılabilir miyiz? Sizin seçme ve sevme özgürlüğünüz var, benim ise ancak itaat etme zorunluğum. Ama ben Tanrı'nın çok mutlu bir kuluymuşum, sevmek zorunda olduğum kişiyi daha ilk görüşümde sevdim. Bu yüzden de uzun süre, köleliğimin farkında olmadan yaşadım.

SÜLEYMAN: Yani şimdi mutlu değil misin?

HURREM: Değilim.

SÜLEYMAN: Değişen ne peki?

HURREM: Sizi sevmek benim için bir Tanrı yazgısıydı, bir yazgıydı. Ama buna zorunlu olmak, bu alçaltıcı duyguyu duymak. Bu duyguya katlanmak.

SÜLEYMAN: (Bir karar vermenin rahatlığı içinde) Bugün benim Almanya seferimin ilk günü. Az sonra yola çıkacağım orduyla. Ama hiç kuşkun olmasın, dönüşte bu sorunu çözeceğim. Azat edeceğim seni.

HURREM: (Sarılır Süleyman'a, ancak seyirci görebilecektir yüzündeki o zafer parıltısını.) Yüce ruhlu efendim benim!

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: III

İbrahim Paşa'nın otağı. Belgrat'tan sonraki ilk durak yeri. Giritti, Avusturya elçisi Cornelius Dupplisius'u seyircilerin arasından getirir.

GİRİTTİ: İbrahim Paşa dostumdur, Muhteşem Süleyman da dostumun dostu. Bugüne dek dost kalabilmişsek eğer, birbirimize ihanet etmediğimiz içindir.

CORNELİUS: Bize yardım etmeniz gerek. Dindaşımız değil misiniz?

GİRİTTİ: Sizin yerinizde olmayı hiç istemezdim ben sayın Cornelius Dupplicius.

CORNELİUS: Niçin?

GİRİTTİ: İki efendiye birden yaranmak güç. Hele bu iki efendi aynı durumda ise yani?

CORNELİUS: Nasıl yani?

GİRİTTİ: Ferdinand düşmüş hünkârın ocağına. Ne pahasına olursa olsun barış ister. Şarlken tehlikeden henüz uzakta, üstelik kendinde pazarlık olanağı varsayar ve siz bu iki efendinin haklarını savunacaksınız İbrahim Paşa'ya karşı.

CORNELİUS: Ah sayın Aliosio Giritti! Durumumu öyle iyi sergilediniz ki.

GİRİTTİ: Şarlken, ünlü amirali Andrea Doriya'yı acele göndererek, Mora'daki Türk kalelerini, Koron'u, Patras'ı, İnebahtı'yı zaptettirdi ki, barış masasına bir alacaklı gibi otursun. Oysa ben Türkleri çok iyi bilirim ekselansları! Hiçbir zaman, hiçbir şeye karşı bir şeyler vererek barış yapmazlar. Kanla aldıklarını kanla verirler, kanla verdiklerini kanla alırlar. Değiş - tokuş diye bir şey bilmezler. Derim ki Şarlken'in teklifini sakın götürmeyin İbrahim Paşa'ya. Ferdinand'ı da zor durumda bırakırsınız.

CORNELİUS: Fakat Budin.

GİRİTTİ: Benden size dost öğüdü. Budin'i de unutun artık. Zapolay'ın hakkını fazla tartışırsanız eğer, Süleyman Budin'i de mülküne katar, tartışmaları keser orda.

CORNELİUS: Peki, öyleyse bir barış anlaşması için bize önerebileceğiniz şey ne?

GİRİTTİ: Veziriazam ve serdar İbrahim Paşa bizi bekler otağlarında.

Otağa girerler. Otağ aydınlanır. İbrahim Paşa ayağa kalkar.

CORNELİUS: (Yerlere dek eğilerek kendini takdim eder.) İmparator Şarlken, Kral Ferdinand ve Kraliçe Mari adına hanlar hanı Muhteşem Süleyman'ı selamlamaya gönderildim ve aynı zamanda bir barış anlaşmasının önkoşullarını görüşmeye.

İBRAHİM: Sizi ancak Viyana Kralı Ferdinand'ın ve Kraliçe Mari'nin elçisi olarak kabul edebiliriz. İstediğim şeyi getirdiniz mi?

CORNELİUS: (Bir altın anahtar uzatır.) Evet. Kralım Ferdinand'ın bu barışı ne kadar istediğinin kanıtı olarak işte Estergon Kalesi'nin altın anahtarı.

İBRAHİM: (Alır anahtarı.) Gördüğünüz gibi Ferdinand'la bizim aramızdaki sorun başka. Şarlken'le bizim aramızdaki sorun başka. Ferdinand'ı barış istediklerinde daha içten görüyoruz. Kanıtı da işte elimde. Estergon Kalesi. Ferdinand bu barış görüşmesinin gerçekleşebilmesi için Estergon Kalesi'ni karşılık is-temeden sunabiliyor bize. Şarlken de hazır mıdır böyle bir özveriye. Örneğin, biz Avrupa'nın göbeğinde kendilerini arayıp da bulamazken Andrea Dorya'sına zaptettirdiği Türk kalelerini geri vermeyi düşünürler mi?

CORNELİUS: (Susar.)

İBRAHİM: Hayır. Zaten biz de istemeyiz. Adetimiz değildir tilkiye borçlu kalmak. O bir alacaklı gibi oturmak ister bu barış görüşmelerine. Öyle değil mi?

CORNELİUS: (Sıkıntıyla bakar Giritti'nin yüzüne, hiçbir yanıt gelmez bu çehreden.) Elçiye zeval olmaz devletlû!

İBRAHİM: Koron'u ve öbür kaleleri silâhla geri almayı yeğleriz. Bugün değilse yarın. Ama bir barış anlaşması yapılacaksa bu mutlak yalnız Osmanlı'yla Avusturya arasında olacaktır. Şarlkensiz bir barış anlaşması ve ancak Budin'den sonraki sorunların görüşüleceği.

CORNELİUS: (Birden diz çöker.) Tek umut olarak size sığınmış bu eski dindaşınızı hor görmeyin devletlû! Dünya bilir ki: Sizin eşsiz gücünüz, ancak padişahın gücüyle ölçülebilir.

İBRAHİM: (En ufak bir böbürlenme sanısı vermeksizin) Hiç abartmadan diyebilirim ki: Hünkârımız efendimizinkini de aşar. Padişahımız efendimizin buyrukları ancak benim onayımla gerçekleşir. Benim ise dediğim denmiş, yaptığım yapılmıştır.

CORNELİUS: (Hâlâ diz üstü) Öyleyse merhamet!

İBRAHİM: Bir barış anlaşması olacaksa, ancak bizim şartlarımızla olacaktır. İstanbul'a vardığımızda çağırtacağım sizi.

Giritti ve Cornelius çıkarlar. İbrahim hızla yürür, bir atlas perdeyi kaldırır, arkasından Süleyman çıkar.

SÜLEYMAN: Evet, dilediğim gibi oldu. Hem barış görüşmelerindeydim, hem değildim.

İBRAHİM: Ferdinand isteklerimizi kabul edecektir.

SÜLEYMAN: Bu barışa bizim de ihtiyacımız vardı İbrahim! Çünkü doğuda Tahmasp fitnesini iyice artırdı. Anadolu'da yeterince karışıklıklar çıkardığı yetmezmiş gibi, birde Osmanlı'ya sığınmış Bağdat'ı bizim Avrupa'da meşgul olmamızdan yararlanarak ele geçirdi. Gelecek yaz haddini bildirmeliyiz Tahmasp'ın.

İBRAHİM: Beli devletlû!

SÜLEYMAN: (Dostça) Peki hiç mi korkmadın öfkemden İbrahim? Ferdinand'ın elçisine karşı öyle büyüklenirken? Yetkilerinin yetkilerimi aştığını söylerken?

İBRAHİM: Siz şu perdenin gerisinde olmasaydınız, bu kadar büyüklenemezdim elbet. Efendimiz Ferdinand'ı muhatap almadan bir anlaşma yapmak istiyorlardı onunla, Ferdinand ise yetkileri kuşkulu biriyle çürük çarık bir anlaşma yapamazdı. Bu nedenle öyle bir mevkiye gelmem gerekirdi ki Ferdinad beni kendine muhatap kabul etsin ve benimle görüşürken kendini, sizinle görüşüyormuş gibi hissetsin.

