Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE

Orhan Asena

“Kanuni Sultan Süleyman Dörtlemesi’”

 

KİŞİLER

Şehzade Bayezit

Dulkadiroğlu Mehmet Bey

Lala Mustafa

Düzmece Mustafa

Üveyl Tuğce (Toyca)

Kanunî Sultan Süleyman

Kara Ahmet Paşa (sadrazam)

Sokollu Mehmet Paşa

Hurrem Sultan

Mihrimah Sultan

Rüstem Paşa (sonradan sadrazam)

Neveser

Celal Bey

Şehzade Selim

Hekimbaşı

Pertev Paşa

Ebussuut Efendi

Çengiler - İç Oğlanları - Ulaklar...

 

ÖN OYUN

Şehzade Bayezit'ın Varna yakınlarında otağının içi. Şehzade Bayezit, Dulkadiroğlu Mehmet Bey, Lala Mustafa.

BAYEZİT: (Kaygılı) Ne dersin Dulkadiroğlu, başarabilecek miyiz?

DULKADİROĞLU: Tek umut üstüne oynayanlar başarıp başaramayacaklarını düşünmezler şehzadem.

BAYEZİT: Evet. Tek umut. (İç çeker.) Sevmiyorum şu yaptığım işi.

DULKADİROĞLU: Sevmediği işi yapan tek kişi siz değilsiniz şehzadem.

BAYEZİT: Tiksiniyorum.

DULKADİROĞLU: Düzmece Mustafa'nın kırk bin kişisine karşı, on bin adamımızla açıktan saldırı çılgınlık olurdu şehzadem. Unutmayın ki, bizi çiğneyip geçtikleri anda soluğu Dersaadet'te alabilirler. Onları durduracak hiçbir kuvvet yoktur arkamızda. Ve hünkâr babanız Anadolu gailesini giderip de döndüklerinde tahtta bu mel'unu bulabilirler.

BAYEZİT: Hünkâr babamız düşünmeliydi bunu, bu değerde bir evlada kıymadan önce bin kez düşünmeliydi. Şehzade Mustafa öldü, günahsız öldü, kurban sundu kendisini babasının devleti için, bugün hayaleti sarsıyor devleti. Bir sergerde çıkıyor, ona azıcık benzeyen bir sergerde, ben Şehzade Mustafa'yım diyor, ölmedim diyor, yaşıyorum diyor, hakkımı isterim diyor ve bir anda toplayabiliyor on binlerce kişiyi çevresine. Şimdi bu ordunun kazaskeri var, vezirleri var, memurları var, hatta bir de sadrazamı var.

DULKADİROĞLU: Evet. Üveyl Tuğçe. Ben de ilk ilişkimi onunla kurdum, üç adamımı gönderdim Niğbolu'daki evine. Üç gün üç gece anlattılar ki, bu işin sonu iptir. Bizi çiğneyipte Dersaadet'e varsalar bile uzun oturamazlar... Koskoca bir cihangirin tahtında bir hayalet pek iğreti kalır; bugün onları oraya çıkaran Şehzade Mustafa sevgisinin sarhoşluğu yarın hünkârımız efendimizin Anadolu'dan kaldıracağı yüz bin kişilik bir orduyla tez dağılır. Kendisi de vaktinde ayrılırsa tanıklığımıza güvenebilir.

BAYEZİT: (Yüzünü yıkmış hep susan Lala Mustafa'ya döner.) Sen bir şey söylemezsin lala!

LALA MUSTAFA: (Gizlemeye çalıştığı bir kıskançlıkla) Ben düşünürüm şehzadem. Dulkadiroğlu'nun söyledikleri doğrudur. Lakin doğru olması yeter mi?

BAYEZİT: (İrkilir.) Ne demek istersin Lala?

LALA MUSTAFA: Doğrunun bir de doğru görünmesi gerek. Doğrunun doğru görünmediği yerde eğrinin doğru görünmesi sakınılmazdır.

BAYEZİT: Yani?

LALA MUSTAFA: Bir tuzak kurduk, avımızı bekliyoruz. Bir tuzak, o tuzağı kuranlar, o tuzağa düşecek olanlar... Hep aynı görüntü içindedirler. Tuzak görüntüsü içinde. Biz onları suçladığımız anda onlar da bizi suçlayabilirler.

BAYEZİT: Daha açık konuşmanı isterim Lala!

LALA MUSTAFA: Bu Şehzade Mustafa sevgisini alalım ele ilkin şehzadem! Bu bir gerçektir. Ama bu hainin çevresinde toplananların bu düzmeceyi gerçekten Şehzade Mustafa sanmaları olacak şey midir? İşte burada doğru doğruluğunu yitiriyor, eğri doğru gibi görünüyor. O da şudur: Bu çılgın kalabalık ayaklanmak için bir bahane bir de baş ararlarmış. O bahaneyi de o başı da buldular. Bir yalancı put. Zaten insanlar yüz yıllarca yalancı putlara tapmamışlar mıdır? Yeter ki öfkelerini ve çıkarlarını kollasın o put.

BAYEZİT: Öfkeleri, çıkarları dedin Lala! Sevgiden söz etmekten kaçındın.

LALA MUSTAFA: Sevgi çoktan gömdü acısını içine şehzadem! Bu konuşan öfkedir, kıskançlıktır, tamahtır. Hünkârımız efendimiz, timarlının Şehzade Mustafa acısıyla Nahcıvan seferinde nasıl isteksiz savaştığını görünce, ulufelerini artırarak gönüllerini almak diledi. Kapıkulu bunu gördü, gücendi. Suçumuz ta başından beri hünkârımız efendimizin yanında bulunmak mıdır dedi. Onların da gönlü alındı. Yirmi bin akçeden yukarı dirliklerin yalnız Asitane yeniçerilerine verilmesini buyurdu. Timarlı somurttu yine. Bu kez hünkârımız efendimiz de yıktı çehresini. İşte bugün bu Düzmece'nin çevresinde toplananlar bu küskünlerdir şehzadem. Ne var ki, niçin bize daha büyük dirlik verilmez deyi söyleyemediklerinden, Şehzade Mustafa sevgisini dile getirirler.

BAYEZİT: Doğru söylersiniz Lala, yalnız doğru yol hangisidir göstermezsiniz. Biz de farkındayız, Anadolu karmakarışık. Devlet durmadan kan kaybeder. Ölümler... Ölümler... Ölümler... Ve bu ölüleri geri getirmeyecek paralar... Paralar... Paralar.

LALA MUSTAFA: (Patlar.) Nerede görülmüş bir gerçek şehzadenin bir Düzmece'nin ayağına gittiği?

BAYEZİT: (Gülümser.) Mustafa büyüğümüzdür Lala! Babamız gibi buyurabilir bize, buyurdular geldik.

LALA MUSTAFA: Bir bölük ocaklıyla.

BAYEZİT: Düzmece'nin bizimle buluşmak için ileri sürdüğü tek şart bu. Kendi güçlerinden daha az bir kapıkuluyla bu ormana varmamız burada beklememiz.

LALA MUSTAFA: İnandırabilecek misiniz ona, kendisinin Şehzade Mustafa olduğuna inandığınızı?

BAYEZİT: İnanmayacaktır. Biz de inandırmaya çalışmayacağız. Yalnız bir şeye inandırabilsek.

LALA MUSTAFA: Neye?

BAYEZİT:Çıkarlarının çıkarlarımız olduğuna inandığımıza.

LALA MUSTAFA: (Bir Şehzade Bayezit'e bir Dulkadiroğlu'na bakar.) Eğriyi mi doğru göstermek istersiniz şehzadem, doğruyu mu eğri?

Nakkâra vurur. Atlar kişner.

DULKADİROĞLU: (Kalkar hemen.) Geliyorlar... Onları karşılayalım. Anlaşmamız böyleydi. İzninizle. (Etek öpüp çıkar.)

BAYEZİT: (Birden bir büyük içtenlikle.) Gerçekten de çıkarımız bu adamdan yana olmamızdadır Lala. O tahta ilişince elimin içinde olacaktır benim. Gayri karşımıza ne hünkâr babamız, ne benden 17 ay önce dünyaya geldi diye tahtla ve bahtla arama giren karındaşımız Selim, ne de Şehzade Mustafa gibi bir yiğidin başını yemeğinen bizi tek güvencemizden eden sultan validemiz ve onun o korkunç müttefiki, o gözü doymaz damadı Rüstem Paşa.

LALA MUSTAFA: (Kıskanç) Buna üçüncü vezir Sokollu Paşa'yı da katınız şehzadem, Sokollu Paşa'yı da. O ki mertebeleri üçer üçer atlar, daha şimdiden hünkârımız efendimizin en makbulü olur.

BAYEZİT: Ama biz bu tür sapkınlıklara, yanılgılara kaptırmayız kendimizi! Hünkârımız efendimiz için, devletimiz için doğru bildiğimizi yaparız. Biraz sonra burada bir tarih yaşanacak. Biz onun dağına vardık, bir avuç adamımızla, o bizim otağımıza varacak, iki avuç adamıyla.

LALA MUSTAFA: Bu tarihin hiç yaşanmamış olmasını isterdim şehzadem. Sizin rahatlığınız için.

BAYEZİT: Tarihe biz yön veremeyiz paşa. Tarih bir zorunluk olarak kabul ettirir kendini bize. Bize iki olanak tanınmıştır: Ya üstüne kılıçla varacaktık, ezilecektik ya da hileyle varacaktık...

LALA MUSTAFA: Ve dahi gene ezilecektik.

BAYEZİT: (Âdeta çıkışırcasına) Ne diyorsun Lala!

LALA MUSTAFA: (Bir tür sevecenlikle) Bu sizin yazgınız şehzadem. Bir durumdasınız ki, ya bu yaptığınızı yapmakla suçlanacaksınız, ya da yapmamakla.

Dulkadiroğlu Düzmece Mustafa'yla ve Üveyl Tuğçe ile girerler. Bir an çok gergin bir sessizlik olur. Kimse ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmemektedir.

DÜZMECE MUSTAFA: (Birden gerçek bir ağabeymişcesine ilerler Bayezit'e doğru, kucaklamak ister onu.) Bayezit! Kardeşim! Bana dediler ki.

BAYEZİT: (Birden gürler.) Dur orda bre nabekâr!

DÜZMECE MUSTAFA: (Durur, şaşırmış.) Bana şey dediler...

BAYEZİT: Sana dediler ki: Şehzade Bayezit büyük kardeşi Şehzade Mustafa'nın acısıyla yanmaktadır hâlâ, doğrudur. Sana dediler ki: Onu dünyaya döndürmek için istenen canı da olsa, vermeye hazırdır, doğrudur. Sana dediler ki: Mustafa'yla birlikte Dersaadet'e yürümek, tahtı kendi eliyle ona sunmaya hazırdır, doğrudur. Ama sana dedilerse, senin Mustafa olduğuna inanıyor, bu yalandır.

DÜZMECE MUSTAFA: Fakat bu... (Üveyl Tuğçe'ye döner.) Sen demedin mi bana?

BAYEZİT: Seni tanımak, senin Şehzade Mustafa olduğuna inanmak başka şeydir, seninle anlaşmak başka şey.

DÜZMECE MUSTAFA: (Vazgeçmiştir Şehzade Mustafa rolü oynamaktan.) Varsın öyle olsun. Anlaşmamıza bakalım biz de. (Buyururcasına) Şu halde yolu açacaksınız bize, biz de ölü-mümüzden sonra tahtı size bırakacağız.

BAYEZİT: (Lala Mustafa'ya bakar.) Haklısın Lala! Bir noktadayım ki ya şu yaptığımı yapmakla suçlanacağım, ya da yapmamakla. (Buyurur.) Yakalayın!

DÜZMECE MUSTAFA: (Kılıcını çeker.) Yağma yok şehzadem! Siz adamlarımdan bir orman içindesiniz. Otağınız sarılmış durumda. Çağrınızı bir tek şartla kabul etmiştim unuttunuz mu yoksa. Kavil yerinde sizinkinden iki kat adam bulundurma şartıyla. (Üveyl Tuğçe'ye buyurur.) Toyca! Al adamlarını içeriye!

Gene o gergin sessizlik. Bütün bakışlar Üveyl Tuğçe'ye döner. Şu anda duruma egemen olan odur. Yalnız Düzmece Mustafa elinde kılıcı, yüzü Şehzade Bayezit'e dönüktür.

UVEYL TUGÇE: (Bir an duraksamadan sonra ansızın kılıcını çeker ve iki küreği arasına dayar Düzmece'nin.) Onlar benim seçtiğim adamlar, seninkiler değil.

DÜZMECE MUSTAFA: (Öfkeyle dönmek ister.) Bre nabekâr! (Kılıç batar, inler.) Ah! (O öfkeyle Bayezit'e saldırır.)

BAYEZİT: (Aynı anda şimşek gibi çeker kılıcını, saldırıyı savuşturduğu gibi, ustaca bir hareketle düşürür kılıcını onun ve buyurur.) Götürün şunu!

Dulkadiroğlu, götürmek üzere koluna girer Düzmece'nin.

DÜZMECE MUSTAFA: (Dişleri arasından) Yanlış yapıyorsun şehzade yanlış. Ben şu omuzlarım üstünde senin de kelleni götürüyorum. Bir kez bizden yana göründün ya, bu görüntüyü değiştiremezsin gayri. Bana gönderdiğin mektuplar sırası geldiğinde konuşacaklar... Araya koyduğun adamlar sırası geldiğinde konuşacaklar... Bana gönderdiğin hil'atlerin, paraların hesabı-nı soracaklar sana. Herkes diyecek ki Bayezit, Mustafa'yla birlikti, nasıl ki duydu Sokollu Paşa'nın üstüne geldiğini, ahdini bozdu, suçunu bir ölünün üstüne yıktı.

Gene o gergin sessizlik.

BAYEZİT: Hünkârımız efendimiz anlayacaklardır: Neyi niçin yaptığımı. (Dulkadiroğlu'na) Götür şunu Dulkadiroğlu. Sokollu Paşa'ya teslim edinceye dek senden isterim.

Dulkadiroğlu, sürükleyerek çıkarır Düzmece'yi.

DÜZMECE MUSTAFA: (Sürüklene sürüklene çıkarılırken haykırır.) Lanet olsun sana, lanet!

Onlar çıktıktan sonra sessizlik sürer gene bir süre.

BAYEZİT: (Yürür birden Üveyl Tuğçe'nin önünden geçerken durur bir an, kahredercesine bakar onun yüzüne.) Düşünüyorum: Sen mi daha alçaksın, ben mi? (Bir iki adım daha atar, otağdan çıkmadan önce bir kez daha, Lala Mustafa'ya döner.) Doyur şunu Lala! Avuçlarını, ceplerini, kucağını, hele gözlerini, gözlerini doyur! (Çıkar.)

Işıklar kararır.

BİRİNCİ PERDE

SAHNE: l

Topkapı Sarayı'nda Kanunî'nin arz odası. Kanunî ve Sadrazam Ahmet Paşa.

KANUNÎ: (Biraz tedirgindir.) Bolu'ya vardığımızda aldık ilk haberi. Bir Düzmece'nin kendini Şehzade Mustafa ilan etmesiylen arkasına on binlerin takıldığını öğrendik. Sokollu Paşa'yı koşturduk, iki bin çeri bir o kadar sipahiylen. (Durur, buruk.) Çok uğraştırdı bu hayalet beni Sadrazam Paşa! Dirisinden çok. Ona bir gel dememle gelmişti. Ama hayaleti gitmek bilmiyor. Bir bulut gibi çökmüş üstüne mülkün. Sağ koysaydım bana bunca cana bunca mala, bunca acıya mal olur muydu bilmem. Anadolu yeni yatışırken, İran seferi çürük çarık bir anlaşmaya bağlanmışken, şimdi de bu Düzmece olayı...

AHMET PAŞA: Sokollu Paşa döndüler hünkârım! Şehzademiz tez davranmış, bir vuruşta ezmiş başını ihanetin. Teslim etmiş Düzmece hainini ve dahi adamlarını Sokollu Paşa'ya, soruşturma sürer.

KANUNÎ: (Canı sıkkın) Çok ters birtakım söylentiler çarpar kulağıma paşa!

AHMET PAŞA: Tüm söylentiler geceden doğar hünkârım, gecenin karasından.

KANUNÎ: Ama aydınlığa doğar. Aydınlıkta bulur bizi.

AHMET PAŞA: (Ölçülü) Ben derim ki gecenin karasını deşmeyelim.

KANUNÎ: Yani bırakalım fitne yürüsün, büyüsün, çoğalsın, başedemeyeceğimiz bir güce erişsin. (Acıyla kasılır yüzü.) Ben bir evlat verdim paşa! Bir fitneyi zamanında önleyebilmek için, yetmedi. Belki de geç kalmıştım, ondan.

AHMET PAŞA: (Çekingen, gözlerini indirerek.) Belki de çok erken davranmıştınız hünkârım, ondan.

KANUNÎ: (Öfkeyle bakar ona.) Tedbirsiz sözlerle acımızın üstüne varmayın paşa! Yaramız derindir, kanımızın içimize aktığı görünmez. (Buyurur.) Sokollu Paşa'yla görüşmek isterim. Buyurun çağırsınlar...

Ahmet Paşa, dışardaki iç oğlanına buyurmak üzere kapıya kadar gider.)

KANUNÎ: (Geçip tahtına oturur.) Bayezit'in bu fitnecilerle birlik olduğunu söylerler, hatta onun başı olduğunu söylerler. Derler ki nasıl ki Sokollu Paşa'nın Üsküdar'a vardığı duyulmuş, hemen bir tuzak kurarak yakalamış suç ortağını, temize çıkarabilmek için kendini. (Gürler.) Doğru mu bu?

AHMET PAŞA: (Hep öyle ölçülü) Ben yalnız Şehzade Bayezit'in sadakatini bilirim hünkârım! Civanmertliğini bilirim, cesaretini bilirim.

KANUNÎ: (Dalgın) Mustafa da sadıktı, civanmertti, cesurdu. Ta o güne dek. (Başını kaldırır.) Demek ki tüm insanların tükendikleri bir nokta var. Mustafa o noktaya vardı tükendi, (Acıyla) Bayezit niçin varmasın?

AHMET PAŞA: (Bir şey söyleyecek olur, susar.)

KANUNÎ: (Bu hareketin farkına varmıştır.) İyi ki sustun paşa! (Tehditkâr) Ağzını açmadın.

Gergin bir sessizlik.

KANUNÎ: Ben kendimle konuşurum paşa! Kendim sorar kendim cevaplarım. Kendimle kavga ederim. Ama başkasını karıştırmam kavgama, bunu böyle bilesin.

Gene susuş.

KANUNÎ: (Kendi kendine sorar gibidir.) Neden en güvendiklerim en sabırsız davranırlar? Ben Anadolu'ya çıkmadan önce onu yerime vekil bırakmakla reyimi ve teveccühümü belli etmedim mi? Edirne gibi Dersaadet'e en yakın bir sancağa çıkarmakla onurlandırmadım mı kendisini? Sezemez mi muradımızı? Neden hep en güzel en çiçekli dallarımı vurup kırar rüzgâr.

İç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Sokollu Paşa huzura alınmak dilerler hünkârım.

Sokollu Mehmet Paşa girer. Kanunî onu hemen karşılamak üzere seğirtir âdeta.

KANUNÎ: (Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle ona koşarken) Anlat paşa!

SOKOLLU: (Etek öper.) Hünkârım!

KANUNÎ: (Önünde diz çökmüş bulunan Sokollu Paşa'yı kendisi tutup kaldırır, yüzüne anlatılmaz bir acıyla bakar, boğuk.) Anlat paşa!

SOKOLLU: (Sadrazama bakar, ondan yardım beklercesine.)

KANUNÎ:Bayezit'in günahsız, günahsız olduğunu söyle!

SOKOLLU: (Ölçülü) Benim kanaatimi mi öğrenmek istersiniz hünkârım! Bence şehzadeniz günahsızdır.

KANUNÎ: Duyguların mı sürükledi seni bu kanaate, yoksa tüm gerçekleri konuşturduktan sonra vicdanının vardığı bir yargı mı bu? Şehzadeyle konuştun mu? Soruşturma yaptın mı?

SOKOLLU: Şehzadeyle konuştum evet, ama herhangi bir soruşturma yapmadım.

KANUNÎ: (Öfkeyle) Niçin?

SOKOLLU: (Vakur) Kendimizi o mertebede göremedik. Bunu sizin tercihinize bıraktık.

KANUNÎ: Demek kuşkun var. Şehzadeden kuşkun. Eşeledikçe bunun ortaya çıkmasından korkarsın.

SOKOLLU: Hayır hünkârım! Baba ile oğulun arasına girmek istemedik.

KANUNÎ: Demek o noktaya vardık ha! (Kırgın) Yüreğime su serpmedin paşa! (Sadrazam Ahmet Paşa'ya döner.) Tez bir ulak iletin şehzadeye. Gece gündüz at koştura, altında atlar çatlata, en geç, buyruğumuzu aldıktan üç gün sonra burada ola.

Ahmet Paşa etek öper çıkar.

KANUNÎ: (Sokollu'ya) Şimdi anlat paşa! Duygularını değil, gerçekleri dile getir. Bu söylentiler neye dayanır hangi söze? Hangi kanıta? Hangi gerçeğe?

SOKOLLU: İzin verirseniz hünkârım! Fitnenin başı burda. Düzmece'yi getirdim dışarda bekler.

KANUNÎ: (Boğuk) Tez alın onu içeriye.

SOKOLLU: (Hızla yürür, el çırpar, giren iç oğlanına.) Dışardakini alın içeriye!

KANUNÎ: (Büyük bir heyecan içindedir.) Tarih yineleniyor, bir kez daha, bir kez daha bu durumda kalmıştım, ama bu kadar zayıf davranmamıştım. Birbiri ardından iki evlat. Yoo bu kadarı istenemez hiç kimseden. Hatta devlet adına bile.

Düzmece Mustafa girer. Başı diktir. Pervasız bakar gözleri içine padişahın.

SOKOLLU: (Öfkeyle eğmeye çalışır başını Düzmece'nin.) Diz çök bre kâfir! Ne haddine senin.

DÜZMECE MUSTAFA: Biz öldük, Tanrı'dan başka kimseyle hesabımız kalmadı. Niçin bir piri faniden korkalım? Asıl o korksun bizden.

SOKOLLU: (Kılıcını çeker.) Bre nabekâr!

KANUNÎ: Dur paşa! Belki doğruyu söyler bu sergerde. Niçin korksun bizden. İki kez canını alacak değiliz ya!

DÜZMECE MUSTAFA: (Küstah) Ama öyle bir sır var ki bende hünkârım! Ben onunla diriltip diriltip alabilirim canınızı, diriltip diriltip alabilirim.

KANUNÎ: Bu sözlerinle Tanrı yerine mi korsun kendini?

DÜZMECE MUSTAFA: Hayır. Tanrı'yla sizin aranıza korum kendimi. Ben daha şimdiden hafifledim bedenimden. Tahtınızdaydı gözüm evet. Ama zarar yok. Şu anda o mertebeden çok daha yücesine varmış bulunuyorum. Koca bir cihangir görürüm karşımda, tir tir titrer, yüzü soluk, kan çekilmiş damarlarından. Gözlerimin içine bakar, acaba söyleyecek mi? Acaba verecek mi o ismi? (Alaycı güler.) Vereceğim hünkârım, vereceğim. Önce iki kelamım var size, onu söyleyeceğim.

KANUNÎ: (Canını dişine takmış sabretmektedir.) Söyle!

DÜZMECE MUSTAFA: (Hep o alaycı gülüşle.) Bilir misiniz beni bu kıyama kim kışkırttı?

KANUNÎ: (Kelimeler istemeden dökülür dudaklarından.) Şehzade Bayezit mi?

DÜZMECE MUSTAFA: (Bir meydan okumayla.) Hayır siz!

Gergin bir sessizlik. Kanunî'nin yüzünde seğirtiler dolaşır. Hiçbir şey soramaz, düşüncesi durmuş gibidir.

DÜZMECE MUSTAFA: Evet siz hünkârım! Yanlışlarınız, hatalarınızla, doğru bilip eğri yaptıklarınızla. Yoksa nasıl benim gibi biri çıkıpta ben Mustafa'yım diye seslenebilir. Eğer o Mustafa suçsuz öldürülmemişse? Ya da halkın vicdanında böyle bir yangı yoksa, bir ölü şehzadeyi diri babasına yeğ tutanlar bir çoğunluk oluşturmuyorsa? Adamlarımdan bir bölüğü için gerçekten Şehzade Mustafa'ydım ben, ölümü atlatmış, öcünü yerde koymak istemeyen bir Mustafa. Öbür bölüğü için önemi bile yoktu bunun. Biri Mustafa adına kılıcını çekip öne atılmıştı ya, yeterdi onlara.

SOKOLLU: (Atılır.) Sus bre kâfir!

KANUNÎ: (Birden Tanrılaşmıştır sanki gururu ve acısı içinde.) Bırak anlatsın paşa! Bırak anlatsın. Bana zulmettiğini sanıyor, ama değil. Zulmün doruğunda arınıyor insan. O noktadayım ben. (Düzmece'ye) Anlat oğlum!

DÜZMECE MUSTAFA: (Şaşırmış) Oğlum mu dediniz?

KANUNÎ: (Mistik bir duygu içinde) Mustafa değil misin sen? Savunmuyor musun kendini? Ben ondan esirgemiştim bu lütfü, Tanrı bir başka suret içinde konuşturur onu. Anlat oğlum!

DÜZMECE MUSTAFA: (Kanunî yüceldikçe alçalmaya başlamıştır, gittikçe dili dolanarak sürdürür konuşmasını.) İnsanlar görüyordum: Gittikçe homurdanmaya başlayan. Konuşmuyorlardı, hayır. Bir şey söylemiyorlardı, konuşamayacak kadar bir şey söyleyemeyecek kadar korkuyorlardı. Yalnız gözleri, gözleri anlatıyordu meramlarını. (Alaycı) Ama mülkünüz büyüyordu hünkârım! Bir vuruyordunuz, bir devleti kaldırıyordunuz tarihten. O devleti de sırtlanarak. Savaşlar insan yiyordu, para yiyordu, ama düşman kazandırıyordu, daha çok düşman. Pek çok düşman. Askerlerinizi yüreklendirmek için, gelecek savaşlarda kılıçlarını keskin kılmak için ulufelerini artırıyordunuz, vergi bindikçe biniyordu çiftçinin esnafın sırtına, çiftbozan reaya çoğalıyordu. Çiftlerini bozup levent yazılanlar görüyorlardı ki, kapıkulu, asıl savaşları yapan tımarlıdan daha hoş tutulur. Ayrıcalık hoşnutsuzlukla birlikte büyüyordu hünkârım! Ve halk gözünü bir başkasına çeviriyordu. Sizden olan, ama siz olmayan bir başkasına. Ondan medet umuyordu, ona dualar ediyordu. Şehzade Mustafa'ya. Siz bu avuntuyu bile çok gördünüz halka. Siz hünkârım siz, Mustafa'ya kıymadınız yalnız, bu halka da kıydınız. Mustafa'da somutlaşan bir sevgiye kıydınız. Mustafa suçsuzdu, halk da suçsuzdu. Siz yitiriyordunuz, Mustafa buluyordu, siz saçıyordunuz, Mustafa topluyordu.

Bir an gergin bir sessizlik.

KANUNÎ: (Ağır ağır tahtına doğru yürür.) Bir ordu besliyordum. Dosta düşmana karşı bir ordu. Bu orduyu beslemem gerekirdi. Öbür yandan dünya değişmeye başlamıştı. Birden büyümüş genişlemişti sanki. Başka yollar, başka denizler, başka limanlar başka ülkeler, başka kıtalar... Bu yandan denizlerim limanlarım, hazinelerim, ambarlarım boşalıyordu durmadan. Ya ödün vererek o gemileri getirmem gerekiyordu limanlarıma, ya da zor kullanarak. Venedikliye, Fransıza ödün verdim bağladım kendime, Şarlken'in, Ferdinand'ın üstüne gittim, kaçtılar benden. Onlar öyle kaçtıkça daha bir tenhalaşıyordu limanlarım. Akdeniz bir Türk gölü olmuştu, ama ölü, boş. (Tahta ilişir. Gözleri çakmak çakmak olmuştur.) Tüm Avrupa'yı, tüm Avrupa'yı katmalıydım ki ülkeme. (Birden toparlar kendini.) Tanrım! Ömrümün sonuna geldim, dünya hâlâ zaptedemediğim ülkelerle dolu ve düşmanlarım eskisinden çok. (Yürür, birden döner. Düzmece Mustafa'ya gürler.) Haydi anlat.

DÜZMECE MUSTAFA: Şehzade Mustafa'ya benzetirlerdi beni. Bir gün, bir yerde, ne belli, belki de ben oyum, diyecek oldum, inandılar... Akın akın, dört bin yerden Şehzade Mustafa'yı görmeye elimi eteğimi öpmeye geldiler...

SOKOLLU: Bir yalancı Mehdi gibi.

DÜZMECE MUSTAFA: Niçin olmasın? Suç Mehdi'ye özenende midir, yoksa insanları umutsuzluktan Mehdi'ye muhtaç hale getirende mi?

KANUNÎ: (Artık egemendir duruma, buyurur.) Anlat!

DÜZMECE MUSTAFA: Kim kimi kandırdı bilmem, bir Şehzade Mustafa arayanlar mı beni, ben mi onları? Bir gün bir de baktım on binlerce insan toplanmış çevremde. Ve Dersaadet'teki taht boş. Hünkârımız efendimiz Şehzade Mustafa gailesini savuşturmak için Anadolu'da, onun acısıyla kavrulan yüreklere altınlı tuz basıyor. Satın alamadığının kellesini alıyor.

SOKOLLU: Hünkârım! İzin verirseniz bu sivri dillinin dilini koparayım.

KANUNÎ: (Ona değil Düzmece'ye buyurur.) Anlat! Yalnız kısa kes! Yoksa ben de sabredemeyeceğim.

DÜZMECE MUSTAFA: (Alaycılığını kazanır yine.) İşte ona gelemem hünkârım! Koparılmadan önce işini yapsın bari şu sivri dilim. Ben hünkârım ben, davacıyım Bayezit'ten, şehzadenizden. İlkin size ihanet etti, benimle birlik oldu, sonra duydu ki yaklaşırsınız Dersaadet'e, sizinle birlik oldu, bana ihanet etti.

KANUNÎ: (Boğuk) Yalan!

DÜZMECE MUSTAFA: Gerçek hünkârım! Siz de bilirsiniz bunu. İnanırsınız. Gönlünüzle katılmasanız bile aklınızla izanınızla katılırsınız. Yoksa benim burada, huzurunuzda işim ne?

KANUNÎ: Evet. Niçin burdasın? Ben de bunu sorarım deminden beri kendime. Niçin katlanırım alçaklamalarına? Bana bir isim, bir sefil isim veresin diye mi? Zaten belli o ismi vereceğin. Cehenneme yollanırken beni de götürmek zevk verir sana.

DÜZMECE MUSTAFA: (Sırıtır.) Ama ben kanıtını da vereceğim hünkârım!

KANUNÎ: Kanıtını mı?

DÜZMECE MUSTAFA: (Şeytanca) Evet kanıtını. Oğlunuzun el yazısını tanırsınız herhalde.

KANUNÎ:Şehzade kendi el yazısıyla yazmışsa, bunun bir gün karşımıza çıkmasından korkmamış demek.

DÜZMECE MUSTAFA: (Yılan ıslığına benzeyen bir sesle) Siz hünkârım siz, Şehzade Mustafa'nın kellesini aldığınızda, elinizde bu kadar olsun somut bir kanıt var mıydı? (Alaycı) Yoksa sizin o dillere destan adaletiniz, yalnız kulları arasında değil, oğulları arasında bile fark gözeten bir sözde adalet midir?

KANUNÎ: (İnsan sesine benzemeyen bir sesle) Susss!. (Yığılır tahtına, derin derin solur, neden sonra âdeta can verircesine.) Götürün şunu, götürün ve diğerini getirin.

Sokollu çıkarır Düzmece Mustafa'yı.

KANUNÎ: (Hâlâ derin derin solumaktadır.) Hiç bir insan hiçbir insan yüreğini iki kez söküp atamaz. (Tahtının üstüne büzülür kalır.) Şu tahtın üstünde geçen kırk yıl... Yoo Tanrım!.. Bu uzun kışı ben istemedim.

Hurrem Sultan girer.

HURREM SULTAN: (Telaşla ilerler.) Neler duyarız hünkârım!.. Ne yalanlar... Ne iftiralar... Derler ki Bayezit'i çağırttırmışsınız, derler ki hesap sormak için.

KANUNÎ: (Üzgün bakar karısına.) Neyin hesabını sormak için? Öğrendiniz mi bunu da?

HURREM SULTAN: (Sitem dolu bir sesle) Bayezit'i mi öğrenmemi istersiniz hünkârım! Oğlumuzu? Sanki bilmezmişiz gibi.

KANUNÎ: Siz değil miydiniz Mustafa'nın ihanetini kör gözlerime sokan?

HURREM SULTAN: (Bu eski ihanetinin hatırlanmasından tedirgin durur.) Hünkârım!

KANUNÎ: (İç çeker, başını çevirir.) Demin burada biri, bir yaramaz kişi çok doğru bir söz etti. Suç sizde dedi bana kadın! Suç bende. Yaşlandıkça insan, ağrıyan sızlayan yalnız kolları bacakları değil Hurrem. (Yüreğini gösterir.) Şuradan, tam şuradan bir sızı başlıyor ki tüm ağrılarımı unutturuyor.

HURREM SULTAN: (Yüreklenmiştir yeniden, ilerler etek öper.) Bayezit'e ben kefil olmak isterim Hünkârım! Benden sorunuz onun hesabını.

KANUNÎ: (Birden yaşlanmıştır sanki, bezgin bir sesle.) O kadar mı iyi tanırsın oğlunu kadın?

HURREM SULTAN: (Gözleri içine bakan hünkârın.) Belî hünkârım!

KANUNÎ: (Hep o yaşlı sesiyle) Neden ben tanımıyorum öyleyse, neden? Neden benim baktığım yerde öyle çarpuk çurpuk, öyle renksiz, öyle donuk, öyle çirkin, aldatıcı biçimlere bürünüyor insanlar, neden?

HURREM SULTAN: (Yüze gülücü) Çok yücelerden baktığınız için.

KANUNÎ: (Acıyla) Hiçbirine yanaşamamak, hiçbirine dokunamamak, yanaşamadan dokunamadan sevmek. Öyle uzaktan sevmek ve sevgi beklemek onlardan, sadakat beklemek, sevgilerine sadakatlarına muhtaç olmak. Terslik burda işte kadın! Beni bir Tanrı'yı sever gibi sevmeleri, bir Tanrı'dan bekledikleri bağışlayıcılığı benden beklemeleri, terslik burda. Tanrı'nın sonsuz hazinesinden hiçbir şey eksilmez vermeğinen. Kimseye hesap vermesi yoktur onun. Ama benim kadın, benim herkese hesap vermem gerekir, her kimden ki hesap sorarım, hesap vermem gerek ona. (Gözlerini yumar.) Bunu az önce burada öğrendim. Bir eşkiya, bir eşkiya öğretti bana.

Işıklar kararır.

PERDE: I

SAHNE: II

Hurrem Sultan'ın has odası. Gecenin sabaha yakın bir vakti. Mihrimah, Rüstem girerler.

MİHRİMAH: Bu sabaha yakın vakitte neden çağırır bizi validemiz?

RÜSTEM PAŞA: Bilmem sultanım! Şehzade Mustafa gailesini ortadan kaldırdığımızdan beri hünkârımız efendimizin iltifatlarından mahrumuz. Karanlıkta yaşarız, kimselere görünemeyiz, kimselerle görüşemeyiz, saraydan dışarıya adım attığımızda hep düşman bakışlarla karşılaşırız. Yalnız bu bile, tahtı en son anda nasıl bir tehlikeden kurtardığımızı gösterir. Demek ki Şehzade Mustafa fitnesi yalnız Amasya sancağında uç vermiş, orada kalmış bir küçük fitne değilmiş. Yalnız Anadolu'da değil, Dersaaddet'te bile hükmünü yürütürmüş sinsi sinsi. Sanırım şu son Düzmece Mustafa olayı tedirgin eder sultan validenizi.

Hurrem Sultan girer. Berikiler hemen ellerine eteklerine kapanırlar.

HURREM SULTAN: (Girerken) Münasebetsiz bir düş vakitsiz uyandırdı beni. (Rüstem Paşa'ya döner.) Bana bir düşten çok bir işaret gibi göründü paşa! Lakin neyin işareti? Siz ki akıllı uzak görüşlü bir vezirsiniz...

RÜSTEM PAŞA: (Belli belirsiz bir sitemle) Rüstem kullarına aşırı iltifatla bulunurlar sultanım. En akıllı kişi bile uzun süre gün ışığından uzak yaşasa, gözleri yanılır ilk aydınlıkta.

HURREM SULTAN: Size yapılan haksızlığı biliriz paşa. (Okşayıcı) Bu haksızlığın giderilmesi işini üstümüze almışız. Yalnız uygun anı bekleriz. Uygun an geldiğinde.

RÜSTEM PAŞA: (Eğilir.) Sultanım!

MİHRİMAH: Düşünüzden söz ediyordunuz sultanım!

HURREM SULTAN: (Duygulu bir sesle) Mehmedimi gördüm düşümde. Ciğerparemi. Küskün dururdu. "Niçin o gül yüzünüz gülmez oğlum" diye sordum. "Kıydınız bana valide, dedi kıydınız bana". O anda elim ayağım buz kesti. "Ben sana nasıl kıyarım yavrum, ben ki Mustafa'nın ilini, Manisa'yı sana verdirebilmek için hayatımı sürdüm pey olarak" diyecek oldum, kesti sözümü. "Manisa'ya, beni taşraya çıkarmakla kıydınız bana" dedi, kupkuru. O ses, dokunsan kırılıverecek ses kulaklarımda hâlâ.

MİHRİMAH: Bir kara düş görmüşsünüz sultanım!

HURREM SULTAN: Oysa her şey o kadar berraktı ki... Gökyüzü. Güneş... Dallarda bahar... Ve Mehmedimin o güzel yüzü... Bir cıvıltı vardı içimde, sonra birden kararıverdi gökyüzü onun sözüyle. Yalnızca susmuş ağlıyordum. O ise devam ediyordu beni suçlamaya. "Hiçbir zaman kazanamayacağım bir yarışa soktunuz beni, Mustafa'yla yarışa. Soluğumun daha yarı yolda kesileceği bir yarışa." Neler diyordum, hatırlamıyorum, bir şeyler diyor muydum? Kulaklarımda yankılanan yalnız onun sesiydi. "Mustafa'yla yarışmak nedir bilir misiniz valide? Herkes beni de aynı oyun içinde görüyordu. Oyununuzun içinde. Kendi halkından utanarak mı saltanat sürecektim ben? Yoksa kelleler, kelleler, kelleler mi yığacaktım arkamda? Kasılmış dudakları hâlâ sırıtkan, ilenç dolu, küfür dolu, ve ölmek nedir, çürümek nedir bilmeyen kelleler... Utanıyordum valide utanıyordum, Manisa sokaklarında dolaşmaya utanıyordum. Halkımın yüzüne bakmaya utanıyordum. İşte bu utanç öldürdü beni genç yaşımda. (Kızıyla damadına bakar.) Tuhafı şu ki, ben de utanıyordum onu dinlerken.

MİHRİMAH: (Acıyla) Valide!

HURREM SULTAN: (Birden acıyla kasılır yüzü.) Ne dedi bana bilir misiniz? Mustafa'ya yazdığını, Mustafa'dan özür dilediğini, Mustafa'nın bağışlayıcılığına sığındığını, Mustafa'nın da onu bağışladığını.

RÜSTEM PAŞA: (Hop sıçrar.) Tuhaf şey!

İki kadın ona dönmüşlerdir şimdi.

RÜSTEM PAŞA: Şehzade Mustafa gailesi giderildikten sonra, terekesini kayda geçirirken böyle bir mektuba rastladım ben. Sanki bir sıtma vurmuş da başına, öyle yazmış. (Yumar gözlerini ve okur mektubu ezbere.) Sen dururken ağabey! Benim kayırılarak Manisa'ya gönderilmem bir hatadır. Âl-i-Osman için en büyük hata. Utanıyorum halkımdan. Bu halk ki seni gördü, bana dönüp bakar mı hiç? Bu halk ki seni sevdi, bende ancak senin rakibini, senin düşmanını görür. Teker teker her birinin önünde diz çökerek özür dilemek istiyorum ağabey! Teker teker ellerini elimin içine almak, öpmek, beni bağışlamalarını dilemek istiyorum. Ama kime, nasıl inandırabilirim ki? O zaman hiç değilse birine yazmak, onların taptıkları birine yazmak, ondan özür dilemek istedim. Civanmert kardeşim bağışla beni! (Açar gözlerini.) Böyle bir mektup işte.

MİHRİMAH SULTAN: (Ürkmüşçesine bir çığlık koparır.) Tanrım! Düş nerede biter bu anlattıklarınızda, gerçek nerede başlar valide!

HURREM SULTAN: (Rüstem Paşa'ya) Hünkârımız efendimize göstermediniz ya bu mektubu?

RÜSTEM PAŞA: (Esrarlı) Hayır sultanım! Bunca yıllık devlet hizmeti ne zaman ve nerede susulur, öğretti bana.

Bir süre sessizlik.

HURREM SULTAN: (Tedirgin) Bu, bizim hata ettiğimizi mi gösterir yoksa Rüstem Paşa?