SÜLEYMAN: (Dostça gülümser.) Zaten bilir misin ne diyorlar bizim için? Mülk hangisinin elinde, buyuran kim diye soruyorlar.

İBRAHİM: (Gülümser.) Mülk benim elimde hünkârım, bende sizin.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: IV

Hafze Sultan'ın dairesi. Hafze Sultan hasta yatağındadır. Başucunda Gülbahar ve Şemsifelek kalfa.

HAFZE SULTAN: Öleceğim ben Gülbahar! itiraf ederim ki: Bu Hurrem gailesini senin ve Âl-i-Osman'ın başına bela eden biraz da benim. Hangi davranışından niçin alınmıştım, anımsamıyorum bile şimdi. Oysa ne kadar önemli görünmüştü bana o zamanlar, kimbilir.

GÜLBAHAR: (Hafifçe kırgın) Sultanım!

HAFZE SULTAN: (Hafifçe doğrulur yatağından, yüzünde kasılmalar vardır.) Bugün ve bugünden sonra her gün, Osmanlı'nın en önemli sorunu Hurrem'dir bence artık. Bu kadın aslanımı büyülemiş. Hiçbir kadının, hiçbir hükümdara yaptıramadığını yaptırmaya çalışıyor ona. (Yorgun başı düşer yastığa, Şemsifelek kalfaya döner.) Sen anlat Şemsifelek.

ŞEMSİFELEK: Derler ki sultanım: Savaş dönüşü, Hurrem sokmamış hünkârımız efendimizi yanına. "Ben artık özgür bir kadınım, ne kadar severseniz sevin bir kadın bir erkeğin isteğine ram olamaz nikâhsız. Dinimizde zinadır bunun adı ve cezası cehennem ateşleridir" diyerek.

HAFZE SULTAN: (Biraz daha şahlanır, gözleri çakmak çakmak.) Korkunç bir kadın şu Hurrem. İlkin azat ettiriyor kendini aslanıma, sonra da sözümona azat edilmiş bir özgür kadın olarak çekiyor kendini uzağa.

GÜLBAHAR: (Hıçkırır.)

HAFZE SULTAN: (Ona döner, biraz sertçe.) Ağlama! Burada senin yaralı gururundan çok daha önemli bir sorun çıkıyor ortaya: Nikâh. Evet Hurrem'in oyunu çok korkunç. Senin hayallerinin ulaşamayacağı kadar büyük. Hiç birimizin, Âl-i-Osman'da hiç bir kadının düşünemeyeceği ölçüde büyük. Ben o günü görmem bile belki, ama sezdiğim kadarıyla beni bile titretecek kadar büyük.

GÜLBAHAR: (Eline sarılır Hafze Sultan'ın.) Gitmeyin sultanım! Beni bu canavarın karşısında yapayalnız bırakmayın.

HAFZE SULTAN: Bırakmayacağım. Veziriazam İbrahim Paşa damadım değildir yalnızca. Oğlumdur da. Ve Hurrem canavarının yıldıramadığı büyüleyemediği bir o kalmıştır. Onu da çağırttım, bize yardımcı olmasını rica etmek için.

GÜLBAHAR: (İnler.) Korkuyorum sultanım! Bu kadın herşeyimi aldı elimden, umutlarımı, hayallerimi, yaşamımı, herşeyimi. Şurada yanınızda bir sığıntı gibi yaşarken bir tek düşüm kalmıştı. Artık elimden alınamaz sandığım. Hiç değilse oğlumun ışıklı günleri olacak. Buna kimse engel olmayacak diye düşünürdüm. Şimdi duyarım: Onun da yolunu keser Hurrem. Kendi şehzadesi Mehmet'le. Hünkâr da gelirmiş bu oyuna. Mehmet'e iltifatları daha bir başka türlüymüş.

HAFZE SULTAN: (Canlanır gibi olur yeniden.) Sanırım canımızı dişimize takıp, Hurrem'le savaşmamız günü gelmiştir artık.

Süleyman girer, Gülbahar'ı görünce duraklar bir an. Gülbahar çıkıp gitmek ister. Fakat Hafze Sultan, tutar elini Gülbahar'ın, bırakmaz . Süleyman'ın gözünden kaçmamıştır bu küçük sahne. Biraz isteksiz girer içeriye.

(SÜLEYMAN): (Gülbahar'ı görmezlikten gelerek) Bugün nasılsınız valide, sormaya geldik.

HAFZE SULTAN: (Kırgın bir sesle) Teşekkür ederim aslanım! Öyle sanıyorum ki tam zamanında yolcuyum ben.

SÜLEYMAN: (Tedirgin) Ne demek istiyorsun valide?

HAFZE SULTAN: Dünya tanıyamayacağım kadar değişti oğlum. Ben bu dünyanın yabancısı olarak yaşamak istemiyorum artık.

SÜLEYMAN:(Kırgın) Valide!

HAFZE SULTAN: Her yenilik incitiyor beni.

SÜLEYMAN: Sanırım valide, şu bizim nikâh sorununa değinmek istiyorsunuz.

GÜLBAHAR: (Kurtarır elini, çabucak eğilir, ilkin hünkârın önünde, sonra Hafze Sultan'ın önünde.) İzninizle! (Kaçarcasına çıkar.)

HAFZE SULTAN: (Dalgın dalgın bakakalır Gülbahar'ın arkasından.)

SÜLEYMAN: (Sürdürür konuşmasını bu arada.) İki özgür insanın kendi istekleriyle verdikleri bir karar bu valide! Sizin de izninizi isteyecektik.

HAFZE SULTAN: (Yüzünü çevirir oğluna.) Aslanım lütfeder de izin isterlerse elbette hayır diyemeyiz biz. Ama iyice düşündüler mi, bu nikâh bunca yüz yıllık Osmanlı töresini, gelenekleri, görenekleri nasıl alt üst edecektir? Bir de bu açıdan baktılar mı soruna?

SÜLEYMAN: İbni Kemal'e de danıştım.

HAFZE SULTAN: Ne dediler?

SÜLEYMAN: Padişahların evlenmeleri bir kural, bir yasa değildir ki, soruna bir de şeriat açısından bakalım diye cevap verdi. Gelenekler böyle gelişmiş, bir ayrıcalık tanınmıştır padişahlara, isteyen padişah bu ayrıcalığından vazgeçebilir dedi.

HAFZE SULTAN: Ya padişahların evlenmeleri bir kural olursa bundan sonra? Bir de bunu sorsaydınız kendilerine. Siz, sizden sonrakiler kadar sizden öncekileri de düşünmek zorundasınız ayrıca.

SÜLEYMAN: Kararımda ne benden öncekileri, ne de benden sonrakileri tedirgin edecek bir şey görüyorum ben valide.

HAFZE SULTAN: (Yaralı bir sesle haykırır âdeta.) Nasıl görmezsiniz aslanım, nasıl? Hurrem sizin nikâhlınız olduğu gün, ben ne olacağım.

SÜLEYMAN: (Yüzünde ilk kez bir kuşku belirir, yumuşak bir sesle.) Siz Valide Sultansınız.

HAFZE SULTAN: (Yüzünde şahane bir ıztırap ifadesi vardır şimdi.) Hayır. Ben cennetmekân Selim Han'ın yatağına nikâhsız girmiş ve ona gayrimeşru bir oğul vermiş bir günahkâr kadın durumuna düşeceğim.

SÜLEYMAN: (Yüzünde öfkeli kasılmalar) Böyle müfsit düşüncelere tahammülümüz yoktur valide. Hatırınızı sormaya gelmiştik, gördük: İyisiniz. Hatta bizi sarsacak, incitecek kadar iyi. (Çıkar.)

Gülbahar girer.

HAFZE SULTAN: (Üzünçle bakmaktadır Süleyman'ın arkasından.) Âl-i-Osman'da nikâhlı kadınlardan gelen hünkârlarla, nikahsız kadınlardan gelen hünkârlar ayırımı başlamasın bir kez. Hünkâr oğlumuz bile yara alabilirler bu arada, işte bunu anlatamadım kendilerine.

GÜLBAHAR: Hepsini duydum sultanım!

HAFZE SULTAN: Beni görmüyor bile, ne kadar incindiğimi görmüyor.

İbrahim Paşa girer.

HAFZE SULTAN: Tam zamanında geldin, İbrahim Paşa!

İBRAHİM: (İlerler, Hafze Sultan'ın elini öper.) Nasılsınız valide?

HAFZE SULTAN: Ölmekten korkardım oğlum, şimdi yaşamaktan korkuyorum.

İBRAHİM: (Dikkat kesilir.) Valide?

HAFZE SULTAN: Âl-i-Osman'ı bekleyen felekatleri düşündükçe, (Acıyla inler.) Ama çok şükür o günü görmeyeceğim. (Elini göğsüne götürür.) Bu dert, bu dert imdadıma yetişir âdeta.

İBRAHİM: Hünkârımız efendimizle mi konuştunuz yoksa valide?

HAFZE SULTAN: Eğer konuşmak denirse. Sanki iki ayrı dünyadan gelmiş iki ayrı yaratıktık. İki ayrı dil konuşurduk, ne o benim dediğimi anladı ne de ben onun dediğini.

İBRAHİM: Yalnız Hurrem söz konusu, olduğunda hünkârımız efendimizle konuşmak güçleşir.

HAFZE SULTAN: Ona anlatamadım, Mustafa'yı bekleyen tehlikeyi.

GÜLBAHAR: Bunca aşağılanmalara bir tek şey için katlandım sultanım. Mustafa'mın hakları için. Eğer bu hakları da yitireceksek, Hurrem'den sonra Hurrem'in çocukları elinde kalacaksak ölelim daha iyi.

HAFZE SULTAN: (Yaralı bir sesle) Hayır, bu olmayacak. Buna izin veremem. Bir ana olarak benden izin almadıkça nikâh yapamaz. Hiç değilse ben sağ olduğum sürece. Ben ise bunun için yaşayacağım. Yalnızca bunun için. Nikâhı engellemek için.

İBRAHİM PAŞA: (Sakin ve güven dolu bir sesle) Lütfen sultanım! Lütfen! Lütfen! Sakın böyle bir şey yapmayınız! Hurrem hep aynı nakışa hep aynı ipliği atmıştır şimdiye dek. Onun istediği hep aynı resmi çizmek. Bu resimde tüm saray ve saray halkı düşman görünür kendine ve çocuklarına. Yapayalnızdır bu düşman dünyada, hünkârımız efendimizin aşkıyla yapayalnız. Ah, nasıl da inandırıcı oynar bu oyunu, ah nasıl da korunmaya muhtaçtır.

HAFZE SULTAN: Başka bir umarımız kaldı mı?

İBRAHİM: (Kesin) Bu işi bana bırakınız.

HAFZE SULTAN: Siz nasıl başa çıkabileceksiniz bu oyuncu kadınla?

İBRAHİM: Hurrem'in iki amacı var sultanım! İlk amacı şu nikâh. İkincisi siyasal güç. Birinci amacına vardıktan sonra ikincisine yönelecektir. Oğullarından birini tahta oturtmak, onun ardından Âl-i-Osman'ı yönetmek, işte amacı Hurrem'in.

HAFZE SULTAN: Nasıl durdurabilirsiniz Hurrem'i peki?

İBRAHİM: İstediğinin yarısını vererek.

HAFZE SULTAN: Nasıl?

İBRAHİM: Nikâhı kabul etmek zorundayız sultanım! (Gülbahar'a döner sevecen.) Nikâhı kabul edeceğiz ama, karşılığında Manisa sancak beyliğini koparacağız Şehzade Mustafa için. Manisa sancak beyi olmak demek yarının padişahı olmak demektir.

HAFZE SULTAN: Bir şeyi unutuyorsunuz paşa! Oğlum hiçbir zaman hiçbir konuda kimseyle pazarlık kabul etmez.

İBRAHİM: Pazarlık yapmayacağız sultanım! Yalanı doğru gösteren bir ışık oyunudur, ama doğruyu doğru gösteren ışığın kendisidir. Bu işi bana bırakın!

HAFZE SULTAN: (İç çeker, öpmesi için elini İbrahim'e uzatır.) Çok tehlikeli bir oyun oynuyorsun oğlum, bilmem farkında mısın?

İBRAHİM: (Elini öper Hafze Sultan'ın.) Farkındayım sultanım! Tanrı adına yemin ederim ki: Ben sağ kaldıkça Hurrem siyasal gücü elde edemeyecektir. Tanrı adına yemin ederim ki: Yaşadığım sürece kimse dokunamayacaktır Şehzade Mustafa'nın haklarına hatta hünkârımız efendimiz bile.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: V

Süleyman'ın arz odası. Süleyman ve İbrahim Paşa.

SÜLEYMAN: (Üzgün) Ülkelerimde en uzak dağ başındaki en yoksul köylü için evlenme bir haktır. Ama benim evlenmeme öz anam karşı çıkar.

İBRAHİM: (Göz ucuyla kollar Süleyman'ı.) Sanırım valide sultanın kaygıları başka hünkârım! O, bu evlenmeden sonra bazı dengelerin bozulabileceği kaygısındadır.

SÜLEYMAN: (Merakla ona bakar.) Ne gibi?

İBRAHİM: Daha doğrusu Şehzade Mustafa'nın haklarının arada kaynamasından korkar.

SÜLEYMAN: (Düşünceli bir an durur.) Şehzade Mustafa'nın hakları ha! Ne ilgisi var Şehzade Mustafa'nın haklarıyla bu evlenmenin?

İBRAHİM: Korkar ki: Bir gün devlet, nikâhlı ananın çocuklarıyla nikâhsız ananın çocukları arasında ikiye üçe bölüne.

SÜLEYMAN: (Bir süre düşünceli susar.) Ne dersin İbrahim? Olur mu böyle bir şey?

İBRAHİM: Bağışlayın hünkârım! Bu benim de kaygımdır. Bu evlenme yepyepi bir çığır açacak Âl-i-Osman'da. Evlenme kurumlaşacak. Ve her kurum gibi sorunlarını da birlikte getirecek. Meşruluk ve gayri meşruluk sorunları tartışılacak. Sizden öncekiler de, sizden sonrakiler de kurtulamayacaklar bu tartışmadan. En başta da Şehzade Mustafa'nın hakları tartışma konusu olacak hünkârım.

Bir an gergin bir sessizlik.

İBRAHİM: (Süleyman'ın yüzündeki en küçük kıpırtıyı izleyerek) Neden hünkârım Şehzade Mustafa'yı nikâhtan önce taşraya çıkararak önlemiyorsunuz bu tartışmayı?

SÜLEYMAN: (Birden gözleri parlar.) Evet, galiba en doğrusu da bu. Zaten taşraya çıkmak günü geldi geçiyor şehzadenin.

İBRAHİM: (Rahatlamış sürdürür konuşmasını.) Sanırım böylece gönlünü de almış olursunuz valide sultanın. Çünkü ölmeden önce mürüvetini görmek ister ilk göz ağrısının.

SÜLEYMAN: (Neşeli) Evet, ancak böyle kanıtlamış oluruz ki, nikâh benimle Hurrem arasında, siyasal olmayan çok özel, çok kendine özgü bir gönül almadır. (İbrahim Paşa'ya döner.) Hemen ilk divana Şehzade Mustafa'nın Manisa'ya taşraya çıkma sorununu getir. Şimdi alabilirsin içeriye Avusturya elçisini. Neydi adı?

İBRAHİM: Cornelius Dupplicius hünkârım! (Yürür, kapıya doğru, el çırpar.)

Bir iç oğlanı girer.

İBRAHİM: (İç oğlanına) Avusturya elçisini içeriye al!

İç oğlanı çıkar.

SÜLEYMAN: Bu anlaşmayla Şarlken'le Ferdinand'ı birbirinden ayırmış olduk, şimdi var gücümüzle Tahmasp'ın karşısına dikilebiliriz. İyi bir iş yaptın İbrahim, sağol.

İBRAHİM: (Saygıyla eğilir.) Hünkârım!

Cornelius girer. Birkaç kez dize gelerek Süleyman'ın önüne varır.

SÜLEYMAN: Veziriazamım İbrahim Paşa, şimdi okuyacaktır size anlaşmanın metnini. (Gözleriyle okur emri verir İbrahim'e.)