RÜSTEM PAŞA: Geçmişi eşeleyeceğimize geleceğe bakalım sultanım. Bu düş bize ne demek ister?

HURREM SULTAN: Hele bir başka şehzademizin tedirginliği içindeyken? Bilirsiniz yarın akşama dek şehzadenin dönüp hesap vermesi için ferman buyuruldu. Gerçi ben hünkârımız efendimizi tatlı dil dökerek yumuşattım biraz. Ama onun o birden canavarlaşan öfkesi yok mu? Hep korku duymuşumdur ondan.

RÜSTEM PAŞA: Ben derim ki bildiklerimizi bir araya getirelim.

HURREM SULTAN: Hünkârımız efendimize bu fitneyi ilk kim haber vermiş olabilir? Öfkesinden korkmadan? O öfkeyle kendisine bir zarar gelebileceğini düşünmeden?

MİHRİMAH: Şehzade Selim'den mi kuşku duyarsınız yoksa sultanım?

HURREM SULTAN: Bazen yalnızca bir ana olmadığımıza nasıl üzülürüm bir bilsen kızım. Çocukları arasında hiçbir ayırım yapmayan, hiç bir ayırım yapmak zorunda kalmayan bir ana. Ama bu kadar yücelerde bulunmanın da bir bedeli var. Onu öderim ben. (Rüstem Paşa'ya döner.) Selim göründüğü kadar saltanat kavgasının dışında değildir Rüstem Paşa! Gücünü bilir, güçsüzlüğünü bilir, nerede gücünü, nerede güçsüzlüğünü kullanacağını iyi bilir.

RÜSTEM PAŞA: Bilirim sultanım!

HURREM SULTAN: (Mihrimah'a döner.) Demek ki kuşkularımda yanılmamışım kızım. Bu kez taht kavgasında öz oğullarım. Hem de kıran kırana bir kavgada. (Rüstem Paşa'ya) Korkarım bu kavgada atılgan olan kaybedecek.

RÜSTEM PAŞA: Çok doğru görürsünüz sultanım!

HURREM SULTAN: Ve dahi atılganlık Bayezit'in yaradılışında var.

RÜSTEM PAŞA: İşte beni de ürküten bu sultanım! Şehzademiz Selim çok kurnazca davranır, hak da sırada kendindeyken, tahtta hiç gözü yokmuş gibi davranır, kendini dervişliğe verir. Öyle ki Şehzade Bayezit ve yandaşları daha atak davransınlar, daha üst perdeden çıksın sesleri, şimdiden hünkârmışçasına görünsünler halka ve dahi hünkâr babalarına.

HURREM SULTAN: Hünkârımız efendimizi yeniden bir Şehzade Mustafa görüntüsüyle tedirgin etmek, amaç bu. Şu Düzmece Mustafa olayı da bu görüntüyü pekiştirdi.

MİHRİMAH: (Haykırır.) Susun, ne olur susun! Nasıl böyle soğukkanlı karşı karşıya getirebilirsiniz oğullarınızı valide? Kimi kiminle kapıştırırsınız? Kimi kime kırdırırsınız? Hangisine zarar gelecek olsa karındaşımız değil mi bizim?

HURREM SULTAN: Benim de oğlum, kızım. Gerçek bu kadar acımasız işte. Ve bundan da acımasız gerçek şu: Bir gün ben de, sen de, hünkâr babanız da birinden yana olmak zorunda kalacağız, öbürüne karşı.

MİHRİMAH: (Hıçkırır.)

HURREM SULTAN: (Birden Rüstem Paşa'ya döner.) Bu kaçınılmaz gibi görünen kavgayı önlemenin yolu Rüstem Paşa?

RÜSTEM PAŞA: Ben derim ki...

O anda Bayezit fırtına gibi girer.

BAYEZİT: (Ellerine sarılırken annesinin) Alıcı kuşlar dolaşıyor başımın üzerinde valide. Neyle suçlanırız? Çabuk davranmakla mı? Bekleseydim, o zaman da beklemekle suçlanmayacak mıydım? Bir tuzakçıya tuzak kurmakla mı? On bin adamımla saldırsaydım din ve devlet düşmanına, ezilip gitmeyecek miydim? O zaman da tarih sormayacak mıydı bu düşüncesizliğimin hesabını? Düzmece Mustafa'yı öldürmedik, sağ teslim ettik ki Sokollu Paşa'ya, üstümüze hiçbir kuşkunun bulutu düşmesin. Suçumuz ne?

HURREM SULTAN: (Heyecan ve ürkü içindedir âdeta.) Bayezit yavrum, akşama beklerdik seni, benden önce hünkârımız efendimizle görüşmen senin için de bizim için de daha iyi olurdu.

BAYEZİT: Biliriz valide. Lakin ilk sizden öğrenmek istedik suçumuzun ne olduğunu. Onun için hünkâr babamızın tanıdığı süreden önce vardık Dersaadet'e.

HURREM SULTAN: (Hep öyle tedirgin) Seni kimseler görmedi ya?

BAYEZİT: Hayır. Gecenin ve utancımızın karanlığına gizlendik.

HURREM SULTAN: Öyleyse hiç görünmeyin ortalarda. Babanız bilmesin bu gece yolculuğunu. Yoksa biz dahi tanıklık edemeyiz senin lehine.

BAYEZİT: Selim'in fitnesi bu valide!

HURREM SULTAN: Sus! Haksızlık etme karındaşına!

BAYEZİT: (Atak) Siz de onu tutarsınız sultanım!

HURREM SULTAN: (Apaçık) Hayır, ben seni tutarım oğlum! (Kızını ileri sürer.) Karındaşın da.

BAYEZİT: (O zaman akıl edebilir kardeşine sarılmayı.)

HURREM SULTAN: (Rüstem Paşa'yı gösterir.) Oğlumuz Rüstem Paşa'da.

BAYEZİT: (Onunla da kucaklaşır.) Şimdi içimizdeki karanlık ışımaya başladı bir ucundan. (Birden gene kuşkulu) Peki ama niçin ben valide? Ben hiç bir zaman Selim kadar uysal bir evlat olmadım size valide! Kanım kaynar, deli deli söylenirim. Kalbinizi kırdığım çok olmuştur.

HURREM SULTAN: İkiniz de oğlumsunuz. İkinizi de severim. Lakin Selim'i sana bırakırım da, seni Selim'e bırakamam. Çünkü sen güçlüsün ondan. Güçlü olan bağışlayıcı olur. Tahta oturduğun gün, düşman olarak görmezsin artık Selim'i. Varlığı yokluğu duyulmaz olur. Lakin tahta Selim çıksa, bir kazaya uğratabilir seni. Çünkü korkar senden. En güçlü yerdeyken bile, senin kadar güçlü duyamaz kendini, hep fenalıklar bekler senden. Karındaşınız da böyle düşünür, Rüstem Paşa da, hatta sanırım hünkâr babanız da.

BAYEZİT: Dünyaları verdiniz bize valide!

HURREM SULTAN: Haydi şimdi git uyu. Yorgunluktan dökülüyorsun. Yarın ben de bulunacağım soruşturulmanızda.

BAYEZİT: (El öper, Mihrimah'la Rüstem Paşa'yla kucaklaşır, tam çıkacakken durur.) Bana... Bana sormayacak mısınız sultanım, suçlu muyum değil miyim diye?

HURREM SULTAN: Hayır. Çünkü bilirim o yüce ruhunu. Bir baba katili olamazsın sen!

Şehzade Bayezit çıkar.

HURREM SULTAN: (Rüstem Paşa'ya döner.) Evet paşa! Bir şey diyecektin sen!

RÜSTEM PAŞA: (Kurnaz gülümser.) Diyeceğimi dediniz siz sultanım!

Işıklar Kararır.

PERDE:l

SAHNE: III

Kanunî'nin arz odası. Sokollu Mehmet Paşa, Şehzade Bayezit.

BAYEZİT: Kime karşı ne suç işlemişsek ona hesap vermek isteriz paşa! Sizin aracılığınızla değil, doğrudan doğruya kendisine. Siz çekilin aradan.

SOKOLLU: Hünkârımız efendimiz buyurdular ki.

BAYEZİT: (Sinirli) Sizin hünkâr efendiniz, benim hünkâr babam. Ve bize yüklenmek istenen suç, bir efendiden çok, bir babaya karşı işlendiği zaman daha iğrenç oluyor, daha korkunç oluyor.

SOKOLLU: (Saygılı) Kimse size bir suç yüklemek istemiyor şehzadem.

BAYEZİT: O zaman bir oğul olarak babamızla konuşmak isteriz. Neden araya duvarlar, duvarlar yığılmıştır?

SOKOLLU: (Adeta sevecen) Dinleyin şehzadem!

BAYEZİT: (Onu dinlemez, karakterindeki sabırsızlık ve ataklık çılgınlık kertesine varmıştır.) Bırakın beni. (Eliyle yana iter Sokollu'yu, öne doğru gelir ve seslenir.) Baba!... Benim ben... oğlun, Bayezit'in. Bir kez daha mı yinelensin tarih? Bir kez daha mı bir bahtsız şehzade suçsuz olduğunu hünkâr babasına anlatamadan kemende verilsin? Bir kez daha mı devlet adına, adalet adına doğayı utandıracak bir suç işlensin? (Susar bekler.)

Yanıt gelmez.

BAYEZİT: Biliyorum baba, buralarda bir yerdesiniz. Sizi görmüyorum, ama siz görüyorsunuz beni. Sizi duymuyorum, ama siz duyuyorsunuz beni. Tanrıcılık oynuyorsunuz ama, Tanrı değilsiniz siz, yargıçsınız. Suçladığınız insanla, hele o sizin oğlunuzsa, karşı karşıya gelmek, dinlemek ve konuşmak zorundasınız. Bir mertebedeki canlar alır, canlar bağışlarsınız, sorumluluğunuz da o ölçüde büyüktür. Bu sorumluluğu bir Sokollu Paşa'nın üstüne yıkamazsınız!

Gene gergin bir sessizlik.

BAYEZİT: (Gittikçe yükseltir sesinin tonunu.) Unutun bir baba - oğul olduğumuzu, siz bir yargıçsınız hünkârım! Ben de bir sanık. Nerede görülmüş yargıcın sanıktan ürktüğü? Çıkın karşımıza, hesaplaşalım. Davanıza inanmıyorsanız, bu göstermelik mahkemeye ne gerek var? Buyurunuz, vursunlar boynumuzu. Biz sizden başka kimseye ifade vermemeye yemin ettik.

Kanunî çıkar, arkasında Hurrem vardır. Belli ki pek etkilenmiştir Hurrem Bayezit'in sözlerinden, gözlerinde hâlâ yaş vardır. Sokollu Paşa etek öper.

BAYEZİT: (Dimdik durur.) Bağışlayın hünkârım! Suçsuz olduğumuzu kanıtlamadıkça mübarek ellerinize sarılıp da öpmeye cesaretimiz yok.

KANUNÎ: (Titrememesine çalıştığı bir sesle) Anlat!

BAYEZİT: (Babasının gözleri içine bakmaya özen göstererek) Bir suç işledim hünkârım! İğrenç bir suç, korkunç bir suç, yaratılışımıza aykırı bir suç. Tanrı bilmem onun için mi cezalandırır bizi, onun için cezalandırırsa, sizin kılıcınızla cezalandırması çok ters bir şey hünkârım! Çünkü bu suç size karşı işlenmedi, sizin için işlendi.

KANUNÎ: Ne demek istersin?

BAYEZİT: Bir düşmana, hünkârımız efendimizin hayatına ve devletine kasteden bir haine tuzak kurdum. O tuzağımın ayağıma dolanabileceğine aldırmadan. Tuzağın her türlüsü çirkindir, yaraşmaz bize. Ama hünkârımız efendimiz devleti ve tahtı bize emanet etmişti ve bu devleti bu tahtı kurtarabilmek için tuzaktan başka umarımız kalmamıştı. Bu nedenledir ki, bize ölmekten de ağır geleni, zor geleni yaptık. Suçumuz buysa hünkârım, oğlunuzun, bir alçağa karşı da olsa, alçakça tuzak kurmasıysa suçu, cezamıza razıyız, illa bundan gayri bir suç kabul etmeyiz.

KANUNÎ: Aynı tuzak içinde sadakatiniz nerede biter, ihanetiniz nerede başlar, nereden bileceğiz?

BAYEZİT: Düşünmüştüm ki aynı görüntü içinde bile olsa hünkârımız efendimiz sadakatle ihaneti ayırt edebilir birbirinden.

KANUNÎ: Elimizdeki kanıtlar suçlar seni!

BAYEZİT: Nedir kanıtlarınız hünkârım? Bir sergerdenin suçlamaları mı? İhanetin sadakate yaltaklanması için bile bir umudu olması gerek.

KANUNÎ: Kellesini her veren suçlar seni. Andını bozduğun için ilenir sana.

BAYEZİT: Onlara karşı suçluyum, doğru. Andımı bozduğum için değil, bozacağım bir andta bulunduğum için.

KANUNÎ: (Sokollu Paşa'ya) Gösterin mektubunu. Şehzade yazısını tanıyacak mı bakalım?

SOKOLLU: (Mektubu çıkarır, uzatır şehzadeye.)

BAYEZİT: Düzmece'ye yazdığımız doğrudur hünkârım! Ya nasıl kazanacaktım güvenini? Bir Düzmece'yi kandırmak için yazılmış bir mektubu bir hükümdar nasıl kulu aleyhine, bir baba oğlu aleyhine kullanabilir?

KANUNÎ:Benim oğlum babası aleyhine nasıl böyle alçakça düşünceler besler?

BAYEZİT: Bir alçakla ancak alçakça düşünceler üzerinde anlaşabilirdim hünkârım! Ondan da daha alçağa düşmeliydim ki, o bana yukardan bakabilsin ve güvensin.

KANUNÎ: Ya gönderdiğin paralar, hediyeler? İnkâr edebilecek misin bunları?

BAYEZİT: Hayır. İnkâra ne ihtiyacımız var, ne de gücümüz. Biliriz: Her suçlamanızı kanıtlayabilecek durumdasınız. Sizin elinizde somut kanıtlar, benim elimde soyut sözler... Tercihinizi yapacaksınız hünkârım! Ya somut kanıtlara kulak vereceksiniz, ya yüreğinize.

KANUNÎ: Şehzademiz farkında değiller mi: Doğru bir yargıya, adil bir hükme varabilmek için deminden beri nasıl kendimizle cenk ederiz? Yüreğimizi susturmaya çalışırız?

BAYEZİT: (Coşkun) Bırakın konuşsun yüreğiniz hünkârım, bırakın konuşsun! Sizi yanıltan yüreğiniz değil. Yüreğinizi dinleseydiniz, boğdurmazdınız Mustafa gibi bir evladı. Siz bir fesatçı aklı yeğlediniz.

KANUNÎ: (Boğuk) Sus! O adı alma ağzına.

BAYEZİT: (Heyecanlanmıştır.) Hayır hünkârım, hayır! Bu dava Mustafa'yla başladı, onunla sürüyor. Onun hayaletiyle boğuşuyoruz. O masumdu. Ama hayaleti amansız. Mustafa ne size kıyabilirdi ne de bana. Ama hayaleti bizi karşı karşıya getirdi bakın! O ölmeseydi Anadolu böyle karışmazdı, fitne bir bahane bulup da patlak vermezdi. Yığınlar kendi paralarıyla, atlarıyla, dirlikleriyle katılmazlardı bir Düzmece'nin peşine. Düzmece olduğunu bile bile. Bunlar aradıklarını bulamamış kişilerdi. Zeamet sahibiyse sancak ummuş bulamamış, tımar sahibiyse zeamet sahibi olmak dilemiş, olamamış, has sahibiyse tımar elde etmek istemiş, edememiş, çiftbozmak zorunda kalıp levent yazılmışsa, iş bulamamış ortada kalmış kimselerdi... Ama hepsinin yüreğinde bir Mustafa aşkı yatardı. Mustafa o gerçekleşmemiş özlemlerin adıydı artık.

KANUNÎ: Peki niçin Şehzade Selim'i değil de seni bulur bu fitne?

BAYEZİT: Sormuşlar Hazreti Ali'ye: Neden Hazreti Ebubekir, Ömer ya da Osman zamanında fitne çıkmaz da, senin zamanında çıkar? Cevap vermiş şahımerdan demiş ki: "Onların benim gibi adamları vardı, benimse sizin gibi adamlarım var "Ben de diyeceğim ki, Selim'in benim gibi bir karındaşı var, benimse Şehzade Selim gibi bir karındaşım.

KANUNÎ: (Öfkesini belli etmemeye çalışarak) Ne demek istersin şehzade?

BAYEZİT: Biz susarız, söz getirmeyiz Selim'e, Selim konuşur, bize söz gelir.

KANUNÎ: (Hep öyle içindeki fırtınayı belli etmemeye çalışır gibidir.) Selim senin hakkında tek söz söylememiştir bize.

BAYEZİT: Kimse sözünün ulaşmasını istediği makama doğruca seslenmez. Ona varacak yerlerde konuşur. Selim de size değil, size söz getirecek yerlerde söyler. Sarhoş sohbetlerinde konuşur, bana ne yakıştırırsa onu söyler, yakıştıramadığını da söyler. Siz bir kez dinlemeye kalkın hünkârım, doğruca size de söyler.

KANUNÎ: (Gürler.) Sus!

Gergin bir sessizlik.

HURREM SULTAN: (Deminden beri tedirgin seyretmektedir sahneyi atılır.) Hünkârım! Şehzadeniz söylemek istediğinden fazlasını söylediler, izin verin açıklama yapsınlar.

KANUNÎ: (Gürler.) Sen de sus kadın!

HURREM SULTAN: (Susar.)

KANUNÎ:Zaten hep o söylemek istediğimizden, söylememiz gerekenden fazlası bizi ele verir. Selim'e yakıştırdıkları asıl amacını gösterir şehzadenin. Demek bizim yolumuzu kesemediği yerde karındaşlarının yolunu kesecek ve biz sağlığımızda buna göz yumacağız ha!

BAYEZİT: (Hatasını anlamıştır.) Hünkârım!

KANUNÎ: (Buyurur.) Çıkınız!

BAYEZİT: Hünkârım!

KANUNÎ: Çıkınız ve bekleyiniz buyruğumuzu!

BAYEZİT:(Çıkar.)

KANUNÎ: (Acı içinde) Bu çocuk tam da bizi yanıltmayı başarmışken bir başka suçunu açığa vurdu. Demek ki daha sağlığımızda başlayacak taht kavgası. Ölmemizi bile beklemeyecekler...

HURREM SULTAN: Söz nasıl bu noktaya vardı hünkârım! Bir ana nasıl birine haksızlık olacak diye öbür oğlunu koruyamaz duruma düşer? Siz hünkârım siz, Bayeziti'i size mi kasteder kaygısıyla yargıladınız, yoksa Selim'e mi kasteder düşüncesiyle?

KANUNÎ: (Bir çocuk gibi somurtuk) Kendini ele verdi kadın, görmedin mi senin yanında kendini ele verdi?

HURREM SULTAN: (Kurnazca) Ben yalnız bir şey gördüm hünkârım! Şehzadeniz hatalı bir benzetme yaptı. On doğru söz söyledi, birini yanlış söyledi. O bir yanlış on doğru sözü götürür mü? (Hünkârın önünde diz çöker.) Bayezit'i şehzadenizi bilirsiniz hünkârım! Ataktırlar... Son sözlerini ilk söylerler, onun için sözlerinde yanılabilirler, ama davranışlarında, hareketlerinde yanıldıklarını görmedik şimdiye dek. Siz hünkârım siz gördünüz mü? (Ansızın Sokollu'ya döner.) Ya siz gördünüz mü Sokollu Paşa!

SOKOLLU: (Hep öyle ölçülü) Ne haddimize bizim sultanım, Şehzade Bayezit için kem konuşmak?

HURREM SULTAN: (Kanunî'ye döner.) Kuşkusuz Şehzade Bayezit de, Şehzade Selim de sağlığınız için duacıdırlar. Ama gene hiç kuşkusuz ki bizden sonrası için ikisinin de gönlünde aynı aslan yatar. İkisi de halkının gönlünü şimdiden hoş tutmak ister. Kader hangisini uygun görürse onu seçer. Hünkârımız efendimizin üzülmelerine gerek yok. Bize düşen bu rekabeti bir yarışmanın dışına taşırtmamak.

KANUNÎ:Selim uysaldır. Ama bu, bu çocuk...

HURREM SULTAN: Hiçbir baba oğlunu anası kadar tanıyamaz hünkârım!

HURREM SULTAN: Evet Bayezit sürçülisan eyledi. Çünkü her iki şehzademizin de çevrelerinde yaramaz kişiler vardır. Onlardır ki kendi baht kavgalarını şehzadeler katında taht kavgasına dönüştürürler.

KANUNÎ: Her zaman bu adamlar vardır, her zaman da olacaktır.

HURREM SULTAN: Şehzadelerinize sancak değiştirseniz derim hünkârım!