İBRAHİM: (Okumaya başlar.) Madde 1. Kral Ferdinand hünkârı baba bilecek ve ancak biraderi olarak kabul edeceği veziriazamla eşit sayılacak. Madde 2- Kral Ferdinand Macaristan üstündeki tüm iddialarından vazgeçecek. Kendi elinde tuttuğu Macar topraklarına karşılık otuz bin duka altın vergi ödeyecektir Osmanlı'ya. Madde 3- Osmanlı korumalığındaki Yanoş Zapola'ya ait topraklarla Ferdinand'ın toprakları arasındaki sınırı Osmanlı denetimindeki bir heyet çizecektir. Ve bu sınır Osmanlı hükümetinin onayından geçtikten sonra yürürlüğe girecektir. Madde 4- Şarlken bu anlaşmanın dışında tutulacaktır, ancak elçisini gönderdikten sonra bir başka barış anlaşması düşünülebilir. Madde 5- Anlaşmanın süresi yoktur. Avusturya hükümeti uyduğu sürece anlaşma hükümleri yürürlükte kalacaktır.

İbrahim, metni Cornelius'a uzatır.

CORNELİUS: (Metni alırken) Efendim hiç memnun kalmayacaktır bu anlaşmadan.

İBRAHİM: (Metni tutar elinde Süleyman'a bakar.)

SÜLEYMAN: (Bir baş hareketiyle metni geri almasını buyurur İbrahim'e.)

CORNELİUS: (Görmüştür bu işareti, metni çekip alır.) Ama sanırım imzalamak zorundadır.

SÜLEYMAN: Bu metin efendiniz tarafından Viyana'da imzalandığı gün, biz burada imzalayacağız. Bu böyle biline.

Cornelius geldiği gibi diz çöke çöke çıkar.

SÜLEYMAN: Avrupa'yı tüm sorunlarıyla bir yana bırakalım şimdi İbrahim, Tahmasp'a bakalım. Gerçi önümüz kış. Fakat bu adamın taşkınlıkları ve doğuda bir o yana bir bu yana sığınan Osmanlı ve İranlı valilerin fitneleri hemen bir sefere zorluyor bizi. (Bacağını yumruklar.) Şu günlerde nikrizim bana aman vermeyecek halde. Onun için ben katılamayacağım. Orduyu senin buyruğuna veriyorum. Serasker olarak tüm yetkilerimi de sana bırakıyorum. Kışı Halep'te geçirirsiniz. Bahar gelende harekete geçersiniz. Senin orada bulunman bile Tahmasp'ın mel'anetine son verecektir. Defterdar İskender Çelebi'yi de sadrazam kethüda olarak buyruğuna veriyorum. Bir iş bilen iş beceren danişmend kulumdur İskender Çelebi, her adımında ona da danışmanı isterim.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: VI

Hurrem'in dairesi. Hurrem'le Daye Hatun. Kızlarağası kafesli pencerenin arkasında, anlatmaktadır.

KIZLARAĞASI: (Anlatmaktadır.) Halep'ten gelen haberler kötü sultanım! Derler ki ordu ikiye ayrılmış. Veziriazamı tutanlar Bağdat'a yürümek istermiş. İskender Çelebi'yi tutanlar Tebriz'e. Bağdat'a yürümek isteyenler dermiş ki: Bağdat üzerinde bir eski hakkımız vardır, Bağdat'ı almakla Bağdat bizim olur da Tebriz'i alsak da elde tutamayız uzun süre, Tahmasp döner geri alır başkentini. Tebriz'e yürümek isteyenler dermiş ki: Tebriz'e yürümekle, Tahmasp'ı bir ölüm kalım savaşına zorlamış oluruz. Tahmasp Bağdat'ı savunmayabilir, ama başkentini savunmak zorundadır. Bir kez belini kırdık mı Tahmasp'ın, Bağdat'ta bizimdir, Tebriz de. Hatta tüm Acem ülkesi.

HURREM: İşte nihayet aklı başında bir adam.

KIZLARAĞASI: Derler ki İbrahim Paşa ilk kez kendi ayarında, belki de kendinden üstün bir rakibe katlanamaz, başına işler getirmek istermiş.

HURREM: Ne gibi?

KIZLARAĞASI: (Koynundan bir mektup çıkarır.) Sanırım bu mektupta İskender Çelebi tüm yakınmalarını dile getirir. Bunu bir emin kişisiyle göndermiş ve doğruca size göndermiş.

HURREM: (Mektubu alır ve bir el hareketiyle savar kızlarağasını.)

Kızlarağası çıkar.

HURREM: (O çıkınca yüzüne bir mutluluk ifadesi yayılır.) İşte o an geldi.

DAYE HATUN: (Gerçekten şaşırmıştır.) Hangi an sultanım!

HURREM: İskender Çelebi benim adamım. Dersaadet'ten ayrılmadan önce haber göndermiştim ona, ne yapıp yapıp İbrahim Paşa'yı zor durumda bırakasın. Bir kez İbrahim Paşa engelini aşalım, Sadaret mührünün kendilerine verilmesi gün meselesidir. (Bu sırada mektuba göz gezdirmiştir.) Çok akıllı bir adam şu İskender Çelebi!

DAYE HATUN: (Korkuyla bakmaktadır Hurrem'e.) Bunu yapacak mısınız sultanım?

HURREM: (Araştırıcı bakışlarını diker Daye Hatun'a.) Demiştim sana Daye Hatun: Ya hep ya hiç. Bir noktaya vardım ki, iki kişiye yer yok.

DAYE HATUN: (Kekeler.) Fakat bu çok tehlikeli bir iş değil mi?

HURREM: Çok tehlikeli, doğru. Ama düşmanımın en zayıf anını yakalamış durumdayım. Yumruğumu şimdi indirmezsem.

DAYE HATUN: Düşmanınızın şu en zayıf anı, devletin de en zayıf anıdır. Ya bu oyunu hünkârımız efendimiz farkederse?

HURREM: On beş yıl, on beş yıl bu adama baş eğdiremedim. Kendimi kabul ettiremedim. Kim nerde bana karşı geldiyse bu adam hep onunla birlikti. Gülbahar, Hafze Sultan, Mustafa.

DAYE HATUN: Ama bunların hiçbiri kalmadı artık. Hafze Sultan öldü.

HURREM: (Dişlerini gıcırdatarak.) Evet, nikâhıma bir gün kala öldü. O günü görmemek için öldü. Ölümüyle hakaret etti bana.

DAYE HATUN: Gülbahar Manisa'da, oğlunun yanında.

HURREM: Evet. Yarının Valide Sultanlığına hazırlanıyor. Tek özelliği benden önce hünkârımız efendimizin yataklarına girmesi. Benden önce bir oğul vermesi ona.

DAYE HATUN: Ve Şehzade Mustafa'nın saltanat hakkı tartışmasız.

HURREM: (Gözleri çakmak çakmak) Kim demiş?

DAYE HATUN: Ordu böyle düşünür, ulema böyle düşünür, vezirler böyle düşünürler, hatta hünkârımız efendimiz bile böyle düşünürler.

HURREM: Ben hepsini yola getirmesini bilirim, bir tek şu İbrahim Paşa olmasa.

Bir an gergin bir sessizlik.

HURREM: (Sesi yumuşar, dostça.) Anladın mı şimdi neden ya hep ya hiç derim. Çünkü ben yemesem İbrahim'in başını, o benimkini yiyecek. Bu mektupla İskender Çelebi, bir altın tepsi içinde bana sunar İbrahim melununun kellesini. Bak dinle: (Okur.) Sultanım! Beklediğimiz an geldi. İbrahim dinsizi bir kıskaç içinde debelenir. Daha ilk günden, hemen her kararının karşısına çıka çıka o kadar bunalttım ki mel'unu, divan toplayamaz oldu. Her kararı kendisi vermeye başladı. Bu, ordu içindeki itibarını sarstı. "Bre bu ne iştir, padişahımız efendimiz bile divan toplar fikir alırken, bu ne kendini bilmez kişidir ki, kimsenin reyine başvurmaz," diye homurtular başladı. Şu anda Bağdat'a varmak için Diyarbekir'e doğru yoldayız. Ordu yavaş yavaş yükseltir sesini, "Tebriz'i zaptedip, tüm Acem mülkünü mülkümüze katmak dururken, niçin gidip Bağdat'la oyalanırız" diye söylenirler. İbrahim Paşa bu sese kulağını tıkayıp Bağdat'ta ısrar edecek olursa, çok daha büyük bir zaferi kaçırmakla suçlanacaktır, yanılıp da kulak verirse bu kez de kararında direnmesini bilmemekle. Yardımınıza muhtacım. Kulunuz İskender Çelebi.

DAYE HATUN: Ya bu mektuplaşmanız padişahımız efendimizin kulağına gidecek olursa?