KANUNÎ: (Susar, düşüncelidir.)

HURREM SULTAN: (Kanunî'yi ve reaksiyonunu ölçerek) Ve dahi sadarete iki şehzadenize de aynı uzaklıkta, ya da aynı yakınlıkta daha uzak görüşlü daha akıllı bir vezirinizi getirseniz...

KANUNÎ: (Sözünü keser karısının.) Rüstem'i mi kastedersin yoksa?

HURREM SULTAN: Niçin olmasın? Sadrazam Ahmet Paşa'ya ne Selim'den ya da Bayezit'ten? Onun gözdesi Şehzade Mustafa'ydı. Onun yanılgısının kurbanı şehzadelerimizden biri mi olsun?

KANUNÎ: (Gene öfkelenir.) Ahmet Paşa hakkında bir bildiğiniz mi vardır?

HURREM SULTAN: Haşa! Ben Ahmet Paşa hakkında herhangi bir iftirada bulunmak istemem. Ancak Şehzade Mustafa'nın burukluğu içindedir. Bir önlem almaz ya da alamaz şehzadelerimizle ilgili. Rüstem Paşa ise bizim ana olarak baba olarak kaygılarımızı korkularımızı daha iyi anlar, önlemini ona göre alır, bizi gelecekteki büyük gailelerden korkulardan kurtarır. Bunu demek isterim. Sokollu Paşa da uygun bulacaktır bu düşüncemizi sanırım.

KANUNÎ: Ama ben, ben ona söz vermiştim kadın. Verdiğim mührü bir daha geri almamaya.

HURREM SULTAN: Hangisi olursa olsun, Bayezit ya da Selim. Hayatları sadrazam paşanın hayatlarından daha mı değersiz hünkârım!

KANUNÎ: (Boğuk) Sus kadın.

HURREM SULTAN: (Susar.)

KANUNÎ: (Ağır ağır tahta doğru yürürken) Tanrım! Yine mi ateşinde sınarsın beni?

Işıklar kararır.

PERDE:l

SAHNE: IV

Kanunî'nin has odası. Kanunî, Rüstem Paşa.

KANUNÎ: (Yorgun bir sesle, bir tür melankoli içinde) Çok yadırgıyorum şu değişen dünyayı Rüstem! Kaç kral eskittim. Hani nerde Almanların Şarlken'i, Ferdinand'ı, Fransızın Fransuva'sı, Hanri'si, Acem mülkünün Şah İsmail'i, o tahta oturtup tahttan aldığım Erdel beyleri, Nemse beyleri?

RÜSTEM PAŞA: Hemen Tanrı ömrünüzü abad kılsın hünkârım!

KANUNÎ:Hayır, hayır... Kaç batış, kaç çıkış gördüm, bıktım artık şu taht üstünde tüneyip durmaktan. Bir yaştan sonra üstünde tünemekten başka bir şeye yaramıyor şu taht Rüstem.

RÜSTEM PAŞA: Hünkârım!

KANUNÎ: (Bir el hareketiyle susturur onu.) Zamanında ölmemek, ölememek bir evlada mal oldu bize Rüstem ve bizim ikinci kez elimizi bir evlat kanına bulamaya takatimiz yok. Onun için sizi sadrazamlığa getirmek isteriz.

RÜSTEM PAŞA: (Titrer.) Hünkârım!

KANUNÎ: Siz ki hem devlet işlerinde tecrübelisiniz, hem de şehzadelerimin ikisi üstünde de etkili.

RÜSTEM PAŞA: Şehzade Bayezit'in suçsuzluğuna inancımız tamdır hünkârım!

KANUNÎ: (Merakla bakar Rüstem'e.) Suç nedir Rüstem? Nerede başlar, nerede biter? Bir babanın çok yaşadığını, gereğinden fazla yaşadığını düşünmek suç mudur değil midir? Bu bir düşüncedir henüz, yalnızca bir düşünce, fesat bir düşünce, ama haklı bir düşünce. Demek haklı da olsa bir düşünce bir fitnenin tohumu olabiliyor. Gerçekten de Tanrı bize gereğinden uzun bir ömür verdi. Ya o zaman ne yapmalı Rüstem? İlerde bir fitnenin tohumu olabilir diye tüm düşünceleri yok mu etmeli? Ya o yok ettiğimiz düşünceler içinde bir ışıklı bir pırıltılı tohum da varsa?

RÜSTEM PAŞA: Öyle sanırım ki hünkârım, şehzadeleri kötü akıl hocalarından, kötü çevrelerinden ayırmakla...

KANUNÎ: (Sözünü keser.) Kötü nedir Rüstem? Nerede başlar nerede biter? Düşünceyi kötülerken hangi yandan bakmalı? Bize en yakın yanından mı? Bize görünen yanından mı? Ya bizi aşan bir düşünceyse o? Geleceği güzelleştirecek bir düşünce? O zaman yanılan biz olmaz mıyız ve dahi yazık olmaz mı o düşünceye? (İç çeker.) Bana öyle gelir ki Rüstem ben yaşlandım çok. Dünyam da yaşlandı, devletim de. Şimdi ancak birbirimize tutunarak ayakta kalabiliyoruz. Onun içindir ki kaygıyla izliyoruz her canlı fikri, her kıpırtıyı.

RÜSTEM PAŞA: (İçtenlikle) Siz efendim siz, dünyanın ve çağınızın onurusunuz.

KANUNÎ: (Devam eder.) Diyelim: Bir babanın gereğinden çok yaşadığını düşünmek suç değil de, ondan bir adım ötesi suçtur. Bu gereğinden uzun ömrü bir yerde sona erdirmeyi düşünmek, dikkat et Rüstem erdirmek demiyorum, erdirmeyi düşünmek diyorum. Yani daha önceki düşüncenin bir adım ilerisi, uygulamanın bir adım gerisi. Sence bu suç mudur değil midir?

RÜSTEM PAŞA: Suçtur hünkârım!

KANUNÎ: (Buruk) Nasıl da belli Rüstem: Ne devlet senin, ne evlat.

RÜSTEM PAŞA: (Telaşla atılır.) Biz şehzademiz hakkındaki kanaatimizi daha önce söylemiştik hünkârım!

KANUNÎ: (Onu duymamışçasına sürdürür sözünü.) Ben senin gibi düşündüm, bir evlattan oldum, bir daha böyle düşünmek istemiyorum, (Acıyla kasılır yüzü.) Hiçbir şey düşünmek istemiyorum, unutmak istiyorum, unutmak... Unutmak.,. Unutmak...

Gergin bir sessizlik.

KANUNÎ: (Ağır ağır çıkışa doğru yürürken) İşte onun için getirdik sizi sadarete. Ne yaparsan yap, yeter ki bana unutuşun, unutuluşun dinginliğini sağla! (Çıkar.)

RÜSTEM PAŞA: (Zaferle gülümser.)

PERDE: II

SAHNE: I

Şehzade Bayezit'in Kütahya'daki konağında bir salon. Şehzade Bayezit, Neveser.

BAYEZİT: (Düşünceli dolaşmaktadır.)

NEVESER: Çok düşüncelisiniz efendimiz!

BAYEZİT: (Bir an durur.) Düşünürüm kadınım, doğru. Hünkâr babamız bir kez daha aynı hatayı işlediler.

NEVESER: (Meraklı bakar.) Hangi hatayı?

BAYEZİT: Şehzade Mustafa bir şahane öfkenin kurbanı olmuştu, ben ise bir şahane merhametin kurbanıyım.

NEVESER: (Şaşırmış.) Nasıl? Kurban olarak mı duyarsınız kendizini şehzadem?

BAYEZİT: Kurban, evet. Çünkü aklanmadım ben, aklanma olanağım da kalmadı. Vurdu dağıttı hünkâr babamız adalet meclisini. Yüreği bir suçlu evlat görüntüsünü daha kaldıramadığı için.

NEVESER: Bunda kötü olan ne?

BAYEZİT: Hiç mi anlamazsın bu işteki tersliği? O beni hep kuşkuyla izleyecek bundan böyle. Suçlu muydu değil miydi diye düşünecek hep. Bir şefkatli anında, "Hayır, suçlu değildi oğlum" diye kandıracak kendini, bir kötü düşten ayıldığında ise "Acaba?" diye yiyecek kendi kendini. "Acaba?". Onun da benim de tedirginliğimiz birlikte büyüyecek.

NEVESER: Sizi bağışladı ya!

BAYEZİT: Evet bağışladı. Bağışladı bizi hünkâr babamız. Bağışlanma, bağışlayan içinde en ağır yüktür. Biz bağışlanmış olarak kuşku içinde yaşayacağız hep, o bağışlayıcı olarak.

NEVESER: Nasıl böyle düşünürsünüz efendimiz? Babanız sizi çok sever.

BAYEZİT: Babamız Şehzade Mustafa'yı da severdi, pek çok severdi, en çok severdi belki de.

NEVESER: Unutun şehzadeyi efendimiz! (Önünde bulunan şehzadenin eline dudaklarını dokundurur yavaşça.) Lütfen lütfen!..

BAYEZİT: (Eli onun elinde, ürperen bir sesle) Unutamam kadınım, unutamam! Babamız onun gibi yiğit, onun gibi civanmert bir evlada kıydı, kıyabildi, nasıl unutabilirim bunu?

NEVESER: (Başı Şehzade Bayezit'in elleri üstünde, hıçkırır.)

BAYEZİT: 'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!" Bizim gibi bir tahtın eteğinde yaşayanlar için başka olasılık yok. Devleti elde edemeyeni kuzgunlar yer bu mertebede.

NEVESER: (Bir umutla kaldırır başını.) Dersaadet'e daha yakın Kütahya sancağını size, daha uzaktaki Manisa sancağını ise Şehzade Selim'e vermekle aslında kime yakın durduğunu göstermek istemedi mi hünkâr babanız?

BAYEZİT: Unutma ki kadın, Dersaadet'e en yakın Edirne sancağından bizi uzaklaştıran da hünkâr babamız. Hayır. Kütahya'nın bize verilmesi valide sultanımızın ve Rüstem Paşa'nın kayırmaları.

NEVESER: Öyle de olsa...

BAYEZİT: Bana öyle gelir ki bir zorlu sınamadan geçirir bizi hünkâr babamız.

NEVESER: Neyin sınaması?

BAYEZİT: Sadakatimizin sınanması, sevgimizin saygımızın sınanması.

NEVESER: (Gene umutlanmış) Sizin ki efendimiz, bir duyguyu bir sevgiyi dile getirmede üstünüze yoktur, niçin çekinecekmişsiniz bu sınavdan?

BAYEZİT: (Şefkatle okşar kadınının saçlarını.) Bizim töremizde kadınım, zaman hep büyük evlattan yana işler. Ve biz Şehzade Selim'den on yedi ay sonra dünyaya gelmek bahtsızlığına uğramışız bir kez. O bekleyebilir sonuna dek, bizim ise o kadar zamanımız yoktur. Bekleyelim dersek, yitireceğimiz yalnız bir taht değildir. (Boynunu gösterir bir hareket)

NEVESER: (Bir kez daha kapanır şehzadenin eline öpücüklere boğar o eli.) Tanrım!

Bir iç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Lalanız Mustafa Ağa huzura alınmak dilerler...

BAYEZİT: (Heyecanla çeker elini.) Nasıl? Sevgili lalamız mı? Hemen içeriye alın kendilerini! (Sıvışmak üzere olan Neveser'e) Gitmen gereksiz kadınım! Bakalım ne haber getirir lalamız bize Dersaadet'ten.

İç oğlanı Lala Mustafa'yı salona sokar ve çekilir.

BAYEZİT: (Âdeta koşar Lala Mustafa'ya, sevgiyle.) Ne iyi ettiniz de geldiniz, sevgili lalam benim! Umarım iyi haberler getirdiniz bize.

LALA MUSTAFA: (Şehzadenin eline sarılır öpmek için, şehzade çeker, kucaklar lalasını.) Bilmem Şehzadem! Getirdiğim haberler iyi mi, kötü mü?

BAYEZİT: (Yer gösterir.) Anlat!

LALA MUSTAFA: (Otururken) Rüstem Paşa, Mustafa'ya yazdığı mersiyeden dolayı diş bilediği Şair Yahya'nın kellesini alamayınca hünkârımız efendimizden, olanca hışmıyla bize çattı.

BAYEZİT: Size mi? Niçin?

LALA MUSTAFA: Şehzademiz unutmuş görünürler. Beni çaşnigirbaşılıktan mirahurluga yükselterek saraya aldıran Sadrazam Kara Ahmet Paşa değil miydi? (Mırıldanırcasına) Tanrı bağışlayıcılığını eksik etmesin üzerinden.

BAYEZİT: (İçten bir üzüntüyle) Çok üzüldüm Ahmet Paşa'nın ölümüne. Çalışkan, güvenilir, namuslu bir sadrazamdı.

LALA MUSTAFA: (Belli belirsiz bir eğlenişle) Lakin çok büyük bir hata işlemişti. Elindeki ekmeği kapmayacağına söz veren aslanın kafesine girmişti, aslan da bir süre oyalandıktan sonra, söz verdiği için ekmeğini kapmadı, kendisini kapıverdi.

BAYEZİT: (Gülümser.) Zekânı ve hoş sohbetini nasıl da özlemişim lala.

LALA MUSTAFA: (Gülümser.) Bir suçum da bu benim şehzadem! Zekâmı ve sohbetimi sevişiniz. Ve dahi beni lalalığınıza kabul buyuruşunuz.

BAYEZİT: Hayır, olamaz. Bana bağlılığından dolayı seni cezalandırmış olamaz Rüstem Paşa? Çünkü onun da validemizin de reyi bizimdir.

Bir an gergin bir sessizlik.

LALA MUSTAFA: Oldu işte şehzadem! Rüstem Paşa beni yeniden çaşnigirbaşılığa indirip Şehzade Selim'in maiyetine tayin etti. Geçerken uğrayıp hatırınızı sorayım ve bağlılığımı bildireyim dedim size.

Gene o gergin sessizlik. Lala Mustafa genç şehzadenin tepkisini kollamaktadır göz ucuyla.

BAYEZİT: Anlayamıyorum.

LALA MUSTAFA: (Bir şiir mırıldanır dudakları arasından.)

Olucak bir kimsenin bahtı kavi talihi yar

Kehlesi dahi anın icabında işe yarar.

BAYEZİT: (Toparlamıştır bu arada kendini.) Kehlesi mi dediniz?

LALA MUSTAFA: Rüstem Paşa üstüne uydurulmuş bir beyit bu. Ancak bir bitin bir devlete neye mal olduğunu göstermesi bakımından gerçekten ibret vericidir şehzadem.

BAYEZİT:Anlıyorum.

LALA MUSTAFA: Eğer o bit Diyarbekir Beylerbeyi Rüstem Paşa'nın yakasında bulunmasaydı cüzzamı var deyi kendisine iftira edenler haklı çıkacak, damat olarak adım dahi atamayacaktı saraya. Ya ne oldu? Bit bulundu, cüzzamlıda bit bulunmaz denerek hazret devlete de ikbale de kavuştu. Sonra da bit gibi dadandı Al-i-Osman'ın gövdesine, en gümrah dallarını kırdı, en güzel meyvesini çürüttü.

BAYEZİT: (Öfkeli) Susunuz!

LALA MUSTAFA: (Susar.)

BAYEZİT: Kız kardeşimizi eş olarak verdik Rüstem Paşa'ya, savunmak da bize düşer.

LALA MUSTAFA: Ya niçin sizi savunmak ona düşmez şehzadem?

BAYEZİT: Bir yanlışın var lala! Seni oraya göndermesi belki de beni kayırdığındandır, Selim'in yanında gözümüz kulağımız bulunsun istemiştir belki de.

LALA MUSTAFA: O zaman rütbemizi indirerek mi yollarlardı bizi yeni görevimize?

BAYEZİT: İşte bunu anlayamıyorum. Tam tersine seni gözetmesi, gönlünü alması gerekirdi.

LALA MUSTAFA: Ben söyleyeyim şehzadem, niçin gönderirler beni oraya.

BAYEZİT: Niçin?

LALA MUSTAFA: Selim'e tek rakibinin çaşıdı olarak görüneyim deyi. Sabah akşam, her zaman, her yerde gözüne batayım deyi. Ne kadar bağışlayıcı, ne kadar yüce gönüllü olurlarsa olsunlar, sabırları taşmayacak mıdır bir gün?

BAYEZİT: (Heyecanla fırlar.) Yooo, eğer gerçekten böyle düşünüyorsan lala, başımın üstünde yerin var. Gitme, kal. Ben savunurum seni.

LALA MUSTAFA: (Gözleri şaşkınlıkla ve ürküyle açılmıştır.) Bunun ne demek olduğunu bilmezmiş gibi konuşursunuz şehzadem! Sizin bu atak hareketiniz Dersaadet'te nasıl yorumlanır, düşündünüz mü hiç?

BAYEZİT: Eğer ben, tahtta sözü ve gözü bulunan bir akbahtlı olarak lalamı dahi savunamazsam; kime nasıl güven verebilirim?

NEVESER: (Ürküyle âdeta haykırır.) Efendimiz, unutmayınız ki, Şehzade Mustafa'nın tüm suçu kendini ölçüsüz seven taraftarlarını hünkâr babasının gazabına terkedemeyişi, onlara siper olmaya çalışmasıydı.

BAYEZİT: (Acıyla kıvranır âdeta.) Ya nasıl seni bırakabilirim Selim gibi bir kıyıcıya lala?

LALA MUSTAFA: (Gözünde garip bir parıltı) Bu davranışınız Şehzade Selim'den önce sadrazam eniştenizi, hünkâr babanızı incitir, ben şehzademi güç durumda bırakacaklardan değilim, alnıma yazılanı izleyeceğim, belki de Rüstem Paşa isteyerek olmasa da en doğru şeyi yapmıştır, beni Şehzade Selim'e göndermekle. Ucunda ölüm de olsa oraya gideceğim ve orada sizin gözünüz ve kulağınız olacağım.

BAYEZİT: (Taşkın bir heyecan içinde kucaklar Lala Mustafa'yı.) Sen benim yalnızca lalam değilsin artık, kardeşimsin.

LALA MUSTAFA: Selim Han o öfkeyle hemen kellemizi almazsa taht sizindir şehzadem!

BAYEZİT: (Bir an geri çekilir, şaşkın bakar lalasının gözleri içine.)

LALA MUSTAFA: Ben planımı hazırladım bile şehzadem, şöyle ki...

Lala Mustafa, Bayezit, Neveser üçlüsü üstünde toplanır ışıklar, biran.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: II

Şehzade Selim'in Manisa'daki konağında selamlık. Şehzade Selim, Musahibi Celal Bey.

CELAL BEY: (Bir kahkaha atar.) Derler ki karındaşınız Şehzade Bayezit'in meclisinde sohbet yalnız edebiyat, şiir, müzik ve sanat üstüneymiş. Malzeme aynı değil mi? İçki, kadın, güzellik ve o güzelliğe duyulan türlü duygular... Onlar söyleşirler, biz yaşarız. Buyurunuz artık hoş etsin gönlümüzü çengiler.

SELİM: (El çırpar.) Çengiler gelsin!

Raksederek girer çengiler.

SELİM: Doğru dersin Celal! Herkesin bir yaşama üslubu vardır. Karındaşımız o üslubu seçmiş kendine, bizim üslubumuz bu. Yarın hesap günü geldiğinde, onun elindekiyle benim elimdeki aynı olacak. Yani hiç.

CELAL BEY: (Kendine pek yaklaşmış bir cariyenin yanağından bir makas alır.) Bir fark olacak şehzadem, bizim lehimize bir fark. Bir dilber yanağını okşamak, onun için beyit dizmekten daha zevkli olsa gerek. (İçkisinden bir yudum alır.) Şu badeden aldığımız zevki, Hayyam'ın bade üstüne yazılmış tüm şiirlerine değişmem.

SELİM: (Melankolik) Tüm yaşamımızın mizanı çekildiğinde o da kalmayacak elde, hiçbir şey kalmayacak.

CELAL BEY: Üzgünsünüz şehzadem!

SELİM: Hünkâr babamız çok içtiğimiz için azarlarlar bizi hep. Ya ne bıraktılar ki avucumuzda avunmak için?

CELAL BEY: Avunmak mı dediniz? Niçin şehzadem?

SELİM: Bayezit önümü keser, hakkı ve sırası olmadığı halde önümüzü keser ve hünkâr babamız, Dersaadet'e daha yakın Kütahya sancağını ona bırakmakla istemini belirtir.

CELAL BEY: Çok karamsar görünürsünüz şehzadem! Oysa ben sizi gerçekten hiç bir umut ışığı olmadığı bir zamanda çok daha umutlu görmüştüm.

SELİM: Bir umut çok uzaktayken yakın görünür insana, o başı gökte dağlar gibi hemen orada sanırsınız, siz vardıkça dağ kaçar. Tam eteğindeyken en ulaşılmaz görünür. İşte o noktadayım ben. Bilirim ki Şehzade Bayezit de boş durmaz. Validemiz sultanın ve Rüstem Paşa'nın desteğini kazandı şimdiden. Onların kayırıcılığıyla Kütahya sancağını ele geçirdi, yolumuzu kesti.

CELAL BEY: Sizse sabır ve tevekkül gösterirsiniz, hep sabır ve tevekkül.

SELİM: (Bir sır verircesine) Benim tek silahım da bu Celal. Sabrım. Onunla ne kelamda ne kılıçta yarışabilirim. Ben de sabrı seçtim. Yensem yensem sabrımla yenebilirim onu.

CELAL BEY: Herkesin bir kavga üslubu vardır, yaşama üslubu gibi. Sanırım bunu demek istersiniz.

SELİM: (Çeker bir çengiyi kucağına.) Biz yaşamaya bakalım Celal! Ömür kısa. Taht üstünde de olsa, yar koynunda da olsa çok kısa. (içerler.)

Bir iç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Lala Mustafa Ağa huzura kabul olunmak dilerler.

SELİM: (Birden hışımla doğrulur.) Lala Mustafa Ağa mı? Ne cesaretle?

LALA MUSTAFA: (Girmiştir bile, eğilir.) Şehzademize hünkârımız efendimizin fermanını ve dahi değersiz bağlılığımızı sunmaya geldik.

Bir an gergin bir sessizlik. Selim el çırpar. Müzik durur, çengiler çekilirler...

SELİM: Bana öyle gelir ki Rüstem Paşa'nın oyunu bu.

LALA MUSTAFA: (Boyun eğer, sakin ve titremeyen bir sesle.) Bana da öyle gelir.

SELİM: Sizi Bayezit'in çaşıdı olarak gönderir bize, öyle ki, her gördüğünüzü her duyduğunuzu ileteseniz ona.

LALA MUSTAFA: (Hep öyle korkusuz) Bana da öyle gelir.

SELİM: (Öfkeyle fırlar.) Bre nabekâr ne haddine senin, böyle fitne edersin, fesat edersin?

LALA MUSTAFA: (Hep öyle sakin) Haddimize düşmemiştir şehzadem sizi bir başkasına fitnelemek, fesat etmek arkanızdan.

SELİM: Sen kendin söylemedin mi demin. Bunun için geldiğini?

LALA MUSTAFA: Bunun için gönderildim dedim, bunun için geldim demedim.

SELİM: (Öfkesinin doruğunda) Ya ne için geldin?

LALA MUSTAFA: (Şehzadenin gözleri içine bakar, titremeyen bir sesle.) Hünkâr babanızdan sonra tahtı size sunmaya.

SELİM: (Eli kılıcına gider hafifçe.) İkili oynuyorsun Lala!

LALA MUSTAFA: (Kılı bile kıpırdamaz, gülümser hafifçe.) Oyun kırk türlü oynanır şehzadem, ama yalnız birine yarar.

SELİM: (Gürler.) Hangimize?

LALA MUSTAFA: Kimin buyruğundaysam ona.

SELİM: Peki niçin ben? Beni Bayezit'ten daha mı artık seversiniz ki?

LALA MUSTAFA: (Bir an duraklar.) Hayır şehzadem, böyle dersem yalan söylemiş olurum. Şehzade Bayezit'in üstümüzde hakkı çoktur ve dahi sevimlilikte, cömertlikte, gönül almada üstüne yoktur.

SELİM: (Öfkeyle) Eeeee!

LALA MUSTAFA: Lakin biz şu anda tercihimizi bir Şehzade Bayezit'le bir Şehzade Selim arasında yapmayız. Tahta çok yakın durduğu halde sabırsızlığı, ataklığı yüzünden onu kaybedeceği kesin, bir akbahtlı ile, tahta uzak duran, ama o yolu sabırla aşmaya çalışan ve aşacağına inandığımız bir başka akbahtlı arasında yaparız.

CELAL BEY: Yani Selim Han'ı yeğlersiniz siz de öyle mi?

LALA MUSTAFA: (Selim'e) Evet şehzadem, sizi yeğlerim.

SELİM: Ve bu tahtı size borçlu olacağım öyle mi?

LALA MUSTAFA: Ben yalnızca bu yolu kısaltacağım şehzadem! Engelleri şimdiden aşmaya çalışacağım.

SELİM: Nasıl?

LALA MUSTAFA: Yarın ya da öbür gün Bayezit Han'dan bir mektup alacaksınız, aşağılamalarla dolu bir mektup. Sizi üstüne kışkırtmak için bir de kadın giysisi ve hotoz gönderecek size.

CELAL BEY: Bunu nereden biliyorsunuz?

LALA MUSTAFA: Çünkü bu aklı ben verdim kendisine.

SELİM: (Kılıcını çeker.) Şimdi sizi gebertsem, sonra da o mektupla o hotozu hünkâr babama göndersem, desem ki: Şu bize karındaşımızla lalasının ettiğine bakın.

LALA MUSTAFA: (Belli belirsiz bir gülümseyişle) Ben derim ki şehzadem beni gebertmeden yapınız o işi. Yoksa planım yarıda bozulmuş olur.

SELİM: Plan mı?

LALA MUSTAFA: O zaman hünkârımız efendimiz size eliniz var olsun diye bir mektup gönderir, Şehzade Bayezit'i ise azarlar.

CELAL BEY: (Şehzade Selim'e) Siz de bir taşla iki kuş vurmuş olursunuz şehzadem! Hem Lala Mustafa Paşa gibi bir mel'undan kurtulmuş olursunuz, hem de Şehzade Bayezit'i güç duruma düşürmüş olursunuz.

LALA MUSTAFA: Diyelim ki hünkâr babanız o mektubu alınca çok öfkelendi ve dahi şiddetle azarladı Bayezit Han'ı ne olur? Şehzade Bayezit bağışlayıcılığına sığınır babasının, bir daha böyle bir hata yapmaz. Oysa onun durmadan sizi kışkırtması, durmadan aşağılamalarla dolu mektuplar yazması ve bu mektupların durmadan hünkâr katına erişmesi gerek.

SELİM: Nasıl olacakmış bu?

LALA MUSTAFA: Hünkâr babanızın azarının Şehzade Bayezit'e ulaşmaması gerek. Onun için de Bayezit Han'ın sancağı olan Kütahya sınırı içinde ulağın yolu kesilip, kendisi de mektup da yok edilmeli.

CELAL BEY: Korkunç bir plan bu şehzadem, ama akla pek yatkın.

LALA MUSTAFA: Ulağının, şehzadesi tarafından öldürüldüğünü düşünen hünkâr babanızın öfkesini düşünün, ve dahi Bayezit Han'ın hâlâ o aşağılamalarla dolu mektubunu sürdürdüğünü.

SELİM: (Tiksinerek bakar Lala Mustafa'ya.) Siz karındaşımızın en yakını değil misiniz? Nasıl olur da böyle bir tuzağa çekersiniz onu?

LALA MUSTAFA: Ya Şehzade Bayezit'in ataklığına, çabukluğuna, sabırsızlığına ayak uyduracak ve onunla birlikte yok olup gidecektik ya da şehzadem, sizi, sizin sabrınızı, karanlıktan ve gölgeden yararlanarak ağır ağır lakin, güvenilir adımlarla tahta doğru ilerleyişinizi yeğleyecektik.

SELİM: (Bir an gevşemiştir.) Demek Bayezit'in yolunda yoruldunuz Lala!

LALA MUSTAFA: O soluk soluğa bir yarıştı şehzadem! Yaratılışının gereği. Onun gibiler tahtta, büyük bir hükümdar olabilirler, ama taht yarışında, sabırsızlıkları ayaklarına dolanabilir. (Bir sır verircesine) İnanınız şehzadem, içim parçalanarak söylüyorum bunu. Nicedir ölümün gölgesini görüyorum yüzünde Bayezit Han'ın.

SELİM: Ne demek istersin?

LALA MUSTAFA: Düşünün bir kez benim için bile, beni korumak savunmak için dahi, çatışmayı göze alabilmişti hünkâr babasıyla daha bir kaç gün önce. Hiç kuşkusuz yiğitçe bir davranış bu, insanca bir davranış. Ama çılgınca bir davranış. Özellikle onun gibi bir taht yarışındaki şehzadeler için. Bir hükümdar yüreğinde tek tek insanlar için, tek tek dostluklar için, tek tek aşklar için yer bulunmaz, bulunmamalı. İnsanlık, dostluk, aşk gibi kavramlar yeter de artar bile bir hükümdar yüreği için.

SELİM: Peki, bizden umduğunuz ne?

LALA MUSTAFA: Yalnız bir şey şehzadem! Tahta oturduğunuz gün, eğer sağsa, Rüstem Paşa'yı bana vermeniz.

Selim'le Celal Bey bakışırlar. Sonra Selim elini uzatır Lala Mustafa'ya, Lala Mustafa bu eli öper.

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: III

Hurrem Sultan'ın has odası. Hurrem Sultan, Mihrimah, Hekimbaşı.

HEKİMBAŞI: Kalbinizi yormayacaksınız sultanım! Dünya işleri, devlet gailesi sizi ziyadesiyle üzmüşe benzer. Her türlü üzüntüden heyecandan uzak bir yaşam gerek size.

HURREM SULTAN: Otuz beş yıldır bu sarayda yaşarım ben hekimbaşı! Otuz beş yıldır her gün, bir sarayda yaşamanın savaşımını veririm. Her yenginin gelip geçici olduğu bir savaşta, bir gün mola verecek olsam kendime, çiğneyip geçerler beni.

HEKİMBAŞI: Kalbiniz yorgun sultanım!

HURREM SULTAN: Aslında ben de yorgunum hekimbaşı, ben de! Uykularım...

HEKİMBAŞI: Kendinize acımalısınız.

HURREM SULTAN: Kimsenin kimseye acımadığı bir dünya bu. Daha ilk getirildiğim gün keşfetmiştim bir gerçeği: Ezmezsem ezilirim. Otuz beş yıl ezilmemek savaşı verdim. Otuz beş yıl sonra gene aynı noktadayım. Ezmezsem ezilirim. Bir gün dahi gevşememem gerek.

HEKİMBAŞI: Yüreğiniz dayanmaz bu işkenceye sultanım.

HURREM SULTAN: Evet, işkence. Çünkü ezdiklerimde ezildiklerim de oldu. Ve asıl bu tür yengiler bitirdi beni.

HEKİMBAŞI: Sultanım!

HURREM SULTAN: (Sözünü keser onun.) Tamam, anladım hekimbaşı! Dolaylı da olsa günlerimin sayılı olduğunu söylemek istersiniz.

MİHRİMAH: (Hıçkırır.)

HURREM SULTAN: (Kızına döner, sevecen.) Bunun ben de farkındayım kızım. Ama yapacak o kadar iş var ki... (Hekimbaşına döner.) Hastalığımdan söz etmeyeceksiniz hünkârımız efendimize hekimbaşı!

HEKİMBAŞI: Lakin sultanım, özellikle hünkârımız efendimizin bilmeleri gerekir ki...

HURREM SULTAN: (Bir el hareketiyle susturur onu.) Özellikle hünkârımız efendimizin bilmemeleri gerekir bunu. En sevgili varlıkların bile hastalıkları çirkindir. (Bir el hareketiyle savar hekimbaşını.)

Hekimbaşı etekleyerek çıkar.

HURREM SULTAN: (Aynanın önüne geçer.) Güzelleşmem gerek kızım, güzelleşmem. (Kendine çekidüzen verir.) Hünkârımız efendimizin ziyaretlerini bekliyorum. Katlanamam beni dünden çirkin görmelerine.

MİHRİMAH SULTAN: (Annesinin saçlarına düzen verirken) Hâlâ güzelsiniz sultanım!

HURREM SULTAN: (Buruk) Ben hâlâ güzel olmak istemiyorum, güzel olmak istiyorum. Bilir misin kızım, beni Gülbahar'dan ayıran neydi? Sonunda beni ona üst getiren?

MİHRİMAH SULTAN: Saçınızı böyle toplamak daha yakışacak size.

HURREM SULTAN: Budalaca bir gururla sanıyordu ki o, bir hünkârın baş kadını olmakla, ona Mustafa gibi bir evlat doğurmakla yerinden artık atılamaz. Oysa ben her gün aşkımın savaşını veriyordum. Her gün yeniden kazanıyor, yitiriyordum. Yitirdiğimde yılmıyor kazancıma güvenmiyordum. Sanırmısın ki kızım, bir kadının çirkin olmaya, hasta olmaya hakkı vardır? Hele herkesin gözü önünde bir mertebedeyse?

MİHRİMAH SULTAN: Ben de hekimbaşı gibi konuşacağım sultanım! Biraz dinlenmelisiniz.

HURREM SULTAN: Teknesi azgın sular ortasındayken hangi gemici, kendine dinlenme izni verebilir? Ben otuz beş yıl her gün battı batacak bir gemiyi yürütmek zorundaydım.

MİHRİMAH SULTAN: Ama şimdi çok özel bir durum söz konusu.

HURREM SULTAN: (İç çeker.) Evet, çok özel bir durum, Bayezit'ın başının üstünde kuzgunlar dolaşıyor. Gözümü kapadığım an o gider.

MİHRİMAH SULTAN: (Ürküyle) Ne diyorsunuz?

HURREM SULTAN: Benim atak, düşüncesiz, sabırsız oğlum, kimden alır dersini, kim kışkırtır bilmem, çünkü yaptıkları o kadar akla, vicdana ve oğlumun yaratılışına aykırı şeyler ki...

MİHRİMAH SULTAN: Beni korkutuyorsunuz valide.

HURREM SULTAN: Ben de korkuyorum, çok korkuyorum. Çünkü mektupları, o bir humma içinde yazılmış, alçaklamalarla, hezeyanlarla dolu mektupları hünkâr babanızın elinde. Selim uğursuz bir önseziyle hiç açmadan babasına göndermiş karındaşından gelen mektupları. Böylece bir yandan aradan çekiliverirken, bir yandan da karşı karşıya getirmiş babasıyla karındaşını.

MİHRİMAH SULTAN: (Ürkü içinde inler.)

HURREM SULTAN: Güçlükle yatıştırabildim hünkârımız efendimizin öfkesini. Şehzadeler arası bir kıskançlıktır, fazla ciddiye almak doğru olmaz, lakin iki taraf da ölçülü bir azar ister diyerek.

MİHRİMAH SULTAN: İki taraflı mı?

HURREM SULTAN: İki taraflı, evet kızım. Çünkü öyle sezinliyorum ki her ikisinin de öbür tarafta kulağı gözü var, birinin farklı tutulduğu farkedilirse bu öbürünü umutsuz bir başkaldırıya itebilir.

MİHRİMAH SULTAN: Şimdi anlıyorum sizi valide!

HURREM SULTAN: Hayır, henüz anlamıyorsun kızım. Bir yazgı mı, bir ilenç mi, nedir bilmem, korkunç bir güç, benim yıllar yılı kurmaya çalıştığım düzeni sarsar.

MİHRİMAH SULTAN: İlenç mi dediniz?

HURREM SULTAN: (Kahrolurcasına) Hem de en sevgili oğlumun, Bayezit'in ilenci. "Lanet!.. Lanet!.. Lanet!.." diye bağırmıştı o gün: Hani Şehzade Mustafa'nın kemende verildiği gün. Sesi hâlâ kulaklarımda: (O sesi anımsayarak ve anımsatmaya çalışarak.) "Şimdi ne olacak, bilir misin valide? Şimdi ne olacak? Kendi öz oğulların birbirine düşecek. Ya Selim beni gırtlaklayacak, ya da ben onu."

MİHRİMAH SULTAN: (Hıçkırır.)

HURREM SULTAN: (Gözlerini gökyüzüne kaldırır.) Tanrım bağışla! Çok mu yanlış yaptım? O analık güdüsüyle çok mu karıştım işine? Onun için mi beni böyle acımasızca cezalandırırsın? O gün bu gündür iki evlat arasındayım, ikisinin de oklarına kendimi siper ederim. Her gün yeni bir yara, her gün yeni bir sancı.

MİHRİMAH SULTAN: (Ellerine sarılır anasının, öper.) Yaşayamazsın böyle valide!

HURREM SULTAN: (Korkunç bir acı içinde) Ben ölümümü düşünmüyorum, ölümümden sonrasını düşünüyorum. Benden sonra birinden biri atacak okunu, devirecek o birini. Kim kendini siper edecek o birine ha, kim? Hünkâr babanız mı?

İç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Sadrazam Paşa huzura alınmak dilerler.

HURREM SULTAN: (Bir baş eğmesiyle içeri alınmasını belirtir, sonra kızına döner.) Rüstem Paşa her divan çıkışı, beş dakika da olsa uğrar bana. Ve ben her olayı hünkârımız efendimizden hemen sonra haber alırım.

Rüstem Paşa girer.

HURREM SULTAN: (Gizleyemediği bir heyecanla sorar.) Ne haber Rüstem Paşa?

RÜSTEM PAŞA: (Biraz tedirgin karısına bakar.) Haber yok sultanım! Şehzade Selim'e gönderdiğimiz ulak geri döndü, Şehzade Bayezit'in Kütahya sancağına gönderilen ulaktan ise haber yok. Ve şehzade hâlâ karındaşını kışkırtmak için çılgınlık üstüne çılgınlık yapar. Bu kez yalnız bir alçaklama mektubuyla yetinmeyip bir de bir kadın elbisesiyle bir hotoz göndermiş şehzade Selim'e.

MİHRİMAH SULTAN: (Bir çığlık koparır.) Tanrım!

HURREM SULTAN: Ve hekimbaşı bana istirahat önerir. (Rüstem Paşa'ya döner.) Siz ne düşünürsünüz paşa?

RÜSTEM PAŞA: Benim ne düşündüğüm önemli değil sultanım, yalnız hünkârımız efendimizin sabırsızlıkları artıyor.

HURREM SULTAN: (Âdeta ısrarla) İnanmıyor musunuz Bayezit'in böyle bir çılgınlık yapacağına?

RÜSTEM PAŞA: Çılgınlık şehzademizin yaradılışında vardır, lakin, böyle âdeta hünkârımız efendimizi dahi karşısına almak istermişçesine bu çılgınlığı sürdürmesi şaşırtıcı.

HURREM SULTAN: Siz bir şeyler saklıyorsunuz benden paşa?

RÜSTEM PAŞA: Kütahya'ya gönderilen ulağın hâlâ dönmemesi kaygı verici görünüyor sultanım!

HURREM SULTAN: (Ürküye kapılmış) Yoksa?

RÜSTEM PAŞA: Hünkârımız efendimiz bu sabah divanda bu kaygılarını açıkça dile getirdiler. Şehzadenin çılgınlıkta bir adım daha atarak ulağı cezalandırmış olmasından korkarlar.

HURREM SULTAN: (Dimdik kesilir.) Hünkârımız efendimiz nasıl böyle aykırı düşünür? Bayezit belki çılgındır ama alçak değil.

O anda Kanunî görünür, son sözleri duymuştur. Rüstem Paşa'yla Mihrimah etek öpüp çekilmek isterler.. Hurrem Sultan hâlâ öyle dimdik durmaktadır.

KANUNÎ: (Kızıyla damadına) Kalınız! Mademki bu iş devlet işi olmaktan çıktı, aile işi haline getirildi..

RÜSTEM PAŞA: (Mahçup eğilir.) Hünkârım!

KANUNÎ: (Belli belirsiz bir sitemle) Zaten sizi bu mertebeye getirirken biliyorduk devlet işleriyle aile işlerini birbirine karıştırma yeteneğinizi, bu yeteneğinizden yararlanalım dedik. (Hurrem Sultan'a döner.) Öyle değil mi Hurrem?

HURREM SULTAN: (Kırgın) Benim yeteneğim hakkında ne düşünür acaba hünkârımız efendimiz? Çok mu aşırı bulurlar ana yanımızı?

KANUNÎ: (Hep böyle buruk) Analık zor bir meslek. Tıpkı babalık gibi. Sultanlıktan zor, hükümdarlıktan zor. Sen ilk kez geçiyorsun bu sınavdan Hurrem, ben ikinci kez.

HURREM SULTAN: Şehzade Mustafa'yı kastediyorsanız hünkârım, onu biz de severdik, beğenirdik.

KANUNÎ:Ama Mustafa için böyle karşıma dikildiğini hatırlamıyorum.

HURREM SULTAN: Onun da bir anası vardı.

KANUNÎ: Ne akbahtlı kişiymiş ki ardından uzun yaşamadı, yaşayamadı. Ben onu da yaşadım, bunu da yaşıyorum. İnan kadın, Bayezit'i ne sen koruyorsun, ne de ben. Onu Şehzade Mustafa'nın ölüsü koruyor. Duruyor onunla benim aramda. "Adaletin için, devletin için ben yetmedim mi baba?" diyor. İşte o zaman kolum düşüyor.

Hurrem Sultan'la Rüstem Paşa arasında kısa bir bakışma.