HURREM: (Tehdit dolu bir sesle) Bu mektubu bir ben biliyorum, bir de sen. Kimden öğrenebilir?

DAYE HATUN: (Birden dize gelir Hurrem'in önünde.) Bağışla beni sultanım çok yol yürüdüm sizinle. Bir süre önünüzde, sonra hep gerinizde, ama hep sizinle birlik, sizi bu güne çıkaracak yolda.

HURREM: (O tehdit edici sesiyle) Evet.

DAYE HATUN: Şu vardığınız noktada artık gereksiz görüyorum kendimi. İzin verin çekileyim. Çekilmek ne demek silineyim, kimselere görünmeyeyim, kimselerle görüşmeyeyim, kaybolayım.

Yine bir an gergin bir sessizlik.

DAYE HATUN: Beni sultanım, beni eski saraya gönderin. Eğer içinizde bir nebzecik merhamet kalmışsa bana karşı.

HURREM: (Araştırıcı bakışlarını diker Daye Hatun'a.) O kadar mı korkuyorsun?

DAYE HATUN: Çok korkuyorum sultanım! Çok. İlk kez sizin için korkmuyorum, sizden korkuyorum.

HURREM: O da ne demek?

DAYE HATUN: Çünkü gerçekten çok güçlüsünüz siz. Gelmiş geçmiş sultanların en güçlüsü. Ama görüyorum ki gücünüz arttıkça hırsınız da artıyor, sonunda hırsınız mı gücünüzü, gücünüz mü hırsınızı yenecek, işte onu bilemiyorum,

HURREM: Niçin korkuyorsun?

DAYE HATUN: Hep düşlediğim, bir ikbalin gölgesinde yaşamaktı ihtiyarlığımda. Mademki fırsatı kaçırmıştım bir kez, birini yaratıp onunla saltanat sürmekti.

HURREM: Demek yalnız bunun için?

DAYE HATUN: Hayır. Sizi sevdim ben, Tanrı bilir tıpkı kızım gibi. Ama zamanla sevgim, hayranlığa, hayranlığım korkuya dönüşmeye başladı.

HURREM: (Küçümseyen bir bakışla) Sen hep korkardın Daye Hatun! Senin korkularına yenilseydim, şimdi haremin o soluk yüzlü mahzun kadınlarından biri olarak yaşlanmıştım bile.

DAYE HATUN: Bağışlayın açık konuştuğum için.

HURREM: Ne zamandan beri korkuyorsun benden?

DAYE HATUN: Sanırım ilk korkuyu, bir gün bana "şah ya da vezir" dediğinizde duymuştum. İlkin o gün denetimimden çıktığınızı fark etmiştim.

HURREM: Şahı teslim almak için veziri kırmak gerek, bunu bana sen öğretmiştin.

DAYE HATUN: Evet, bir satranç tahtası üstünde.

HURREM: Ama bunun yaşamda da böyle olduğunu ben kendim keşfettim. Doğru.

DAYE HATUN: İşte bu keşfinizi sezdiğimden beri korkuyorum sizden.

HURREM: Zavallı Daye Hatun! Bir sihirli lambadan çıkardın devi, şimdi ne keyfince kullanabiliyorsun, ne de lambaya sokabiliyorsun.

DAYE HATUN: Çok geç de olsa şunu öğrendim: insan kendi yazgısını zorlamamalı o kadar.

HURREM: Bu bilgi şimdiye dek öğrendiklerinin en önemlisi.

DAYE HATUN: Biliyorum sultanım!

HURREM: Ama en tehlikelisi.

DAYE HATUN: İşte onun için yalvarıyorum size sultanım: Beni eski saraya atın ve unutun!

HURREM: Unutamam ki!

DAYE HATUN: (Doğrulur, yüzündeki korku ve yakarı ifadesi silinmiştir, şimdi bir heykel yüzü kadar donuktur yüzünün ifadesi.) O zaman buyurun, gidersinler beni.

HURREM: (İlk kez sarılır.) Ölmekten korkmadığın kadar korkuyorsun benden.

DAYE HATUN: Çünkü yapamayacağınız, yaptıramayacağınız hiçbir şey yoktur sizin.

HURREM: Bu korkuyla sevemezsin beni sen.

DAYE HATUN: Sevmiştim sizi.

HURREM: (Dalgın) Korkuyu kullanmayı düşündüm hep. Sevmediklerimin, nefret ettiklerimin, dize getirmek istediklerimin üstüne korkuyla gitmeyi. Galiba bunu da sizden öğrendim ben, ama sevdiklerime bile korku vermek!

DAYE HATUN: Bunu ben öğretmedim size.

Süleyman görünür.

HURREM: (Telaşla) Haydi git! Hünkârımız efendimiz geliyor.

Daye Hatun o küçük kapı ardında kaybolur, Süleyman girer, düşüncelidir.

HURREM: (Diz çöker.) Düşüncelisiniz hünkârım!

SÜLEYMAN: (Hep öyle dalgın) Düşünceliyim, evet. İbrahim'den bir mektup aldım. Bir mektup değil, hayır bir çığlık. Bir imdat çığlığı.

HURREM: (Titrer.) İmdat çığlığı mı?

SÜLEYMAN: Diyarbekir'e varmadan önce birden karar değiştirmiş, Tebriz'e yönelmiş.

HURREM: (Belli belirsiz bir kışkırtıcılıkla) İbrahim Paşa'nın çok çetin olduğundan, kararından kolay kolay dönmediğinden söz ederdiniz hep.

SÜLEYMAN: Evet, işte onun için mektubu bir imdat çığlığı gibi erişti kulağıma.

HURREM: Peki, ne yapmayı düşünürsünüz?

SÜLEYMAN: Gitmeliyim. İbrahim imdat diler benden, belki hayatında ilk kez.

HURREM: O mu yazar size imdada koşmanızı?

SÜLEYMAN: Hayır. Kimseden imdat istemeyecek kadar gururludur.

HURREM: Öyleyse niçin?

SÜLEYMAN: Ama bu çığlığı duydum ben, mektubu okurken.

HURREM: (Yakarıcı) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Sözünü keser onun.) İbrahim tehlikede. Belki de kendini bile aşan bir tehlike bu. Belki de Âl-i-Osman'a yönelmiş bir tehlike.

HURREM: Sizde böyle kaygılar uyandırdığı için bağışlamayacağım İbrahim Paşa'yı.

SÜLEYMAN: Aslında o hemen her mektubundaki sözcükleri kullanmış yine. Ama bu sözcükler sanki çığlık çığlığa.

HURREM: Duymuştum, veziriazamın alalade sözlerle harikulade etkiler yapabildiğini.

SÜLEYMAN: Öyle değil Hurrem, öyle değil. Biz birbirimizin dilinden çok iyi anlarız. Bir başkasını şaşırtabilir bu. Bildiğim kesin bir şey varsa, İbrahim bir karar vermiş, ama bu karardan memnun değil. Ancak ben, ancak ben değiştirebilirim bu kararı. Tabii zamanında yetişebilirsem.

HURREM: Siz kendiniz onu seraskerliğe tayin etmediniz mi?

SÜLEYMAN: Evet.

HURREM: Tüm yetkinizi devretmediniz mi ona?

SÜLEYMAN: Evet.

HURREM: O size yakındı mı hiç? Gelin, ordunuzun başına geçin diye yazdı mı?

SÜLEYMAN: Hayır.

HURREM: Şimdi böyle birdenbire, sizin gidip orduyu ondan geri istemeniz gücendirmez mi veziriazamınızı?

SÜLEYMAN: (Biraz sertçe) O beni çağırıyor dedim kadın! Seslenmeden çağırıyor, Tanrı'ya yakarısını duyuyorum ben burada.

HURREM: (Birden o sevimli tavrını takınır.) Hünkârım! Nikriz nöbetleriniz değil miydi sizi bu seferden alıkoyan?

SÜLEYMAN: (Başını sallar.)

HURREM: Yedi sekiz aydır ki sefer üzredir ordu. Belki bir bu kadar daha sürecek bir sefer bu. Derken gene kış bastıracak. Bu kadar uzun bir sefere nasıl katlanabilirsiniz bu ızdırabınızla?

SÜLEYMAN: İbrahim beni çağırıyor.

HURREM: Üstelik bu kez İskender Çelebi gibi işbilir bir akbahtlıyı da yardımcı olarak kattınız yanına.

SÜLEYMAN: (Belli belirsiz bir kaygıyla) Bilmem doğru mu yaptım, eğri mi?

HURREM: (İrkilir.) Herhalde kuşkulanmıyorsunuz İskender Çelebi kulunuzdan?

SÜLEYMAN: Hayır hayır, iskender akıllı bir danışment kulumdur. Gerçi hain Ahmet Paşa'ya pek yakındı bir zamanlar. Hatta onu bana takdim kılan bu hain Ahmet Paşa olmuştu. Fakat yanlış kişilerin doğru seçtikleri çok olmuştur.

HURREM: Duyduğuma göre baş defterdarınız olarak gösterdiği yararlılıklar sizi pek memnun etmişmiş.

SÜLEYMAN: Evet. Onu veziriazam kethüdası olarak tayin ettim ve danışmanlığına verdim İbrahim'in. Ordudaki yeri, seraskerden sonraki yerdir.

HURREM: O halde?

SÜLEYMAN: (Tedirgin) Bilmiyorum. Fakat bir terslik var orada. İbrahim darda. Vaktinde yetişmezsem...

HURREM: (Sarılır Süleyman'a, bütün dişiliğiyle.) Hayır hünkârım! Rızamız yoktur. Bu hasta halinizle.

SÜLEYMAN: (Yavaşça sıyrılır kollarından Hurrem'in.) Rızanız mı? Bir hükümdarın özel yaşamıyla devlet yaşamı arasındaki mesafe şu seninle benim aramdaki mesafe kadardır Hurrem. Ama ancak ben atabilirim adımı.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: VII

Hurrem'in dairesi. Aradan iki yıl kadar bir zaman geçmiştir. Süleyman yataktadır, korkunç bir düş içinde olduğu bellidir.

SÜLEYMAN: (Çırpınmaktadır.) Hayır!... Hayır!... Hayır!...

Hurrem dışardan gelir, giyimlidir.

HURREM: (Bir süre şaşkın şaşkın Süleyman'ın çırpınışlarını seyreder.) Hünkârım!... Hünkârım!... Hünkârım efendim!.... Rahatsız mısınız?

SÜLEYMAN: (Uyandığı halde bir süre kurtaramaz kendini düşünün etkisinden.) Çok şükür rüyaymış! Ben de sandım ki (Birden susar.)

HURREM: Ne sandınız hünkârım?

SÜLEYMAN: İskender Çelebi'yi gördüm düşümde. Göğsümün üstüne oturmuştu. Elinde bir kemendi geçirmeye çalışırdı boynuma. Bir yandan da söylenirdi: "Bre zalim, sen beni bir yalancının sözüyle nasıl öldürttün?" (Elini boynundan geçirir.) Tanrım! Ne kadar da gerçeğe benzer bir düş!

HURREM: (Umutla titrer, işte beklediği an gelmiştir.) Belki de düş kılığında gerçeğin ta kendisiydi bu.

SÜLEYMAN: (İrkilir.) Ne demek istiyorsun?

HURREM: (Artık kaderine oynamaktadır.) Çok yüce gönüllüsünüz hünkârım. İnsanların küçük yanlarını, zayıf yanlarını göremiyorsunuz. Siz ki nasıl görünüyorsanız öylesiniz, sanıyorsunuz ki herkes öyledir. Örneğin İbrahim Paşa...

SÜLEYMAN: (Sertçe) Ne olmuş İbrahim'e?

HURREM: Sizin gücünüz Tanrı'dan, İbrahim Paşa'nın gücü ise sizden geliyor. İbrahim bu gücü koruyabilmek için size yaranmak zorundadır durmadan. Bu, öyle bir zorunluktur ki yanlışlığa bile itebilir onu.

SÜLEYMAN: İbrahim'i sevmediğini biliyorum Hurrem. Ama eğer bir şeylerle suçlayacaksan, kanıtlarını da isterim bilesin.

HURREM: Gerçekten Müslüman ruhu taşıyan biri, Budin'den kral Layoş'un sarayından o şeytan işi heykelleri getirip de kendi konağının bahçesine diktirdi mi? Bu hareketinin, halkı ne kadar tedirgin ettiğini hatırlarsınız herhalde.

SÜLEYMAN: İnanç başka şeydir, güzelliğe duyulan hayranlık başka şey. Benim çok güzel bir tezhip karşısında duyduğum hayranlık neyse, Baki'yi okurken duyduğum zevk neyse, onun da o sanat eserleri karşısında duyduğu aynı şeydir.

HURREM: Ya İbrahim Paşa'nın övüngenliğine ne demeli? Yetkilerinin sizinkini bile aştığını söylediği anda yaptığı bir haddini bilmezlik değil miydi?

SÜLEYMAN: İbrahim, böyle diyerek, Ferdinand'ın ancak kendisine muhatap olabileceğini kabul ettirdi karşısındakine.

HURREM: Ya İrakeyn seferindeki davranışı? Siz ki sefer üzreyken, sık sık divan toplar ve paşalarınızın, beylerinizin fikirlerini alırdınız, o kendini sizden üst mü buluyordu ki, divan toplamaya gerek bile görmedi, kararlarını kendi başına aldı, sonra da gene kendi başına o kararları değiştirmeye kalktı.

SÜLEYMAN: İrakeyn savaşı hatalı başladı. En baştan ve benim hatamla. İskender Çelebi'yi ona yardımcı vermekle orduyu iki başlı bir ordu haline getirdiğimi neden sonra farkettim. Gerek Osmanlı valileri gerekse Acem'den bize sığınan beylerin bir kısmı İskender Çelebi'yi, bir kısmı İbrahim'i dinlerlerdi. Divanda fikirler tartışılıp bir tek fikir etrafında toplanılacağına, insanlar kavga eder fikirler bir kez daha bölünürdü. İbrahim Paşa orduyu bölmemek için divan toplantılarını kaldırdı, iyi de etti. Yoksa ordu birkaç fikir etrafında birkaç parçaya bölünebilir ve birbirlerine kılıç çekebilirlerdi.

HURREM: Peki, İbrahim Paşa'nın kendi kendine pek yakıştırdığı şu serasker sultan unvanı hiç mi rahatsız etmedi sizi hünkârım!

SÜLEYMAN: Etti. Gidip de yerinde nedenini öğreninceye dek. Tahmasp'ın en önemsiz valisi bile han gibi sultan gibi unvanlar taşıyorlardı. Ve serasker de olsa, han ya da sultan gibi soyluluk belirten bir unvan taşımayanlara teslim olmayı red ediyorlardı.

HURREM: Buna inandınız mı hünkârım?

SÜLEYMAN: Birçok kaleleri yalnızca bu unvanla ve savaşsız kazandığını görünce inandım, evet.

HURREM: Peki bu düş? Bu düş hiç mi size bir Tanrı işareti gibi görünmez? Ya doğruysa İskender Paşa'nın suçlamaları? Ya asıl suçlu İbrahim Paşa'ysa? Ancak bir iftira kurbanı düşlerinize girme cüretini gösterebilir.

SÜLEYMAN: (Sinirli bağırır.) Gittim, gördüm, dinledim ve öğrendim. Suçlu ancak o ikisi olabilirdi.

HURREM: (Titrer.) Hangi ikisi?

SÜLEYMAN: İskender Çelebi ve Uleme Han.

HURREM: (Derin bir soluk verir.) Uleme Han!

SÜLEYMAN: Bu adamlar İbrahim'e tuzak kurmuşlardı.

HURREM: Tuzak mı? Niçin?

SÜLEYMAN: İskender Çelebi'nin gözü İbrahim Paşa'nın yerindeydi. Uleme Han'ın gözü de vezirlikte. Önlerindeki tek engel ise İbrahim'di. Ancak Diyarbekir önlerine vardığında İbrahim o korkunç tuzağı gördü. Tebriz'e gitmezse ordu aleyhine dönecekti. O zaman ani bir kararla kuzeye yöneldi ve yolda bana o mektubu yolladı.

HURREM: Hiçbir şey yoktu o mektupta, öyle buyurmuştunuz.

SÜLEYMAN: Her şey vardı o mektupta. Sözle ifade edilmemişti ama, duyurabilmişti bana sesini.

HURREM: Hemen hareket ettiniz.