KANUNÎ: (Rüstem Paşa'ya döner.) O sana el kaldırmıştı Rüstem, ayağına gidenin sen değil, ben olduğumu unutarak. Canıyla ödedi bu aymazlığını. Bayezit'in ayağına gönderdiğim ulak da benim buyruğumu götürür, benim istemimi götürür, korkarım, Bayezit aynı aymazlıkla ona el de değil, kılıç kaldırmış ola.

HURREM SULTAN: (Sendeler, Mihrimah atılır, koluna girer, tutar onu.)

MİHRİMAH SULTAN: (Ancak annesinin duyacağı bir sesle) Valide!

HURREM SULTAN: (Gururlu bir hareketle, hayır anlamında başını sallar.)

KANUNÎ: (Farkında değildir olan bitenin, yüzünü Rüstem Paşa'ya çevirmiştir şimdi.) Sadrazam Paşa! Bu işin tez takibini isterim senden. Daha uzun sabreyleyemeyiz.

HURREM SULTAN: (Güçlükle solumaktadır, ama gene de konuşma gücünü ve istemini sonuna dek sürdürür.) Ben hünkârım, ben, her zaman Gülbahar'dan daha akbahtlı çıktım, oğlumun kemende verildiğini görecek kadar yaşayamayacağım çok şükür. (Bayılır.)

Mihrimah bir çığlıkla, Kanunî ile Rüstem Paşa telaşla koşarlar.

KANUNÎ: (Sesi titreyerek okşar kadının yüzünü.) Hurrem!.. Hurrem!.. (Kızına döner.) Ne oldu?

MİHRİMAH SULTAN: Bu kara haberlere dayanamayacak kadar hastaydı, ama belli etmek istemiyordu hünkâr babamıza.

KANUNÎ: (Rüstem Paşa'ya) Tez hekimbaşını çağır.

KANUNÎ: (Şu anda acı çeken bir insandır yalnızca, gözünde yaşlar birikmiştir.) Olmaz Hurrem! Olmaz, olmaz!

HURREM SULTAN: (Açar gözlerini Kanunî'yi görür o halde, gülümser.) Yetişseler bari!.. (Bayılır yeniden.)

Kanunî, daha bir üstüne eğilir.

MİHRİMAH SULTAN: (Hıçkırır.)

Işıklar kararır.

PERDE: II

SAHNE: IV

Kanunî'nin arz odası, Kanunî, Rüstem Paşa, Bayezit.

KANUNÎ: (Öfkeden çok üzgün bir sesle) Sultan validenizin isteğiyle çağırttım sizi. Seni de, Selim'i de. Lakin ilk bana görünesiniz istedim. (Bir baş işareti yapar.)

Rüstem Paşa salonu boydan boya aşar, dışardan bir atlas bohça içinde Bayezid'i suçlayacak ne varsa, mektupları, Selim'e gönderdiği kadın fistanı, hotoz, hepsi gözleri önüne serer.

KANUNÎ: (Hep öyle acılı.) Ne demek olur bu saygısızlıklar?

BAYEZİT: (Şaşırır.) Bunlar... Bunlar... (Dişlerini gıcırdatır.) Selim'den beklemeliydim bunu.

KANUNÎ: (Sert.) Ya ne yapmalıydı Selim? Bir ordu donatıp üstüne mi varmalıydı?

BAYEZİT: (Diz çöker içtenlikle.) Suçluyuz hünkârım!

KANUNÎ: Benim sağlığımda kapışmak ha! Demek Âl-i-Osman'ın bir bölüğü senin bir bölüğü onun gerisinde kılıç çekecek birbirine ve ben buna seyirci kalacağım!

BAYEZİT: (Doğrularken) Güvensizlik nedir bilir misiniz hünkârım? Umutsuzluk? Hayır, bilemezsiniz. Çünkü siz Âl-i-Osman'ın yüzakı olarak dünyaya geldiğinizde, ne önünüzde, aşmak zorunda olduğunuz birileri vardı, ne de ardınızda yolunuzu kesebilecek birileri.

KANUNÎ: Güvensizlik ve umutsuzluk ha! Benim şehzadelerim, benim sağlığımda kendilerini güvensiz ve umutsuz duyarlar demek? Ben size, ikinize de aynı uzaklıkta, ya da aynı yakınlıkta durmadım mı?

BAYEZİT: Belî hünkârım! Ancak biz size aynı yakınlıkta değildik ki. Selim on yedi ay daha yakın dururdu.

KANUNÎ: Ben birinizden birine aşırı davrandım mı? Hak gözetmedim mi?

BAYEZİT: Doğru hünkârım! Siz hak gözetirdiniz. Güneş gibi hakça saçardınız ışığınızı, ancak biz her birimiz bu kaynağa ne kadar yakınsak o kadar alabilirdik payımızı, bu bölüşme hakça sayılır mı?

KANUNÎ: Yani?

BAYEZİT: Selim bekleyebilirdi, bekledi. Çünkü -Tanrı hemen uzun ömür versin- o gün geldiğinde Selim'e çağrıcılar gelecekti, uçan atlarıyla, Dersaadet'e varıp da tahtı onurlandırması için. Bizim ise ecel çalacaktı kapımızı, hünkâr babamızın acısına yanmaya vakit bırakmadan. Osmanlı töresi bu hünkârım. Nasıl bekleyebiliriz.

KANUNÎ: (Sert) Beklemeyeceksiniz demek! Bin kez bağışlasak sizi, bin birinci kez yine çıkacaksınız karşımıza suçlu olarak?

BAYEZİT: (Birden büyük bir içtenlikle) Biliriz sizin korumakla yükümlü olduğunuz töre, düzen bu. Lakin bu düzen içinde benim yerim yok baba! Niçin görmezsiniz bu gerçeği? Ne yapmamı istersiniz? O gün geldiğinde Selim'in beni kapmasını beklememi mi?

KANUNÎ: (Bağırır.) Suss!

Gergin bir sessizlik.

KANUNÎ: (Birden somurtur, Rüstem Paşa'ya.) Sadrazam paşa! Siz devam ediniz!

RÜSTEM PAŞA: Yirmi gün oluyor şehzade! İki ulak çıkarıldı Dersaadet'ten yola. Hünkârımız efendimizin öğütleriyle ve buyruklarıyla gelirlerdi. Biri Manisa sancağında Şehzade Selim'e gönderilmişti, diğeri Kütahya sancağında Şehzade Bayezit'e. Manisa'ya giden çavuşbaşı döneli bir hafta oluyor, Kütahya'ya gönderilen ise hâlâ dönmedi.

BAYEZİT: (Bu kez şaşkınlığına ürkü de karışmıştır.) Hangi çavuşbaşı? Ne buyruğu?

KANUNÎ:Uslu oturasınız diye, birbirinizle uğraşmayasınız diye saldığım buyruk?

BAYEZİT: Korkarım hünkârım, şu diyeceklerime inanmayacaksınız.

KANUNÎ:Yani hiçbir ulak uğramadı bana, hiçbir mektup getirmedi mi demek istersiniz?

BAYEZİT: (İçtenlikle) Beli hünkârım!

Kanunî ile Rüstem Paşa birbirlerine bakarlar.

KANUNÎ: (Ağır ağır yürür oğluna doğru.) Eğer bize öfkelenip de çavuşbaşımıza bir zarar getirdiyseniz vay size şehzade! Eğer bir de o korkuyla yalan söylüyorsanız...

BAYEZİT: (Korkunç bir sükûnetle ve âdeta meydan okurcasına) Neden hemen ferman buyurup vurdurmazsınız boynumuzu hünkârım!

Kanunî ile Rüstem Paşa bir daha bakışırlar.

BAYEZİT: (Aynı soğukkanlılıkla ve vekarla) Eğer inanıyorsanız ki hünkârım, bana gönderdiğiniz çavuşbaşınıı bir kazaya uğrattım ben, bunun en büyük suç olduğunu bilirim, cezasını da bilirim. Yo, gerçekte böyle bir şey yoksa, giderilmemiz için bir bahane aranıyorsa, nasıl olsa kurtulamayacağız demektir, savunmamız gereksiz.

KANUNÎ: (İstemsiz dökülür dudaklarından.) Anlayamıyorum Rüstem, sen anlayabiliyor musun?

RÜSTEM PAŞA: (Koruyucu) Şehzadenin suçsuzluğuna inanmaya hazırım ben hünkârım! (Fistanı, hotozu, mektupları gösterir.) Şu kanıtlar karşısında gösterdiği şaşkınlık içtendi. Hem çavuşbaşıyla karşılaşmış olsun, hem de şunlar karşısında bu denli şaşırabilsin, olamaz bu.

KANUNÎ: (Gerçekten de büyük bir şaşkınlık içindedir.) Peki, nasıl olur da bunca zaman içinde yerine ulaşamaz bu çavuşbaşı?

RÜSTEM PAŞA: (Arabulucu) Nasıl olsa Sokullu Paşa gibi, tuttuğunu koparır bir vezire verdik bu işin araştırılmasını. Ne yapıp bulacaktır çavuşbaşınızın izini hünkârım!

KANUNÎ: (Şehzade Bayezit'e) Valideniz sultan sizi bekliyorlar şehzade! (Bir başka hareketiyle gitmesine izin verdiğini belirtir.)

Bayezit etek öpüp çıkarken, Selimle karşılaşır. Bayezit'in yüzündeki öfke ifadesine karşı Selim'in bakışlarında ince bir alay vardır. Kısa bir çatışma bakışları arasında. Sonra Bayezit çıkarken Selim girer.

SELİM: (Etek öperken) Doğruca validemiz sultanın yanından geliriz hünkârım! Kendilerini umduğumuzdan iyi bulduk.

KANUNÎ: (Aklı başka yerde) Ha, evet, daha iyi. (Birden Rüstem Paşa'ya döner.) Bu şehzadeler arası düşmanlık beni çok üzer Rüstem! Zigetvar'ın ve dahi Hadım Ali Paşa'nın öcü alınamadı. Ostoni-Belgrad sancak beyi Hamza Bey kulumuzun akınları olmasa düşman çoktan farkederdi içimizdeki çürüğü.

RÜSTEM PAŞA: En son Tata Kalesi'ni zaptettiği haberini aldık hünkârım! Şu anda Tuna'nın iki yakasında da Osmanlı sancağı dalgalanıyor hünkârım!

KANUNÎ: Ama Zigetvar hâlâ Ferdinand'ın elinde. Ve ben bir büyük seferi göze alamam. (Öfkeyle) Başımı o yana çevirecek olsam, bu yanda bunlar birbirlerini parçalayacaklar. Billah bu böyle sürüp gidemez. (Selim'e çıkışırcasına) Aklınızı başınıza toplayasanız, yoksa tahtı kız kardeşimizin oğlu Osmanşah Bey'e bırakırım.

RÜSTEM PAŞA: (Telaşlanmışçasına) Hemen Tanrı geçinden versin hünkârım, zinhar böyle şeyler düşünmeyesiniz. Gerçi Osmanşah Bey bir yiğit sultanzadedir, lakin ne töre ne de tarih bağışlar, şehzadelerimiz dururken bir sultanzadeye tahtın bırakılmasını. Bu kez ikiye değil, üçe bölünür maazallah Âl-i-Osman.

SELİM: (Telaşlanmıştır, kurnazca bir özveri gösterisinde bulunur.) İzninizle hünkârım! Hemen burada, taht üstündeki tüm haklarımdan vazgeçtiğimi açıklayayım. Yeter ki Bayezit hayatım için ve dahi çocuklarımın hayatları için güvence versin.

KANUNÎ: (Düşünceli) Bu nasıl bir güvence olmalı ki rahat ettirebilsin seni? Yalnızca söz vermesi yeterli olur mu? Ya ben gözümü yumduğumda sözünden dönerse?

SELİM: (İyi bir fırsat yakalamıştır, iyice sömürür bu fırsatı.) Bayezit inansa ki benden kendisine bir zarar gelmeyecektir, sözünde durur hünkârım!

KANUNÎ: (Kaygılı bakar oğlunun yüzüne.) Ya durmazsa?

SELİM: (Sahte bir tevekkülle) O zaman da bir Selim değil hünkârım, on Selim kurban olsun uğrunuza. Yeter ki siz üzülmeyin, sizden sonrasının kuruntularıyla yiyip bitirmeyin kendinizi. (Artık taşı gediğine koyma zamanı gelmiştir.) İşte size söz hünkârım! Bayezit ordusuyla üstümüze varacak olsa bile sizden emir gelmedikçe kılıcımız çıkmayacaktır kından.

KANUNÎ: (Rüstem Paşa'ya) Bir bundaki tevekküle bak Rüstem, bir ondaki saldırganlığa.

İç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: Sokollu Paşa huzura alınmak dilerler...

KANUNÎ: (Bir baş hareketiyle alınmasını buyurur Sokollu Paşa'nın.)

SELİM: (Belli belirsiz bir gülüş belirir yüzünde, hemen kaybolur, gözleri parlar.)

Sokollu Mehmet Paşa girer.

KANUNÎ: (Onun kendini eteklemesini beklemeden, âdeta ona koşar.) Ne haber Sokollu Paşa?

SOKOLLU PAŞA: En yetenekli, en iş bilir adamlarımı koşturttum hünkârım! Üç sancağınızın ortak sınırından içeriye, adım adım araştırdım, sonunda bulduk cesedini.

KANUNÎ: (Boğuk.) Cesedini mi?

SOKOLLU PAŞA: Kellesi gövdesinden ayrılmış yatardı bir çukurda, üstü yarım yamalak örtülmüş, sırtlanların, akbabaların artıklarından onu tanımak olanaksızdı, giysilerinden tanıdık. Kesik ve çürümüş kellesiyle giysilerini birlikte getirdik kanıt olarak. Görmek isterseniz.

KANUNÎ: (Ancak eliyle bir istemez hareketi yapar, konuşacak halde değildir.)

SELİM: (Sözcüklerin üstüne bastırarak.) Olamaz hünkârım! Karındaşımız hakkında pek çok yakınmalarımız olmuştur, lakin onun, onun çılgınlığı bu kerteye, hünkârımız efendimizin göndermiş oldukları bir ulağı gidermeye cür'et edecek noktaya vardırabileceğini aklımıza bile getiremeyiz.

KANUNÎ: (Gürler.) Neredeydi ceset?

SOKOLLU PAŞA: (Bakışlarını indirir yere.) Kütahya sancağı sınırları içinde. (Durur, âdeta istemeden dökülür dudaklarından.) Bir hayli içerde.

Gergin bir sessizlik

SELİM: (Sözümona Bayezit'i savunma çabasında.) Biz kefil olmak isteriz karındaşımıza hünkârım! Bayezit bu kadar alçak olamaz.

KANUNÎ: (Birden çöküvermiştir.) Evet, alçaklık bu. İhanetin de ötesinde alçaklık. Tanrım, yeryüzünde, yeryüzünde böyle bir insan bulunabilir mi?

SELİM: (Hep öyle koruyucu, ama aslında kışkırtıcı) Nasıl düşünebilirsiniz böyle hünkârım! Damarlarında sizin mübarek kanınızdan bir damlacık kan taşıyan biri böyle en kanlı katilleri bile utandıracak bir cinayet işleyemez.

KANUNÎ: (Kendini bu kışkırtmaya kaptırmıştır, farkında bile olmadan.) Evet, Kabil'in bile yüzünü kızartacak bir cinayet bu.

SELİM: (Sözümona övücü) Gerçi zaman zaman saldırganlığı tutar karındaşımızın, ama meydan okumasına cevap vermeyene el kaldırdığı görülmemiştir. Hem o, hıncını kendi alır, başkasına bırakmaz. Kaplana benzer, sırtlana değil.

RÜSTEM PAŞA: (Deminden beri kaygıyla izlemektedir konuşmanın aldığı yönü ve hükümdarın, yıkıklığı içinde istemsiz attığı adımları.) Hünkârım! Bir daha şehzadenizle konuşsak! Bakalım o ne der?

Işıklar Kararır.

PERDE: II

SAHNE:V

Hurrem Sultan'ın has odası. Hurrem Sultan yatakta halsiz yatmaktadır. Bayezit ve Mihrimah Sultan.

BAYEZİT: (Ellerine sarılmıştır annesinin, zaman zaman tıkanarak.) Yaşayınız valide! Yaşamanız gerek! Benim için, Bayezit'iniz için mutlaka yaşamanız gerek!

HURREM SULTAN: (O kendine çok yakışan gülücüğüyle) Sanırım bir mucizeye kaldı işim oğlum!

BAYEZİT: Benim için de, benim için de o mucize gerek. Yaşamımız öylesine birbirine bağlı ki valide, siz gittiğiniz gün (Parmağıyla boynunu uçuran bir hareket yapar.) Ben de giderim.

HURREM SULTAN: (Yüzü kasılır.) Tanrı korusun!

BAYEZİT: (Annesine umutsuzca bakar, âdeta yakarırcasına.) Bunu biliniz ve yaşayınız!

HURREM SULTAN: (Ciddi olarak ilgilenmeye başlamıştır) Hünkâr babanızdan bir yakınmanız mı var?

BAYEZİT: Kimden yakınmam gerek bilmem, kime yakınmam gerek bilmem. Öylesine bir orman içinde yitirmişim ki yolumu, ışığa varmak istedikçe karanlıklara düşerim. (Ateşli bir sesle) Hatalarım çok oldu bilirim, gençlik coşkusuyla, gençlik ataklığıyla art arda hatalar işledim ama suç hayır. Belki bazı davranışlarımda, hünkâr babamızı hatırdan çıkardığım oldu, ama ona bile bile karşı gelmek, hayır. Hünkâr babamızdan sonrasını düşünmekte acele ettim doğru, ama onun yerine göz koymak aklımdan bile geçmedi.

HURREM SULTAN: (Gene soluk bir gülümsemeyle) Babanız bağışlayıcıdır.

BAYEZİT: (Bir sayıklama içinde) Gereğinden fazla valide, gereğinden fazla. Hakkımızı vereceği yerde bağışladı bizi, şimdi tam da bağışlanmaya ihtiyacımız varken korkarım ki yargılamaya kalksın.

HURREM SULTAN: Bu kadar mı ürküyorsun yargılanmaktan şehzade?

BAYEZİT: Daha doğrusuyla haksızlığa uğramış bir kişiden haklı olması, her zaman ve her yerde haklı olması nasıl beklenebilir? Ben delilikler yaptım valide! Karındaşıma, Selim'e aşağılamalarla dolu mektuplar gönderdim, onu üstüme çekebilmek için hotozla fistan dahi gönderdim. Hataydı bu.

HURREM SULTAN: Ama Selim aynı hatayı işlemedi, aşağılamalarına cevap vermedi.

BAYEZİT: Şimdi anlıyorum ki valide, hatadan da öte, budalalıktı bu. Niçin bana cevap versin ki? Zaman kendi için çalışırken, yarınlarına güvence içinde bakarken ve ben kendisini ezebilecek güçteyken.

HURREM SULTAN: (Boğuk) Susss! Böyle konuşman incitiyor beni. Unutma ki, seni kucağıma almadan önce onu tutardım kucağımda.

BAYEZİT: Bağışla valide! Ateşler içinde başım. (Annesinin elini alnına götürür.) Bakın! Yoksa size haksızlık eder miyim? Ben yalnızca bir durumu açıklamak istedim. Elbette Selim için, benim meydan okumalarıma cevap vermektense, mektuplarımı hünkâr babamıza gönderip aradan çekilmek daha uygun düşerdi ve onu yaptı.

HURREM SULTAN: Niçin onun gibi sakin, akıllı, uslu durmazsın oğlum?

BAYEZİT: Nasıl onun gibi akıllı uslu durmamı beklersin valide? Bu bana haksızlık değil de nedir? O böyle sakin tahtı bekler, ben ise böyle çırpınarak ölümü.

HURREM SULTAN: (Saçlarını okşar oğlunun, yorgun bir sesle.) Korkarım ki sonunda haklı çıkan sen oldun oğlum! Tanrı cezalandırır beni.

BAYEZİT: (Eliyle ağzını kapar anasının.) Susunuz valide!

HURREM SULTAN: Şurada ölümü beklerken, benden sonra olacakları düşünürken daha iyi anladım. Haklı olan senmişsin. Ben o analık güdüsüyle sizi Gülbahar'ın oğlundan kurtarayım derken, bugün işte böyle karşı karşıya getirdim.

MİHRİMAH SULTAN: (Telaşlı) Siz hiçbir şey yapmadınız ki valide!

HURREM SULTAN: Yaptım kızım, yaptım. Bunu sen de biliyorsun. Tam on yıl uğraştım Mustafa'yı hünkârımız efendimizin karşısına getirebilmek için.

BAYEZİT: Susunuz valide, acımızı yinelemeyin lütfen!

HURREM SULTAN: Oysa severdim de şehzadeyi. Güzel bir çocuktu. Tanrı bilir ayırt etmedim kendiminkilerden. Hatta o da, o da beni çok severdi, belki de öz anasından çok. Bir gün sormuştu bana: "Niçin siz hep gülersiniz de, annem hep ağlar?" Benim gülebilmem için onun ağlaması gerektiğini düşünecek yaşta değildi henüz. (Bir acı içinde) Neden çocuklar hep çocuk kalmıyorlar Tanrım, neden?