SÜLEYMAN: Gittim ve gözlerimle gördüm. Bir insandaki hırs ve tamahın bir orduyu ne hale getirdiğini gözlerimle gördüm. İran'ın sarp dağlarından aşırılamadığı için parçalanmış top cesetlerini gördüm. Bize savaşsız katılmış, yarın da aynı rahatlıkla Tahmasp tarafına geçmeye hazır yılgın kaleleri gördüm. Hiç savaş vermeden geri çekilen Tahmasp'ı kovalamaktan yorgun düşmüş orduyu gördüm. Tebriz'i bile savunmadan bir yerlere savuşmuştu Tahmasp, aynı anda kuzeyden güneyden doğudan batıdan gelirdi haberi. Dört bir yandan yalan haber üretirdi çaşıtları. Şah hiçbir yerde değildi, ama her yerdeydi. Amaç dörde bölmekti askeri. Bereket versin İbrahim sezmişti oyunu. Elinde yorgun ama bölünmemiş tutuyordu orduyu. O orduyla güneye inip Bağdat'ı zaptettik. Ta başında yapılacak iş buydu. Ama İskender Çelebi ve Ulema Han, Tebriz'i fethetmek dururken, Bağdat'ta oyalanmak ihanettir diye fit sokmuşlardı orduya.

HURREM: Ve henüz yoldayken idam ettirdiniz İskender Çelebi'yi.

SÜLEYMAN: (Taşkın) Çünkü koca bir ordu çırpınırdı bu hainlerin, İbrahim Paşa'ya kurdukları tuzakta.

HURREM: (Birden değiştirir tavrını, yüzünde esrarlı ama uğursuz bir karar okunmaktadır şimdi.) Ya size desem ki, İbrahim suçluydu, hep suçluydu. Hiçbir zaman verdiklerinizle yetinmedi, hep çoğunu, daha çoğunu, en çoğunu istedi.

SÜLEYMAN: (Öfkeyle şahlanır âdeta.) Bir suçlamada bulunuyorsun ki kadın ya onun başını götürecektir, ya seninkini.

HURREM: (Âdeta meydan okurcasına.) Biliyorum. Belki de bunu çok daha önce söylemem gerekirdi size, belki de hiç söylememem. Çünkü şu anda önümde bir mezar açılıyor ve ben içindekini seçemiyorum.

SÜLEYMAN: (Kükrer.) Söyle!

HURREM: İbrahim Paşa'nız bana bile sataştı. Size ait her şeyi paylaşmaya o kadar alışmıştı ki, benden bile pay istedi. İlkin gözleriyle, sonra sözleriyle.

SÜLEYMAN: (Boğuk) Yalan!

HURREM: Açgözlülüğü bu kadarla kalsaydı, benden aldığı azar ona yetişir diye susardım, üzmezdim sizi. Ama öyle seziyorum ki devletine kasti var İbrahim'in.

SÜLEYMAN: (Daha da boğuk) Yalan!

HURREM: Bu sefer, savaşla kazanabileceği kentleri, kaleleri barışla ve sizin hazinenizi kullanarak kazanmasındaki amacı nedir. Amaç, o yöre halklarını kendine bağlamak, taraftar kazanmaktı. İşte budur sizin İbrahiminiz hünkârım!

SÜLEYMAN: (Tıkanırcasına) Yalan!

HURREM: (Yüzünde uğursuz bir ışık, dikilir Süleyman'ın önüne meydan okurcasına.) O zaman hünkârım! Beni cellada vermelisiniz. Çünkü hareminize göz atmak suçunu o işlemişse eğer, dil uzatmak suçunu ben işlemiş oluyorum.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: VIII

Süleyman'ın arz odası. Süleyman ve hekimbaşı girerler.

SÜLEYMAN: Senden öyle bir ilaç isterim ki hekimbaşı, hemen dalayım ve ancak kıyamet gününde uyanayım.

HEKİMBAŞI: Ağrınız nerde hünkârım!

SÜLEYMAN: (Başına vurur.) Burada. (Yüreğine vurur.) buramda. Her hücremde.

HEKİMBAŞI: (Süleyman'ın nabzını tutmak ister.) İzninizle hünkârım!

SÜLEYMAN: (Çeker elini.) Derdin o türlüsü için yakarmazdım sana hekimbaşı! Yüreğimin, yüreğimin atışına katlanamıyorum. Ne yapacaksan yap, dindir şuramdaki sancıyı.

Hekimbaşı çıkar.

SÜLEYMAN: (Bir an yalnız kalır.) Hayır, olamaz. İbrahim bu kadar alçalamaz. Yirmi yıl, yirmi yıl süreyle aldatamaz beni. (Bir tür özlemle) Biz, dünyayı onunla birlikte keşfe çıkmıştık. Bu dünya gerçekten güzeldi onunla, ışıklıydı, anlaşılır, güvenilir oluyordu. Kendisiyle bıkıp usanmadan konuşabileceğim tek kişi. (Birden ürküyle açılır gözleri) Peki, çürük onda değilse kimde? Hurrem'de mi? On beş yıl koynuma aldığım kadında? Çocuklarımın anasında? (Bir el çırpar, giren iç oğlanına.) Bu gece bura-dan biri çıkacak, erkek ya da kadın. Kim olursa olsun sağ erişemeyecek gittiği yere. Tertibatını ona göre al!

İç oğlanı çıkar.

SÜLEYMAN: Bakalım: Sağ elimle sol kolumu mu koparıp atacağım, sol elimle sağ kolumu mu? İlk seni dinleyeyim İbrahim! (Bir el daha çırpar, bir başka iç oğlanı girer.) Tez haber salın veziriazam paşaya, kendisini hemen bekleriz.

İkinci iç oğlanı çıkar.

SÜLEYMAN: Acaba şu yeryüzünde bir ikinci kişi daha benim durumumda kalmış mıdır? Kafamı ya da yüreğimi seçmek zorunda kalmak! Birinden birini ateşe atmak için.

Hekimbaşı girer.

HEKİMBAŞI: Hünkârım! Bu haplardan bir tanesi en zalim sancıları keser. Yetmezse ikincisini alabilirsiniz. Ama üçüncüsünü tavsiye etmem.

SÜLEYMAN: Peki, çıkabilirsiniz!

Hekimbaşı çıkar.

SÜLEYMAN: Sanki cehennemin kapısı önünde bekliyorum. İçerden yalaz yalaz alevler vuruyor yüzüme. Az sonra birisiyle gireceğim oraya ben. Hangisiyle? İbrahim'le mi? Hurrem'le mi? (Bir kez daha el çırpar içeriye giren iç oğlanına.) Burası çok soğuk. Ateş getir!

İç oğlanı çıkar.

SÜLEYMAN: Cehennemin kapısı önünde soğuktan ürpermek! Tanrım artık dinsin bu sancı! (Bir billur kadehe su doldurur, iki hapı yutar üst üste, üçüncüye kaygı ile bakar.) Üçüncüsünü tavsiye etmem demişti hekimbaşı. Bu, gerektiğinde üçüncüyü de alabilirsin demektir. (Üçüncüyü de yutar, yumruklar karnını.) Göster kendini bre nabekâr!

İbrahim girer, Süleyman ona seğirtir.

SÜLEYMAN: (Tutar kolunu onu ışığa doğru çeker.) Gel buraya İbrahim! Şöyle ışığa, ışığa gel! Gözlerime bak ve bana doğruyu söyle!

İBRAHİM: (Şaşırmıştır, ancak kekeler.) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Âdeta hummalı) Desem ki sana İbrahim, ben ya da sen. Birimizden birinin ölmesi gerek. Ne yaparsın?

İBRAHİM: (Bir an kaygıyla bakar Süleyman'ın yüzüne.) Sorarım hünkârım niçin birimizden birinin ölmesi gerek?

SÜLEYMAN: (Titreyen elleri arasına alır onun başını, bir süre şefkatle seyreder.) İşte seni bunun için severim İbrahim! Böyle bir anda bile bu Eflatuncu mantığı kullanabiliyorsun. (Bırakır başını.) Ama sana desem ki burada bu mantığa yer yok!

İç oğlanı ateş dolu bir mangal getirir.

SÜLEYMAN: (Birden öfkelenir.) Ne cesaretle halvetimizi bozarsın bre köpek!

İÇ OĞLANI: Ateş getiririm hünkârım!

SÜLEYMAN: (Daha da öfkelenir.) Neee? Bu cehennem sıcağında ateş ha!

İç oğlanı çıkar.

İBRAHİM: (Kaygısı gittikçe artmaktadır. Olağanüstü bir durumun söz konusu olduğunu sezmiştir, ama bunun ne olduğunu padişaha soramayacak durumdadır, tetikte bekler.)

SÜLEYMAN: Eğer bana deseydin İbrahim, elbette ben. O zaman diyecektim ki kanıtla öyleyse!

İBRAHİM: (Hem kendini hem Süleyman'ı kollayarak) Hünkârım! Yüzünüz sapsarı. Yoksa rahatsız mısınız?

SÜLEYMAN: (Ona cevap vermez.) Desem ki sana: Ben ve sen. Yirmi yıldır şu devlet üstünde gölgemizin ağırlığı. Hangisi senin, hangisi benim, bunu ayırt etmemizin günü geldi.

İBRAHİM: Günışığı mehtap ışığına sorar mı hiç: Bu ışık seninki mi, benimki mi diye?

SÜLEYMAN: (Bozuk bir gülümsemeyle) Korkuyor musun benden İbrahim?

İBRAHİM: Ama bu korku utanç verici bir korku değil hünkârım!

SÜLEYMAN: Korkunun her türlüsü utanç vericidir. Çünkü gerisinde bir suçluluk duygusu yatar hep.

İBRAHİM: Hayır sultanım! İnsanı onurlandıran korkular da vardır. Sizin Tanrı'dan korktuğunuz gibi.

SÜLEYMAN: (İç çeker.) Onun da gerisinde bir suçluluk duygusu yatar İbrahim. İşlenmiş ya da işlenmemiş suçların korkusu.

İBRAHİM: Tanrı bağışlayıcıdır hünkârım!

SÜLEYMAN: Ama ben, ben bağışlayıcı değilim. (Bağırır.) Güvenme bana!

Bir an çok gergin bir sessizlik.

İBRAHİM: (Duygulu) Beni neyle suçluyorsunuz hünkârım?

Gene o gergin sessizlik.

SÜLEYMAN: (Uzaklaşır İbrahim'den, yüzünde kasılmalar. Kendi kendine sorarcasına) Nasıl nasıl sorabilirim: Çürük sende mi, onda mı diye. (Birden döner işleyici.) Seni neyle suçlayabilirim İbrahim?

İBRAHİM: (Susar.)

SÜLEYMAN: Hiçbir şey gelmiyor mu aklına? Hiçbir şey?

İBRAHİM: Hünkârım! Benim gibi sizin burcunuzda doğmuş, sizin ışığınızdan yararlanmış bir akbahtlının düşmanı çoktur. Bunların hepsi bir suçla suçlayabilirler beni. Suçlamışlardır da. Bunları bilirim, sizin bunlara verdiğiniz cevapları bilirim. Ama bu yepyeni bir suçlama olsa gerek. Sizin bile susturamadığınız bir suçlama.

SÜLEYMAN: (Yavaş yavaş aldığı ilacın etkisine girmektedir, marazi bir duyarlılık içinde.) Sana nasıl da inanırdım. Ve ne mutluydum sana sonsuz güvenebildiğim için. Hiçbir zaman savunman gerekmezdi. Bir kez bile savunmak zorunda bırakmadım seni. Söyle bıraktım mı.

İBRAHİM: Ve korkarım ilk kez kendimi savunmak zorunda kalacağım ve bunu beceriksizce yapacağım.

SÜLEYMAN: Niçin beceriksizce?

İBRAHİM: Çünkü hünkârım, öyle görülüyor ki, bu kez sizin bile susturamadığınız bir yeni suçlama söz konusu.

SÜLEYMAN: (Hep o marazi duyarlılık içinde) Bilir misin İbrahim, seni Manisa'da ilk keşfettiğimde bu bir yazgı diye düşünmüştüm. Senin yazgın mı benim yazgım mı bilmem, ama ikimizin bir araya gelmesi bir Tanrı mucizesi gibi görünmüştü bana. Şimdi gene bilmiyorum: Bizi böyle karşı karşıya getiren se-nin yazgın mı? Benim yazgım mı?

İBRAHİM: (İçtenlikle) Ben yazgımdan memnunum hünkârım! Sizinle aynı çağda yaşamak bile bir onurken, ben sizin bu kadar yakınınızda yaşadım.

SÜLEYMAN: Ya sana bu onurun karşılığını öde dersem?

İBRAHİM: (Aynı içtenlikle) Öderim.

SÜLEYMAN: Sen galiba benim neyi kastettiğimi anlayamadın!

İBRAHİM: Anladım hünkârım! Deminden beri neyin hesaplaşmasını yaparsınız kendinizle, farkındayım. Vadesi geldiğinde insan ölür, şu ya da bu türlü.

SÜLEYMAN: (Dili dolaşarak) Demek anladın? Demek korkmuyorsun? Benden korkuyorsun da ölümden korkmuyorsun?

İBRAHİM: Bana ölümden de zor gelir, hakkımda yanlış düşünmeniz.

SÜLEYMAN: (Yorgun bırakır kendini divana.) Tüm hesaplarımı yine altüst ettin İbrahim! Sen doğruysan eğri olan kim? Sen sağlamsan çürük olan kim? Bunu düşünebiliyor musun bari?

İBRAHİM: (Gülümser.) Çok acı çekiyorsunuz hünkârım! inanın ben bu kadar acıya değmem.

SÜLEYMAN: (İyice sarhoş) Yani ölmek mi istiyorsun şimdi sen?

İBRAHİM: Hayır. Yaşamak isterim elbette. Ama sizin kendinizle barışmanız için başka çare kalmamışsa.

SÜLEYMAN: (Boğuk) Susss! Çıldırtacaksın beni. Ama sen buysan, sen buysan... (Birden ayağa fırlamak ister, ama bir külçe gibi yığılır yerine.) Ne oluyor bana böyle?

İBRAHİM: (Heyecanla atılır, tutmak ister Süleyman'ı.) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Hatırlamıştır, korkunç bir gülümseme yayılmıştır yüzünde.) Az önce üç hap birden aldım. Ondan üstümdeki bu ağırlık. Çok az vaktimiz kaldı İbrahim, bana bir suçunu, bir tek suçunu olsun, itiraf et!

İBRAHİM: Neyi?

SÜLEYMAN: (Alınmışcasına bakar İbrahim'e, hep öyle dili dolanarak.) Bir tek suçun bile yok mu? (Yakarırcasına) Bir tek? Önemsiz olsun olmasın, bir tek?

İBRAHİM: Şu anda, şu ızdırabınız karşısında hayal gücümün daha yaratıcı olmasını ne kadar isterdim bir bilseniz hünkârım!

SÜLEYMAN: (Haykırır.) Yalan söylüyorsun İbrahim, yalan! Benim bile... Benim bile... (Dalar gibi olur.)

İBRAHİM: (Atılır.) Hünkârım!

SÜLEYMAN: (Gözlerini aralar, sayıklarcasına.) Senin için ne demişlerdi. Söylesene ne demişlerdi? (Gene dalar.)

İBRAHİM: (Bir kez daha sarsar Süleyman'ı.) Hünkârım efendim!

 SÜLEYMAN: (Gözlerini aralar.) Ferdinand'ın elçisinden rüşvet aldığını söylememişler miydi bana. (Gene dalar.)

İBRAHİM: (Süleyman'ın ölmekte olduğunu sanmaktadır, panik içinde.) Hünkârım!... Hünkârım!....

SÜLEYMAN: (Sesi çıkmaz.)

İBRAHİM: (Âdeta çırpınırcasına) Hünkârım efendim!... Hünkârım!... Hünkârım!...

SÜLEYMAN: (Güçlükle açar gözlerini.) Ferdinand'dan, Ferdinand'dan rüşvet aldığın doğru mu? (Gene dalar.)

İBRAHİM: (Süleyman'ın üstüne kapanır, ağlayarak.) Hünkârım efendim!... Lütfen!... Lütfen!... Lütfen!...

SÜLEYMAN: (Son kez açar gözlerini, dostça gülümser.) Sen? Sen hâlâ burada mısın İbrahim? (Bu kez tam dalar, horultulu nefes almaya başlar.)

İBRAHİM: (Ürkü içinde dışarı fırlar.) Hey!.. Kimse yok mu? Tez koşun!.. Hekimbaşına haber verin!.. Hekimbaşı!.. (Çığlığı gittikçe uzaklaşmaktadır en uzaktan ölüm çığlığı duyulur.)

SÜLEYMAN: (Bu çığlığı mı duymuştur, yoksa uykusunda mı sayıklamıştır, bilinmez, duyulur duyulmaz bir sesle.) İbrahim!

Perde