MİHRİMAH SULTAN: (İnlemesine) Susunuz! Lütfen, lütfen.

HURREM SULTAN: O da büyüyordu, yiğit bir delikanlı oluyordu, savaşlara katılıyor, yengiler kazanıyor, şanla şerefle donanıyordu. O öyle parladıkça sizler sönük kalıyordunuz. Kıskançlık değildi benimki, hayır. Korkuydu. Onu yolunda durduramazsam sizler kayıp gidecektiniz elimden.

BAYEZİT: Hayır valide. O bizim güvencemizdi. Benim de Selim'in de. Halkın sevgilisi, Tanrı'nın sevgilisiydi o. Gücünü ve hakkını bu sevgiden alıyordu. İnsan bunca sevilirken zalim olabilir mi? Niçin elini bizim kanımıza bulasın? Biz onunla yarışta değildik ki. Yarışamazdık ki. Yarışmayı aklımızdan bile geçiremezdik.

HURREM SULTAN: Ben en büyük hatayı bu yarışmaya katılmakla yaptım. En büyüğünüz olduğu için Mehmedimi sürdüm yarışa. Manisa sancağını Mustafa'dan aldırttım, Mehmedime verdirttim. (İç çeker.) Meğer en büyük haksızlığı da ona yapmışım. Soluğunu kesmişim, hiçbir zaman kazanamayacağı bir yarışa sokmakla. Yirmi yaşında öldü oğlum. Mustafa'ya karşı mahcup, halkına küskün, bana kırgın. Bunu sonra öğrendim.

MİHRİMAH SULTAN: O mektuba gereğinden fazla önem veriyorsunuz sultanım!

HURREM SULTAN: O zaman bir tek çare kalmıştı, oğullarımı Gülbahar'ın oğluna yedirmemem için. Onu yarış dışı bırakmak. Sanmıştım o giderse kaygı biter.

BAYEZİT: Ne yanılgı!

HURREM SULTAN: Bu yanılgının ikinci kurbanı da Cihangir oldu. Mustafa'nın ardından iki ay bile yaşayamadı. Ölüm döşeğinde bana yağdırdığı ilenmeler kulaklarımda hâlâ. (Kulaklarını tıkar.) Tanrım!

BAYEZİT: Mustafa'nın hakkı tartışılmazdı, lakin bizimkiler tartışmalı. Gördüğünüz gibi Âl-i-Osman ikiye bölündü valide! Sıra gözetenler Selim'i tutarlar, değer gözetenler beni. Şu anda ben güçlüyüm valide, nasıl vazgeçmemi beklersiniz bu üstünlüğümden? Nasıl "Sırana razı ol" dersiniz? Âl-i-Osman töresini bilmez misiniz? "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!" diyen ilk şehzade ben değilim.

HURREM SULTAN: (İç çeker.) Bu benim günahım.

BAYEZİT: (Aynı duyarlılıkla) Yaşamanız gerek.

MİHRİMAH SULTAN: Geçmişle oyalanmak vakti değil valide! Sanırım karındaşımız da bugünün telaşında.

BAYEZİT: Evet valide! Bir tuzaktayım sanki. Kimin tuzağı bu, bilemem. Nasıl olabilir de yerlerin, göklerin, gizli açık tüm güçleri böyle seferber olabilir bir Bayezit kulunu tuzağa çekmek için? Düş değil bu valide, demin hünkâr babamız bizi, buyruklarını getiren çavuşbaşını ortadan kaldırmakla suçladı.

MİHRİMAH: (İnler.) Tanrım!

HURREM SULTAN: İş bu raddeye vardı ha!

BAYEZİT: (Ürperen bir sesle) Bir düşünün valide! Bu çavuşbaşı bulunmazsa, onu öldürmüş olmakla suçlanacağım. Ben deli olabilirim, budala olabilirim, ama hünkâr babamızın o korkunç adalet tutkusunu unutacak kadar, Mustafa'yı, Mustafa'ya yapılanı unutacak kadar değil.

HURREM SULTAN: (Birden dirilmiştir sanki.) İş bu raddeye vardıysa oğlum, gerçekten de ölmek günü değil. Hatta ölmüşsek hortlamak günü. (Tutar Bayezit'in elini öper.) Yaşayacağım.

BAYEZİT: (Elini çeker, kendisi kapanır ellerine annesinin..) Yaşamalısınız valide, yaşamalısınız, yaşamalısınız...

Kanunî Sultan Süleyman, Rüstem Paşa, Selim girerler, Mihrimah ve Bayezit ayağa kalkarlar.

KANUNÎ: (Girerken) Sen kadın! Bir insan değil, bir canavar peydahlamışsın içimizdeki canavarlardan. (Bayezit'e döner.) Senin ana rahmine düştüğün ana lanet olsun!

BAYEZİT: (Şaşırmış ve biraz da ürkmüş) Hünkârım!

KANUNÎ: (Gürler.) Susss!.. Yalanların ortaya çıktı. Sokollu Paşa, çavuşbaşının cesedini gömdürttüğün yerden çıkardı, kurdun kuşun artığını getirdiler, gösterdiler, tanıdık.

BAYEZİT: (Bir adım atar babasına doğru.) Olamaz hünkârım! Başınız üstüne yemin ederim ki...

KANUNÎ: (Sert) Hangi cesaretle yemin edersiniz başımız üstüne?

BAYEZİT: Annemin başına, şurada yatan kadının başına... (Annesine döner. Sözünü tamamlayamaz.)

İşte o zaman farkına varırlar. Hurrem Sultan korkunç bir titreme içindedir. Eli yüreğinde zorlukla solumaktadır.

BAYEZİT: (Hemen ona atılır, hıçkırarak.) Valide!... Yaşayınız!.,. Valide! Lütfen!... Lütfen!... (Doğrulur ve adeta dikilir Kanunî'nin önünde, pervasız.) Görüyorsunuz ya hünkârım! Yumruğunuzu benim için kaldırdınız, altında o kaldı.

Herkes donup kalmıştır. Neden sonra Mihrimah bir çığlıkla atılır annesine. Selim çekingen bir adım atar.

KANUNÎ: (Rüstem Paşa'ya buyurur.) Tez hekimbaşını al gel paşa!

RÜSTEM PAŞA: (Fırlar.)

BAYEZİT: (Sayrılı) İnanacak mısınız, inanmayacak mısınız, artık umurumda değil baba! (Annesine) Ama sen valide, sen inanıyorsun. Bu yeter bana. Bana inanmak da sana yeter. Şimdi artık ne seni bu dünyada tutmak mümkün, ne beni.

HURREM SULTAN: (Kendini toplamaya çatışarak) Yüce gönüllerde kin barınamaz hünkârım! Ama öfke, öfke de yüreğin kiridir. (Üstüne eğilmiş bulunan Kanunî'nin eline sarılır, onu hep dudakları üstünde tutarak.) Söz verin bana, söz verin hünkârım! (Gözlerini güçlükle kaldırır hünkârın yüzüne, onun gözlerini arayarak.) Bu sizden istediğim son lütuftur, söz verin! (Bayezit'e çevirir gözlerini.) Onu, oğlumu, oğlumuzu bağışlayacaksınız. Hep hep bağışlayacaksınız. Ne olursa olsun, ne yapmış olursa olsun, yapsın ya da yapmasın, bağışlayacaksınız! (Gene hünkâra çevirir bakışlarını.) Ölsem de ruhum üstünüzde olacak hünkârım! En kızgın anınızda, en amansız öfkenizde kulak veriniz duyacaksınız sesimi. (Sanki o sestir yankılanan.) Yapmayın hünkârım, yapmayın, yapmayın, yapma... (Başı düşer ölür.)

MİHRİMAH SULTAN: (Bir çığlıkla atılır, başını annesinin göğsüne dayar ve ağlar.)

KANUNÎ: (Bir düşteymişcesine ilerler, diz çökerken, farkında bile olmadan mırıldanır.) Söz...

SELİM: (Avuçlarını kaldırır, bir mırıltı halinde bir dua tutturur.)

BAYEZİT: (Sessizce diz çöker öbür yanına annesinin.)

Bir an sessizlik. Sonra birden doğrulur Kanunî, şu anda gene o, tüm duygularının üstüne çıkabilmiş hükümdardır.

KANUNÎ: (Gözlerini çocuklarının gözlerinden kaçırarak.) Törenden sonra hemen sancaklarınıza çekilesiniz ve orada bekleyesiniz buyruğumu. (Şahane adımlarla yürür, terkeder sahneyi.)

ÜÇÜNCÜ PERDE

SAHNE: I

Bayezit'in Kütahya'daki konağı. Sabahın çok erken bir saati. Bayezit yalnızdır, sonra Neveser.

BAYEZİT: (Lala Mustafa'nın bir mektubunu okumaktadır.) Bu yandan sual ederseniz, fitne ve fesat eksik olmaz hiç şehzadem. Selim Han'ın hünkâr babalarına yazdıkları bir mektup geçti elime, ne suçlamalar!... Ne karalamalar!... Güya siz kendisini öldürtmek için Manisa'ya adamlar gönderirmişsiniz, güya Dersaadet'te bile adamlarınız varmış. Kapıkulunu elde etmeye çalışırmışsınız. Bostancıbaşı, yeniçeri ağası, kapıkulu ağası hep sizin adamlarınızmış. Hele bir fırsatını yakalayın, hünkâr babanızın üstüne kalkacakmışsınız. (Kaşları çatılmıştır.) Ben mi babama kastederim acep, yoksa bu zehirli lokmalarla bu mel'un mu?

Bu sırada Neveser girmiştir sahneye, dalgın seyretmektedir şehzadeyi.

NEVESER: Sabah henüz kurtlar kuşlar uykudayken, bu mektubu yüzüncü kez okumak için mi uyandınız şehzadem?

BAYEZİT: Uyumadım ki. İnsan her soluk alış verişte sonun yaklaştığını duyar da nasıl uyuyabilir?

NEVESER: Tanrı göstermesin şehzadem!

BAYEZİT: Lalamızın şu mektubunu her okuyuşumuzda bir perde daha kalkıyor gözlerimizden, bir örümcek ağının görünmez tellerini görüyorum, beni yutacak kadar kocaman örümceği, kıpkırmızı gözlerini.

NEVESER: Hünkâr babanız söz vermişti, valideniz sultanın ölüm döşeğinde, unuttunuz mu?

BAYEZİT: Korkarım ki hünkâr babamız unuttu bunu.

NEVESER: (Kaygılı) Bana öyle gelir ki şehzadem, bir yanlış var bu işte ve bu yanlış yalnız hünkâr babanızda değil.

BAYEZİT: Ne demek istersin?

NEVESER: Siz ne zaman Lalanız Mustafa Ağa'ya uyup da bir şeyler yapmaya kalksanız, yanlış oluyor, hünkâr efendimize de size de üzüntü getiriyor.

BAYEZİT: (Sert) Lalamızı bize sen mi tanıtacaksın?

NEVESER: Bu karındaşınıza gönderdiğiniz o aşağılamalarla dolu mektuplarla başladı, sonra öbürlerine sıra geldi.

BAYEZİT: Hangilerine?

NEVESER: Öteden beri şehzadelerin giymekte oldukları kırmızı müceveze yerine, yeşil giyerek, halka daha dindar, daha kendilerinden görünebileceğinizi söyleyen o.

BAYEZİT: Halkın hoşuna gitmedi mi yeşil müceveze giymemiz peki?

NEVESER: Ama hünkâr babanızın hoşuna gitmedi. Bu hareketinizi hem töreye aykırı buldu, hem de kasıtlı. Azarladı sizi.

BAYEZİT: Selim Han'ın fitlemeleri hep.

NEVESER: Saruhan'ın bağcı halkını ekmeksiz, buğdaysız bırakmak için Germiyan yolunu kapamanız fikri de ondan geldi. O umut verildi ki size, aç kalan halk, zaten beceriksiz buldukları Selim Han'a karşı ayaklanmakla...

BAYEZİT: (Sabırsız sözünü keser.) Ayaklanmadılar mı?

NEVESER: Hünkârımız efendimiz de ayaklandı ama. Ve sonunda işte sizi Dersaadet'e en uzak Amasya sancağına sürerken,

BAYEZİT: Karındaşımızı da daha yakınına, Konya sancağına alır.

NEVESER: Hiç mi kuşku düşmez içinize şehzadem?

BAYEZİT: Lalamız gözümüz kulağımızdır öbür yanda. Bakın ne yazar: (Okur.) Sizin hünkârımız efendimiz katındaki her başvurunuz buradan da izlenir. Hünkâr babanızın size karşı sert, ve katı tutumuna karşı, Selim Han'ın gösterdiği şefkat ve anlayış halkça çok aleyhinize yorumlanır. Daha şimdiden sizi gözden düşmüş, devleti elinden alınmış bir kem kişi gibi görürler. Kış tehdidi altında sizi Amasya gibi uzak bir eyalete gitmeye zorlayan hünkâr babanızın Selim Han'ı, kışı geçirmesi için Bursa'ya çağırması apaçık bir kayırmadır. Bana sorarsanız şehzadem, beklemeniz artık günahtır. Şu anda Selim Han'ın kendini savunacak hali yoktur size karşı. Beklerseniz hünkâr babanızın yardımı ulaşabilir.

NEVESER: (Ürküyle) Nasıl? Bunu yapacak mısınız şehzadem?

BAYEZİT: (Korkunç bir umutsuzlukla bakar karısına.) Başka bir umarım kaldı mı kadın?

NEVESER:Ya hünkâr babanız?

BAYEZİT: Onun şimdi iki oğlu var. Onun için birinden birini kırıp atabilecek durumdadır. Tek kalırsam...

NEVESER: Gene kırıp atar sizi.

BAYEZİT: (Bir kara düşte çırpınmasına.) Tanrım, ne yapmalı, ne yapmalı?

NEVESER: Niçin açılmazsınız hünkâr babanıza, şu bana açıldığınız gibi.

BAYEZİT: Açılmadım mı? İlkin sitem ettim: "Bizi gücendiren Amasya'ya gönderilmemiz değil, bu atamanın Selim Han'ın isteğiyle yapılmasıdır." diye. Cevap: "Tez elden Amasya'ya yola çıkasınız! "Kütahya'da yaptığımız bunca onarımdan dolayı parasız olduğumuzu bildirdik, para gelmedi," Amasya'ya hemen yola çıkasınız" diye cevap geldi." Bu kışta nasıl yola çıkılır diye sordukta, "Eylüldeyiz yola çıkarsanız, kıştan önce Amasya'ya varırsınız" diye buyurdu. En son karındaşımız Mihrimah Sultan'a yazdığımız mektupta araya girmesini, bizim için yakarıcı olmasını rica ettik, "Niçin hünkâr babamızı üzersiniz? diye azarladı bizi âdeta. Herkes Amasya'ya gitmemi ister, Amasya'ya!... Diyarbekir'e, Bağdat'a, Mekke'ye gitmeye razıyım, ama hünkâr babamız ister ki Şehzade Mustafa'nın sancağına varıp, ölümü orada bekleyeyim. Tıpkı onun gibi. Diyarbekir, Bağdat, Mekke gözünün elinin ve hükmünün ulaşamayacağı kadar uzak görünür ona. Lâkin Amasya tahta ulaşılamayacak kadar uzak, celladın ulaşabileceği kadar yakındır. (Birden boğuk bir sesle) Terkedildik kadınım, terkedildik.

NEVESER: (Elini kavrar şehzadenin, dudaklarına götürür.) Şehzadem!

BAYEZİT: (Öfkeyle) Varsam diyorum, Selim'in sancağını geçirsem diyorum başına, sonra da geçsem hünkâr babamızın karşısına, "İşte desem seninle ben kaldık. Osmanlı'nın geçmişi ve onuru sensin, ak da olsa kara da olsa, geleceği ben, soyunuzu burada sona erdirmek istiyorsanız, buyurunuz bizi gidersinler."

NEVESER: (Avuçlarına gömer yüzünü, inlercesine.) Giderirler sizi şehzadem!

BAYEZİT: (Şaşkın, kekeler.) Ama bu, bu doğaya aykırı bir şey olur.

NEVESER: (Hep öyle inlercesine) Sizi yaşatmak da adaletine aykırı. Bir kardeş katilini bağrına basamaz babanız.

BAYEZİT: Ya beklesek ne olacaktır? O gözlerini yumduğu gün, Selim gırtlaklayacaktır bizi. Üstelik bu şeyhülislamın fetvasıyla yapılacağı için cinayet de sayılmayacaktır. Ta yüce atamız Fatih Sultan Mehmet'ten beri, kardeş kardeşi devlet adına kurban edebilmektedir.

NEVESER: Osmanlı'da tahtın büyük evlada kalması bir töredir, ama yasa değil şehzadem! Siz karındaşınızdan çok güçlüsünüz, halk da ordu da, ulema da, ümera da görür bunu. Neden Amasya'ya çekilip beklemeyelim?

BAYEZİT: (Umutsuz) Neyi?

Bir ulak girer.

ULAK: Dördüncü vezir Pertev huzura alınmak dilerler şehzadem!

BAYEZİT: (Bir an şaşkın durur, sonra umutla.) Buyursunlar.

Ulak çıkar.

NEVESER: (Kalkar.) İzninizle şehzadem!

BAYEZİT: (Bir baş hareketiyle gitmesine izin verir.)

Neveser çıkarken Pertev Paşa girer, Bayezit'i selamlar.

PERTEV PAŞA: Hünkârımız efendimizin buyruğuyla geliriz şehzadem! Hâlâ Amasya sancağına hareket etmemiş olmanız onu çok üzer.

BAYEZİT: Şartlarımızı bildirmiştik hünkâr babamıza.

PERTEV PAŞA: Şartlarınız içinde kabul edilebilecek gibi olanlar var, kabul edilemeyecek gibi olanlar var.

BAYEZİT: Dinliyorum sizi.

PERTEV PAŞA: ilkin şunu belirtmek isterim şehzadem! Babanız sizi karındaşınız Selim Han'dan ayrı tutmaz. Öğütçü olarak size beni gönderirken, karındaşınıza da Sokollu Paşa'yı gönderir.

BAYEZİT: Yani üçüncü vezirini Selim Han'a, dördüncü vezirini bana. Bu bile bir ayırım değil midir?

PERTEV PAŞA: (Gücenik) Şehzadem!

BAYEZİT: Hayır, hayır, bu sözlerimizin sizin kişiliğinizle uzaktan yakından ilgisi yok. Size de Sokollu Paşa'ya da saygımız sonsuzdur. Ancak devlet işlerinde titizliğini çok iyi bildiğimiz hünkâr babamızın bu seçimi gelişigüzel yapmadığına da inanırız. Her neyse konuya dönelim, öneriniz?

PERTEV PAŞA: Hünkâr babanızın önerileri: Size de Selim Han'a da üç yüz bin akçeden fazlası gönderilmeyecektir terakki olarak. Şehzadeniz Orhan Bey'e Çorum sancağını dirlik olarak vermelerine karşılık Selim Han'ın şehzadelerinden Murat Bey'e de Akşehir sancağı verilecektir.

BAYEZİT: Bizim hünkâr babamızdan muradımız, terakkimizin on kere yüz bin akçeye çıkarılması ve dahi şehzadelerimden Osman, Abdullah ve Mahmud'a da sancak beylikleri verilmesiydi. Ayrıca da yol hazırlığımız için otuz bin altın istemiştik.

PERTEV PAŞA: Yol masrafınızın, ilk konaklayacağınız Eskişehir sancağında karşılanacağını bildirmeye izinliyiz şehzadem. Ancak öbür muratlarınız kesin olarak, red edilmiştir.

BAYEZİT: (Sinirli) Niçin? Hünkâr babamızın hazineleri mi yoksul muradımızı karşılamakta yoksa yürekleri mi?

PERTEV PAŞA: Açık konuşacağım şehzadem! Size sevgim ve saygım, hünkâr efendimize bağlılığım ve dahi şu sevimsiz, ağır işi yüzakıyla bitirebilmemiz için açık konuşmamız gerektiğine inanıyorum. Hünkâr efendimiz yetkinizi ve dirliğinizi yeterli görür. Daha çoğunun şehzadelerini doğru yoldan saptıracağına inanır.

BAYEZİT: (Sinirli) Ne gibi?

PERTEV PAŞA: (Gözlerini indirir yere.) Siz daha iyi bilirsiniz şehzadem!

BAYEZİT: (Sinirli adımlarla dolaşır.) Bir sancak beyi olarak üç yüz bin akçeyle toplayamayacağımız askeri, bir beylerbeyi olarak on kere yüz bin akçeyle toplayabileceğimizi sanırlar. (Birden durur Pertev Paşa'nın önünde.) Hünkâr babamız hiçbir zaman bize güvenmediler, inanmadılar. Beni -eğer öyle görünüyorsak- yaramaz kişi kılan da işte budur. Hünkâr babamızın bizden esirgedikleri güven ve şefkat.

PERTEV PAŞA: Hünkâr babanızı inciten, güvensizliğe iten de-eğer size öyle görünüyorsa şehzadem- sizin bu sabırsızlığınız, söz dinlemezliğiniz ve hep daha çoğunu istemenizdir. Yoksa Tanrı'yı tanık tutarım, sizi Selim Han'dan eksik sevmezler.

BAYEZİT: Bu sevgi bizi ne vakte dek korur paşa? Hünkârımız efendimizden sonra da korur mu?

PERTEV PAŞA: Şehzadem! Niçin babanızdan sonrasını babanızdan sonra düşünmezsiniz?

BAYEZİT: Niçin babamız daha sağlığında bizi Selim Han'a mahkûm eder. Bizi gözden de gönülden de uzaklaştırırken, onu gözetir? Bizi bu ücra Amasya sancağına sürerken ve kar kış dinlemeden yola çıkmamızda ısrar ederken, ona hareketini geciktirmesi için yazar?

PERTEV PAŞA: Çünkü Selim Han, Konya sancağına giderken sizin Kütahya sancağından geçmek zorunda kalacaktır. Ve hünkâr babanız iki şehzadesini karşı karşıya getirmek istemez. Ya maazallah bir kere kılıçlar çıkacak olursa kından dökülecek olan kardaş kanı olacaktır.

BAYEZİT: Niçin bu kışı olsun Kütahya sancağımızda geçirmeyi bize çok görürken, Selim Han'ı kışı sefayı hatırla geçirmesi için Bursa'ya çağırır.

PERTEV PAŞA: Çünkü hünkâr babanızın en büyük kaygısı sizsiniz. Bir deli anınızda -bağışlayın şehzadem bu hünkâr babanızın deyimidir- karındaşınızın üstüne varıp işini bitirdikten sonra bir suçlu olarak karşılarına çıkmanızdan korkarlar.

BAYEZİT: (Karşısındakini yoklamak istercesine) Diyelim ki böyle bir hata işledim paşa! Hünkâr babamız bağışlarlar mı bizi?

PERTEV PAŞA: Şehzadem! Sizi gerçekten severim, beğenirim. Tanrı bilir, yüreğim sizden yanadır. (Diz çöker.) Dize gelerek yalvarıyorum; böyle bir şeyi aklınızdan bile geçirmeyiniz!

BAYEZİT: Ya Amasya sancağına gitmemekte diretirsem?

PERTEV PAŞA: (Hep öyle diz çöktüğü yerde) Gitmek zorundasınız şehzadem!

BAYEZİT: (Sözcüklerin üstüne bastırarak) Ya gitmezsem?

PERTEV PAŞA: (Âdeta inlercesine) Lütfen şehzadem, lütfen!

BAYEZİT: (Kesin.) Gitmeyeceğim.

PERTEV PAŞA: (Doğrulur, korkunç bir üzüntüyle.) O zaman şehzadem, hünkârımız efendimizin şu mektubunu size vermekle görevliyim. (Koynundan çıkardığı bir nameyi üç kez öpüp başına koyduktan sonra uzatır şehzadeye.)

BAYEZİT: (Titreyen elleriyle alır mektubu yüksek sesle okur.) Ya Amasya sancağınıza çekilesiniz, ya başınızın tedarikine bakasınız. (Bir an titrer sesi, sonra o titreme kaybolur.) Pek âlâ paşa bildiriniz hünkâr babamıza bakacağız başımızın tedarikine. Yalnız biz Mustafa gibi kurban sunmayacağız kendimizi, evvelce Şehzade Mustafa'yı tutanlar, ona siper olmak isteyenler, şimdi bizden yanadırlar. Hünkârımız efendimiz başka çare bırakmayacak olurlarsa bize, debelenmemiz sırasında bir hayli can da biz alırız.

PERTEV PAŞA: (Gözleri yaşla dolmuştur, sanki Şehzade Bayezit bu sözleri söylememişçesine.) Şimdi ne cevap götüreceğim hünkâr babanıza?

BAYEZİT: (Çok duygulanmıştır.) Paşa, paşa! Niçin hünkâr babamızla aramız bu kadar açık? O bir kıt'anın ucunda ben diğer kıt'anın ucunda. Niçin şu sizin yakınlığınızı göstermez bize? Neden o siz değilsiniz, siz o değil?

PERTEV PAŞA: Bana bakın ve onu anlayın şehzadem!

BAYEZİT: Bir şey soracağım size; apaçık dobra dobra. Cevabınızı da öyle beklerim. Hünkâr babamız ordularının başına sizi, şu gözleri yaşlı adamı geçirse ve asi evladının giderilmesini görev olarak size verse ne yapardınız?

PERTEV PAŞA: (Hep böyle gözleri yaşlı) Görevimi şehzadem!

BAYEZİT: (Birden toparlanmıştır, vakur bir hal alır.) Hünkâr babamıza şu cevabımızı götürünüz paşa! Buyrukları başım üstüne. Yarından tezi yok yol hazırlığımıza başlayacağız, kasım ayına varmadan sancağımızda olacağız.

Işıklar kararır.

PERDE: III

SAHNE: II

Bir lokal ışıkta Kanunî Sultan Süleyman, Şehzade Selim'in mektubunu okumaktadır, yüzünde okuduğu satırlarla değişen mimikler.

SELİM: (Sesi sahne dışı) Anadolu beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa yazdığına göre karındaşımız Bayezit Han yedi bin kişilik bir kuvvetle Ankara'dan geçerken memleket ayağa kalkmış imiş. Her gün, her menzilde boy boy adamlar kendine katılıp ölüm kalım andı içmektelermiş. Bayezit Han bunları yevimlu yazdırıp ulufeler dağıtırken, -Tanrı o günü göstermesin bize- tahtı kazandığında kendilerini ocaklıya yazdıracaklarına söz verirmiş. Daha şimdiden zeamet beylerinden Aksak Seyfüddin'i Azablar Ağalığına, Kuduz Ferhat'ı Sipahiler Ağalığı'na getirmiş. Rivayet odur ki, ocaklıdan ve sipahiden dahi kendine bağladığı pek çoktur. Kütahya Kadısı Halil, Anadolu Kethüdası Ferruh Bey, Diyarbekir Kethüdası Osmanpaşaoğlu bunlar arasındadır. Bu sonuncusu yeni memuriyetine gitmeyip, Halep'ten kaldırdığı cephaneyi Bayezit Han'a götürüp hizmetine girmiştir. Anadolu kaynaşır hünkârım efendim! Ocaklılar Bayezit Han'ın, kendilerine ait ayrı-calıkları böyle uluorta birtakım eşkiyaya dağıtmasından ziyadesiyle tedirgindir. Buyruğunuz ve yardımınıza ihtiyacımız vardır, (Kanunî mektubu katlarken yüzünde korkunç bir anlam vardır.)

Bir başka yerel ışıkta Şehzade Bayezit, Kanunî Sultan Süleyman'ın mektubunu okumaktadır. Yüzünde değişen mimikler.

KANUNÎ: (Sesi sahne dışı) Hakkında her gün bir başka yerden birbirinden ağır suçlamalar gelir. Benim haddini bilmez nankör oğlum! Paralar saçarak, töreye ve düzene aykırı vaatlerle etrafına topladığın eşkiya ile neler yapmayı tasarlarsın? Şunu bilesin ki: Her ne yana yönelecek olsan karşında beni bulacaksın. Ülkelerim içinde tek bir kişinin burnu kanayacak olsa senin yüzünden, hesabını bana vereceksin. Suç işleyen gözümüz olsa, çıkarıp atmaktan çekinmeyiz, bilirsiniz. Ve hâlâ Osmanlı'nın yüzakı kurumları sarsmaktan, ocaklıyı tımarlıya, tımarlıyı sipahiye, sipahiyi leventlere düşman kılacak uygunsuz vaadlerden vazgeçmezsin. Bu mektubum eline vardıktan hemen yevimlu adıyla topladığın eşkiyayı dağıtmazsan, bunların başı olarak tanıdığımız Aksak Seyfüddin'i, Kuduz Ferhat'ı Turgutoğlu Pir Hüseyin'i ve hele devletin cephanesini sana teslim etmekle şer'e ve devlete karşı gelen Diyarbekir Kethüdası Osmanpaşaoğlu'nu cezalandırmazsan, billah evlat olarak kayırmayız seni.

BAYEZİT: (Allak bullak olmuştur yüzü, bir korkunç hayaleti kovarcasına elini geçirir gözleri önünden.) Yerel aydınlıkta Kanunî Sultan Süleyman Bayezit'in mektubunu okumaktadır.

BAYEZİT: (Sesi sahne dışı) Hünkar babamız gözünü kulağını ve yüreğini bize öylesine kapamıştır ki ne feryadımızı duyar, ne çırpınmamızı görür, ne de yüreğinde en ufak bir şefkat duyar. Validemiz sultanı yitirmekle hem anadan olduk, hem babadan. Bizim hiçbir sözümüz geçerli değildir hünkâr babamız katında, lakin Selim Han'ın tüm kuruntuları, korkuları ve yakınmaları yerini bulur. Oysa biz şu ücra köşemizde biraz kabaca öksürecek olsak, Selim Han sancağında korkudan hop sıçrar ve dahi hünkârımız efendimize, topla tüfekle üstlerine vardığımızı yazar. Adamlarımı dağıtmamı ve dahi bazılarını cezalandırmamı buyurursunuz; Sevgili babam, hünkârım efendim, ya ben nasıl sizden sonrasına güveneyim. Siz bize adamlarımızı dağıtmamızı buyururken, biz burdan duyarız ki, Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa tüm eyalet askeriyle Afyonkarahisar'da hünkârımız efendimizin buyruklarıyla bize karşı vaziyet almış, Dulkadriye Beylerbeyi Ali Paşa burnumuz önünde Kayseri'ye gelip yerleşmiş, Karaman Beylerbeyi Ferhat Paşa ile Adana Valisi Ramazanoğlu Piri Paşa doğrudan doğruya Selim Han'a verilmiştir. Çepeçevre sarılmış durumdayım. Hünkârım efendim, canım babam, nasıl kıyarsınız bana, niçin kıyarsınız? Ben gerçekten bir Selim Han'dan değersiz miyim? Siz cümle beylerbeyini Selim Han'ın buyruğundan geri alın ben de adamlarımı dağıtayım. Yoksa ne olur bilemem. Umutsuzluğumuz bizi deliliğin eşiğine getirirse, bir haddini bilmezlik yaparsak, biliriz bunun hesabını bizden sorarsınız, ya bizi bu umutsuzluğa düşüren sizden bir gün tarih ve Tanrı hesap sormaz mı?

KANUNÎ: (Öfkeyle buruşturup buruşturup atar mektubu.)

Sahne aydınlanır. Kanunî'nin arz odası. Rüstem Paşa, Sokollu Mehmet Paşa, Pertev Paşa, Ebussuut Efendi.

EBUSSUUT EF: Hünkârımız efendimiz bu divana neden gerek görürler sadrazam paşa!

RÜSTEM PAŞA: Şehzadeler kavgası iyice kızışmış bulunur müftü efendi! Kuşku şüpheyi, telaş kuşkuyu, korku telaşı ve ne yazık ki suç da korkuyu öylesine bir hızla kovaladı ki araya gi-remedik. Araya girip de bir noktasında durduramadık bu korkunç yarışı.

EBUSSUUT EF: Derler ki Şehzade Bayezit bir sabah ansızın Tokat sancağı önünde gözükmüş ve Rum Beylerbeyi Ali Paşa'yı adamları ile ava çağırmış, doğru mu?

SOKOLLU PAŞA: Ali Paşa maksadın av olmayıp, Sivas olduğunu anlamakla kalesine çekilmiş, savunmaya geçirmiş askerlerini. Doğrusu Bayezit Han'ın böyle bir hileye girişmesinin hünkârımız efendimizi tedirgin etmesine şaşılmaz.

PERTEV PAŞA: Ya gerçekten maksat av idiyse, Ali Paşa'nın bu kuruntusu şehzadeyi incitmiş olmayacak mıdır?

RÜSTEM PAŞA: Öyle bir hengamede yaşarız ki, herkesin her sözü hem doğrudur, hem yanlış. (Bir mektup çıkarır koynundan.) Şehzade Bayezit'in Ali Paşa'dan yakınan mektubu da işte burda: Hünkârımız efendimiz teşrif buyurmadan önce bilgilerinize iletmemi buyurdular. (Okur.) Geçende Tokat yörelerinde avlanmaya gittik, başkaca bir art düşüncemiz yoktu. Olsaydı o öfkeyle kal'asını kafasına geçirebilirdim. Çünkü hünkârım biz varmadan daha Tokat'a çaşıtları varmış paşanın ve bizim Tokat'ı yağmaya geldiğimizi, kimsenin bize karşı çıkmamasını, herkesin bir yana savuşmasını, yoksa yakaladığımız herkesin malını parasını elinden alıp kendisini asker yazacağımızı, zaten hakkımızda hünkâr babamızın kasti bulunduğunu, bu kışa olmazsa bahara üstümüze varılacağını yaymış. İmdi benim canımın canı hünkâr babam! Bu Sivas Beylerbeyi Ali Paşa kim ola? Nasıl oğlunuz hakkında böyle yalan ve çirkin sözler düze? Sizi bize, bizi size ve dahi ikimizi birden halka kem göstere? Sizin gerçekten giderilmemiz yolunda bir buyruğunuz yoksa bu ne cür'ettir? Bilmem ki hünkârım baba! Yanınızda şu Ali Paşa kadar değerimiz varmıdır? Varsa baba hakkı için kendisine çehrenizi yıkınız, yoksa bilelim de başımızın çaresine bakalım.

Bir an gergin bir sessizlik.

PERTEV PAŞA: Şehzademizin ataklığı hepimizce bilinen bir gerçektir. Hep sert ve sivri sözcükler seçerler... Ne kaypak konuşmayı bilirler, ne de kaypak davranmayı.

RÜSTEM PAŞA: (Üzgün) Bir mektup da ben aldım şehzadeden; yürek paralayıcı bir çığlık sanki. Hünkârımız efendimizden gizleyemedik. (Çıkarır okur.) Hünkâr babamız bir kıskaç içine aldılar bizi. Amasya - Tokat - Çorum - Ankara dışında soluk alamaz oldum. Has gelirimi almaya gidenleri bile tutar öldürürler. En son Dulkadiroğlu Hasan Kethuda'yı sırf bana hizmet eder deyi yakalayıp boynun vurdular. İmdi anamın ruhu üstüne yemin ederek beni cevaplandırınız sevgili lalacığım! Hünkâr babamızın muradı nedir? Benden kurtulmaksa niçin ayağına çağırtıp işimi bitirmez, vallah billah gelirim. Yoo beni, tüm ordu ve ümerasıyla desteklediği karındaşımız Selim Han'a yenik düşürüp rezil etmekse, altın adımızı pul eylemekse, canımızı dişimize takar, şehadet mertebesine ereriz. Kimseye çiğnetmediğimiz bir erliğimiz kaldı, hünkâr babamızın hatırı için de olsa, kollarız onu. Billah bir gün bir kaza çıkacak elimizden, üstüne varıp o kadar korunulan Selim Han'ı sindiği delikten çıkarıp atacağız atımızın terkisine, hünkâr katına getirip, "Buyurun yiğit oğlunuzu cübbeniz altında saklayın bundan böyle" diyerek fırlatacağız önlerine.

Gene o gergin sessizlik.

PERTEV PAŞA: (İç çeker.) İşte Şehzade Bayezit bu. (Gözü dolar.) Gururu ve cesareti çılgınlık raddesindedir.

SOKOLLU PAŞA: Uzaktan bakıldığında böyle yiğit bir evlat sevimli görülebilir, ama bir de onu hünkâr babaya sormalı.

Kanunî girer. Saygı duruşu.

KANUNÎ: (Daha girerken) Kötü bir gece geçirdim müftü efendi! Bir kez daha size ihtiyacım olmuştu böyle.

EBUSSUUT EFENDİ: Tanrı sabrınızı sınar efendimiz!

KANUNÎ: Ben Tanrı'dan aşırı şeyler istemedim müftü efendi! Ne şu uzun ömrü, ne bunca şan ve şerefi. Bir gün bana bir taht, bir de bir görev verdiler. Senin işin bu devleti dışarda muzaffer kılmak, içerde adaletle yönetmek dediler. Bir gün bu devletin ve bu adaletin bana iki evlada mal olacağını aklıma bile getirmedim. (Gözlerini yumar.) Tanrım ne korkunç, ne bitmez tükenmez kâbus bu.

RÜSTEM PAŞA: (Yumuşak bir sesle) Hünkârım!

KANUNÎ: Zamanında ölmemek, ölememek bir evlada mal oldu bize Rüstem! Bir ikincisine kıyamadık, elimiz kaç kez kılıcımıza gitti, kaç kez geri çektik. Ama bir türlü yola gelmez bu nabekâr. Benim topraklarım üstünde, benim paramla, bana düşman ordu besler. Yooo, hayır bu fitneyi söküp atmakta çok geç kaldık. (Ebussuut Efendiye döner.) Müftü efendi! Bu suçu işleyen bir adil hükümdarın oğlu olsa bile katli şer'an helal mıdır?

(Rüstem Paşa, Sokollu Paşa, Pertev Paşa bakışırlar. Bakışmalarında ürkü.)

EBUSSUUT EFENDİ: (Kekeleyerek) Helaldir hünkârım!

Gergin bir sessizlik.

HURREM SULTAN: (Sesi âdeta yankılanarak) Yapmayın hünkârım!... Yapmayın!... Yapmayın!... Yapmayın!... Yapmayın!... Yapma!...

KANUNÎ: (Kulaklarını tıkar ve tahtına yığılır.) Tanrım!... (Acıyla kasılmıştır çehresi.) Ne yapıyorum ben? Ne yapıyorum?

Bir iç oğlanı girer.

İÇ OĞLANI: (Etek öperek) Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa'nın bir ulağı huzura alınmak dilerler.

KANUNÎ: (Uğursuz bir önseziyle doğrulur tahtı üstünde.) Alın içeriye!

İç oğlanı ulağı alır içeriye.

ULAK: (Hemen yere kapanır.) Bizi Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa gönderir hünkârım! Şehzade Bayezit on beş bin kadar askeriyle hareketle Ankara üstüne yöneldiler. Amaçlarının Konya'da Şehzade Selim üstüne varmak olmasından korkulur. Şu anda dördüncü konak yerleri Çorum'da bulunurlar.

KANUNÎ: (Bir el hareketiyle savar ulağı, bir gelgeç üzüntü belirir çehresinde, bir an.) Ah budala çocuk!... Ne yaptın? Ne yaptın? Tam da yüreğimde şu güzel kıpırtıyı duymuşken. (O şahane tavrıyla dikilir.) Sokollu Paşa derhal toplayabildiğiniz kadar askerle Konya'da Şehzade Selim'in imdadına varasınız! Konya'yı ve Selim'i sizden isterim.

Sokollu Paşa çıkar.

KANUNÎ: (Rüstem Paşa'ya) Sen Sadrazam Paşa! Tez bu buyruğumu cümle beylerbeyine iletiniz! Tüm sınırlar kapatıla! Bayezit Han hangi kapıdan çıkmaya çalışırken görülürse, ne türlü olursa olsun durdurula! Bu konuda hiçbir bağışlamamız yoktur.

Rüstem Paşa çıkar.

KANUNÎ: (Pertev Paşa'ya döner.) Hâlâ şehzademiz hakkında yakarıda bulunmayı düşünür müsün paşa?

PERTEV PAŞA: (Ürkek) Hünkârım!

KANUNÎ: Senin de askerinle birlikte Sokollu Paşa'ya katılmanı isterim!

Pertev Paşa etek öpüp çıkar.

KANUNÎ: (Ebussuut Efendi'ye bakar, yüzünde bir tiksinti vardır, yaptığı işten dolayı kendinden mi iğreniyor, yoksa ona bu uğursuz fetvayı verdiği için Ebbusuut Efendi'den mi, belli değildir.) Sizden de alacağımızı aldık müftü efendi, gidebilirsiniz!

EBUSSUUT EFENDİ: (Etekleyip çıkar.)

Hurrem Sultan'ın sesi gittikçe artan bir tonla yankılanmaya devam eder, âdeta bir çığlığa dönüşür.

HURREM SULTAN: Yapmayın hünkârım!... Yapmayın!... Yapmayın!... Yapmayın!... Yapmayın!...

KANUNÎ: (Birden haykırır.) Sus kadın!...

Yankı bile ürküp susar.

KANUNÎ: (Sanki Hurrem Sultan karşısındaymış da onu azarlıyormuşçasına) Benim sana verdiğim bir baba sözüydü kadın! Bir yüreği yufka insan sözü. Şimdi bir çiğnenen devlet var, bir devleti çiğnenen hükümdar, bir de o devleti çiğneyen bir asi.

Işıklar kararır.

 

Perde